• İshakEdebiyat

Çağla Çinili ile Kendimi Doğurmadan Hemen Önce'yi Konuştuk


Sevgili Çağla, seni Ecinniler dergisinin kurucularından birisi olarak tanıdım. İlk öykü kitabın Kendimi Doğurmadan Hemen Önce İthaki yayınları etiketiyle Mayıs ayında bizlerle buluştu. Öncelikle kitabın ismini çok etkileyici bulduğumu söylemeliyim. Kurtlarla Koşan Kadınlar kitabından bir epigrafla başlıyoruz kitaba. “Kendimiz ve dünyamızı değiştirecek kemikler içimizdedir.” diyor Clarissa P. Êste. Her kadının okuması gereken bir kitap olduğu söyleniyor, sendeki yeri nedir bu kitabın? Öncelikle kitabının ismini ve kullandığın epigrafı kapsayacak şekilde bize yazar Çağla Çinili’den, onun değiştirmeye çabaladığı dünyasından ve ‘kemikler’inden bahseder misin?

Yirmi dokuz yaşında, kendini yazıyla, dansla, seyahatle ve daha birçok yolla keşfetmeye çalışan ve dünyasında buna engel teşkil eden her şeyle mücadele eden bir kadınım. Kemiklerimin tamamını keşfetme sürecinde beni engelleyen kalıpları değiştirmeye ve dönüştürmeye çalışıyorum. Bu kalıpların bir kısmı bana ait, bir kısmı aileme, bir kısmı da topluma. Bir çok şeyle uğraşsam da çocukluğumdan beri dönüşüm için ağırlıklı olarak dili araç edindim. Okumak ve yazmak benim için bir boş zaman uğraşı değil, “kemikleşmiş” bir alışkanlık. Bu sebeple mesleğimi de okuyup yazarak icra edebileceğim meslekler içerisinden tercih ettim ve avukat oldum. Kitabın ismi de bu yolculuğuma bir gönderme diyebilirim. Kendimi keşfetme cesaretini bulmama vesile olan krizlere çok şey borçluyum. Bu krizler sayesinde kaybedeceğim ilk ve son şeyin iradem ve öz benliğim olduğunu öğrendim. Kendimi Doğurmadan Hemen Önce benzer krizleri yaşamış yahut yaşamakta olan kadınları anlatan, on öyküden oluşan bir kitap. Kaynağını öykülerin isminden almıyor, özellikle tüm öykülerin ruhunu kapsayacak bir isim olmasını istedim. Kurtlarla Koşan Kadınlar’dan bir epigraf ile açılıyor kitap. O kısım sık sık kendime tekrarladığım bir çeşit mantra. Clarissa P. Êste güncel ve profesyonel bilgilerini kökleriyle, geçmişiyle ve tüm kadınların öyküleriyle birleştirmeyi başarmış bir psikanalist ve yazar. Büyülü bulduğum pek çok disiplini bir araya getirerek çağlar boyu patriarkal baskı altında kalmış dişil gücün kökenini psikolojik, mitolojik, sosyolojik düzlemde incelemiş. Kurtlarla Koşan Kadınlar bu yüzden benim için çok özel bir yere sahip.

Gelelim öykülere. Gündüzdüşü üçlemesinde önce küçük bir kız çocuğuyla tanışıyoruz. Meraklı ve hayalleri olan bir çocuk. Onunla birlikte büyüyoruz. Sonunda yenilmeyen, güçlü, kararlı bir kadının - maviliklere açılan bir pencerenin önünde- ayağa kalkmış hali gözümüzün önüne geliyor. Bu öykülerde Doris Day’in When I was just a little girl (Ben henüz küçük bir kızken) sözleriyle başlayan Que SeraSera şarkısı bize eşlik ediyor. Şarkının kaderci bir yanı da var. The future's not ours, to see. Que Sera, Sera. What will be, will be. (Geleceği görmek elimizde değil, olacak ne olacaksa.) Akışına bırakmak mı mücadele etmek mi? Bununla birlikte bize Gündüzdüşü’nün kahramanını anne-kız, aile ve kadercilik bağlamında biraz anlatır mısın?

Kadere ve iradeye aynı ölçüde inanırım. İkisi çok farklı gerçeklikler gibi gelmiyor bana. İç içe geçmiş ve birbirini tamamlayan iki olgu diye düşünüyorum. Çünkü benim için kader denen şey “başımıza gelenler” değil, “mücadele edeceğimiz alan” demektir. İkisi aynı manzaraya açılan farklı pencereler. İrademizi ne kadar kullanırsak kullanalım toplumsal kodlar, kolektif bilinçaltı, her jenerasyonda katlana katlana büyüyerek bize çarpmış aile travmalarımız, ebeveynlerimiz, doğduğumuz ülke ve ırkımız gibi seçemeyeceğimiz bazı gerçeklikler var. Bu gerçekliklerin ortasında doğuyor ve büyüyoruz. İrademiz ise elimizdeki gerçekliklerin bize verdiği (var ise) kötü etkileri aşmak için gösterdiğimiz çaba. Bu çaba başarılı olursa, yaralarımız aynı zamanda başarılarımız da olur. Yalnızca “Gündüzdüşü”nün küçük kızı değil, kitaptaki her karakterin bir mücadele alanı var. “Gündüzdüşü”nde bu mücadele alanı daha belirgin, anneden gelen duygusal mirası büyütüp eviren bir çocuğu okuyoruz. Ön tekerlek nereye giderse arka tekerlek oraya gider diye bir atasözümüz vardır, hatırlarsın. Bu söz hem çok yanlış hem de çok doğru. Sözgelimi “Gündüzdüşü”nün küçük kızı, annenin kaderini yaşamıyor, anneden aldığı olumlu ve olumsuz koşullanmaları kendi inadı ve iradesiyle dönüştürüyor. Annesi de kendi annesinden aldığı koşullanmaları ve imkânlarını iradesiyle tek başına çocuk büyüten bir kadın olmaya, çocuğunu okutmaya seferber etmiş. Küçük kız bu inadı ve sabrı her çeşit otorite ile savaş haline taşımış, kendini gerçekleştirmeye çalışmış. Que sera sera biraz da buna gönderme, ne kadar uğraşırsak uğraşalım başımıza gelecekleri tam olarak bilemeyiz buna rağmen mücadele etmeye kararlıysak mücadele alanımız bellidir ve kazanacağımız zafer de elbet tahmin edilebilir. Akışına bırakmak mı mücadele etmek mi diye sormuşsun. Çok fazla akışına bırakan biri değilim. Başarmak için elimden gelmeyeni de oldurup yapmaya çalışırım. Kazancımın çabama değeceğine inanıyorsam benim için vazgeçmek söz konusu değildir. Mücadele etmezsem nefes alamazmışım gibi hissediyorum.


Kendi bavulunu kendi taşımak isteyen, kendi hesabını kendi ödemek isteyen, ‘tektaş değil huzur ver’ yazılı pankart taşıyan kadınlar var öykülerinde. İşgalden Artakalanlara Dair Dile Getirilmeyen Birtakım Şeyler’deki Esin’in yazdıklarından bir cümle paylaşmak istiyorum.

“Birtakım erkeklere final olmuş kadınların

Birtakım erkeklerin bütünlemesine kalması…”

İkili ilişkiler ve toplum açısından değerlendirecek olursak aşkta kendi bavulunu taşımak isteyen, kendi hesabını ödemek isteyen kadınların yeri nedir sence?

O kadınların toplumda ve ikili ilişkiler içinde yer bulmak gibi bir derdi yok ki. Onlar toplumun ve ikili ilişkilerin kendilerine sunduğu yerle davaları olan kadınlar zaten. Bu yüzden toplum bu kadınları garipsiyor, sevmiyor, defolu buluyor. Bu tavrın birçok psikolojik sebebi de var, en başta kimseye ihtiyaç duymamak gerektiği çünkü herkesin gidebileceği, herkesin zarar verebileceği, herkesin çıkar ilişkisi kurarak sömürebileceği inancıyla biyolojik olarak dahi tıpkı bir ağaç gibi kendi kendine yetebilme arzusu. Bu arzu onların mücadele alanı, onları ayakta tutan kuvvet. Erkek yazını bu karakterleri yıllar yılı “femme fatale” adı altında ölümcül kadın gibi tuhaf bir niteliğe büründürmüş. Ezelden beri kuvvetli bir erkek göğsünde, maddi ve manevi olarak sonsuza kadar güvende olma imkânını reddedip karanlıklara karışan “Lilith’ler” okuttular ve izlettiler bize. Lilith mitindeki gibi toplum, bedensel ve ruhsal özgürlüğe erişme çabasındaki her kadını tehlikeli, tuhaf ve anormal olarak yaftalıyor. Bu reddedişin toplumsal bir uyanışa uzanan kökleri var. Kısacası kendi hesabını ödemek, kendi bavulunu taşımak yalnızca hesap ödemek ya da bavul taşımak değildir. Burada “mesele” edilmiş bir mesaj vardır, “ben parasal ve fiziksel olarak kendime yetiyorum zaten, sen bu ilişkiye katabileceğin ruhsal ve bilişsel meziyetlerinden haber ver.”

Ada, Kan öyküsünün kahramanı. Aynı zamanda İşgalden Artakalanlara Dair Dile Getirilmeyen Birtakım Şeyler öyküsüne de gölgesiyle sızmış. Benzer şekilde Mutlu Sonla Biten Hikâyeler Vardır’ın kendi bavulunu taşımak isteyen kahramanını Dış kapı öyküsünde de görüyoruz. Öyküler arasındaki bu geçişler kitaba hareketlilik katmış, aynı zamanda bütünlük sağlamış. Bir de dil kullanımı dikkat çekici. Tırnak içinde günlük konuşma diline bağlı kalmış olman, üstü çizili cümleler, çocuk anlatıcılarda dilbilgisi hataları, günlük kısmında üzeri çizilen, düzeltilen sözcükler. Klasikten uzak, oyunlara açık, bana Oğuz Atay’ı anımsatan bir yönü var yazma şeklinin. Buradan yola çıkarak yazma serüveninden bahseder misin? Ne tür öyküler okursun? Seni heyecanlandıran anlatım şekilleri, öykü türleri nelerdir? Bununla birlikte sevdiğin öykücülerden ve kitaplardan da bahsedersen çok sevinirim.

Gerçeğe yakın, olasılıkları barındıran, birkaç kez okunduğunda farklı katmanları çözümlenebilen, deneysel öyküler yazma fikri beni inanılmaz iştahlandırıyor. Yazılmayanı yazmak ve yazılanı da yazılmamış şekilde yazmak istiyorum çünkü. Bu bakımdan denemek, gerçek olmak ve yenileşme yazarken asla vazgeçmeyeceğim üç ölçüt. Kendimi Doğurmadan Hemen Önce’nin karakterleri birbirlerinin hayatlarında bir yerlerde dolanıp hatta birbirlerinin hayatlarına dokunup duruyorlar, tıpkı bizler gibi. Hepsi aynı, hepsi başka, hepsi insan, hepsi 21. yy. Türkiye’sinde yaşıyor. On beş senedir dans eden, dergi çıkartan, astrolojiyle ilgilenen, aktivist ve avukat bir kadın olarak fantastik felaketlerin asla tükenmediği bir ülkede yaşıyorum. Bütün bunlar benim için kullanabileceğim deneysel malzemeleri içeriyor. Bu yüzden bilimkurgu, fantastik, çocuk kitapları, masallar, yerli ve yabancı öyküler, romanlar, şiirler, ezoterik kitaplar dâhil birçok alanda okuma yapmayı seviyorum. Fikirlerimi hayata geçirebilmek için en uygun tür öykü çünkü öykü yazarken haritada küçücük bir alanı büyütür gibi, hayatın içinde keskin virajlar olan “anları” büyütüp, uzatıp (kendimce) anlamlı kılabiliyorum. E. A. Poe, Virginia Woolf, Tomris Uyar, Vüs’at O. Bener, Hemingway, Ursula Le Guin, Oğuz Atay, Füruzan gibi isimler bu yolculuğum süresince her zaman ayrı bir yer tuttu. Benim için iyiler çünkü denemekten çekinmemişler. Anlaşılmasalar ve eleştirilseler de kendi doğrularına göre yaşamış ve bir o kadar cesur yazmışlar. Kendi dünyalarını, içinde yaşadıkları konjonktürü anlatmışlar, gerçekler. Kullandıkları dilin sınırlarını zorlayarak emsallerinin bir adım ötesinde olmuşlar. Buna rağmen son bir senedir çok büyük bir zamanımı yalnızca çağdaş kitapları okumaya ayırıyorum. Benim yaşadığım dünyayı çağdaşlarımın nasıl gördüğü de çok önemli çünkü.


Tespih Böceği’ndeki Kafka göndermesine değinmek isterim. “Kafka’yı aslında babası doğurmuş.” diyor kadın kahramanımız. Bize bu öykünün sendeki yerinden bahseder misin? Bir de ilk kitapların otobiyografik özellikler taşıdığını, yazarın kendisinden çokça kattığını söylerler kitabına. Sence Kendimi Doğurmadan Hemen Önce otobiyografik yönü baskın bir kitap mı?

Kafka, dönüşümü siyasal kuramdan sosyolojik devinimlere kadar her bakımdan ele almış bir “öteki”. Her bakımdan öteki. Yazdıkları da hep izole olmuşluk, ötekileşmişlik ve akabinde gelen değişim üzerine. Buna rağmen yıllardır “Kafka” dediğimizde herkesin aklına ilk gelen “Ceza Sömürgesi”, “Dava” ya da “Şato” değil, “Dönüşüm” oluyor. Bu bir tesadüf değil çünkü “Dönüşüm”de Kafka ötekileşmenin ve buna bağlı meydana gelen dönüşümün en temel ve bize en tanıdık gelen hâlini ele almış; aile içindeki öteki olmak. “Tespih Böceği”ni öteki olmayı önce devlet-toplum, sonra işveren-işçi, en son da baba-kız çatışması üzerinden şekillendirerek açan bir öykü olarak tasarlamıştım. Buna rağmen tamamladıktan sonra dahi tam üç sene üzerine düşündüm ve çalıştım. Onlarca kez sesli okudum, orasını burasını düzelttim ama olmuyordu, öykü bir türlü bitmiyordu. Eksik olan bir şey vardı ve ben ne olduğunu bulamıyordum. Bir gün aklıma Kafka’nın okumadığım bir kitabı olup olmadığı geldi çünkü bildiğim kadarıyla tüm kitaplarını okumuştum. Listede tarama yaparken Babaya Mektup’u gördüm. Hemen dışarı çıktım, kitabı aldım, okudum ve eksik bir puzzle parçasını bulmuş gibi kitabın son sayfasına “Kafka’yı aslında babası doğurmuş.” yazdım. “Dönüşüm”ü tetikleyen kişi Hermann Kafka’ydı. Bu öyküde esasında Kafka’nın hayatına atıflar var. Lakin yıllarca okuduğumuz baba-oğul, ana-kız ve ana-oğul çatışmaları karşısında yeterince ele alındığını düşünmediğim baba-kız çatışması üzerinden şekilleniyor “Tespih Böceği”. Dönüşümümüzü tetikleyen faktörlerle aramızda bir çatışma, bir hesaplaşma varsa nasıl dönüştüğümüze ve en nihayetinde o faktöre ne derece benzeyen bir şeye dönüştüğümüze dair. Dönüşüm itkisini çoğunlukla aileden alırsınız, özellikle bir kız çocuğuysanız. Bu öykünün bendeki yeri bu. Mesleğim avukatlık olduğu ve bu kitap senin de dediğin gibi bir ilk kitap olduğu için otobiyografik unsurların ağır bastığı akla gelecektir. Doğru bir çıkarım olur ama avukat olduğum, kimseye hesap ödetmediğim, hamileyken odun kırdığım, sevgilim bana başka birinin ismiyle seslendiği, baba-kız çatışması yaşadığım ya da kafamda egzamam olduğu için değil. Hayat bir yerlerde bana ötekileşmeyi ve kendimi koyacak yeri bir türlü bulamamayı tattırdığı için. Özgürlüğümün kaybedecek ilk ve son şeyim olduğunu anlamadan yani kendimi doğurmadan hemen önce bu karakterlerin boğazında düğümlenmiş tüm duyguları bizzat yaşadığım için. Ben olayları değil, duyguları anlatmaya çalıştım.


Tektaş, Tamtur ve Rota’daki Ekber Doruk’un annesi, senin diğer kadın kahramanlarından farklı. Onu, kendini doğuran başka bir kadından esinlenmiş, kırılma anına yaklaşırken görüyoruz. Heyecanlanıyoruz. Değişimden hemen önce. Feminist okumalara fazlasıyla açık bir kitap elimizdeki. Bu öyküye dayanarak ‘cesaret’ kavramının bir kadın olarak sendeki karşılığını sormak isterim.

Cesaret benim için bütün korkularınıza rağmen “yapabilmektir”. Hepimizin korkuları var, binlerce hem de. Kaybedeceğimiz şeylerin niteliği ve niceliği değiştikçe cesaretimizin boyutu da değişiyor. Kişinin kendini doğurması işte bu cesaretin tam kapasite olmasıyla mümkün. Bu bir uyanış öyle ki bileğinizdeki damarlara baktığınızda gördüğünüz yeşil renkli ince boruların içinde kan değil, ateş gibi cesaretin gürüldediğinden emin oluyorsunuz. Eşsiz bir uyanış yaşanıyor. Eşsiz diyorum zira bu uyanıştan evvel bir şeylerin kaybedilmesi korkusu kişinin gece gündüz boğazını sıkıyor. Özgürlüğümüzün aslında kaybedeceğimiz ilk, son ve hatta tek şey olduğunu anladığımızda para, eş, partner, iş, konforlu bir hayat hatta güvenlik bile tüm anlamını yitiriyor. Bu şekilde ömürlerini nihayete erdirmiş insanlar var. Ben hakikaten her şeyin gelip geçici olacağını düşünüyorum özgürlükten başka. Birini ya da bir şeyi sevmenin bedeli özgürlüğün ufacık bir parçası bile olmamalı. “Tektaş, Tamtur ve Rota”nın ana karakteri, “Ekber Doruk’un annesi”, “Doktor Bey’in hanımı”, “Doktor annesi bilmem kimin gelini” gibi unvanlar dışında bir unvanı olduğunun farkına varamayan bir kadın. Bu farkındalık onun içinde bulunduğu konfor alanını tümden reddederek her şeye yeniden başlaması gerektiğini hatırlatacak, o yüzden ona o farkındalığı yaşatacak şeylere karşı hep mesafeli. Maddi ve manevi olarak bu gücü kendinde henüz bulamıyor. Ama farkındalık kapıda, instagram biosunda mezun olduğu okul ve bölüm yazıyor artık. Devrim her zaman böyle ufacık ayrıntılarla başlar.

Toplumdaki kadınların hizalandıkları sınırdan bir adım öne çıkmalarını, kendilerini göstermelerini işaret ediyor öykülerin. Bu duruma toplumun ve dar çevrenin nasıl ket vurduğu da verilmiş aynı zamanda. Öykülerin çoğu muhafazakâr kesimden karakterler de barındırıyor. Buna dayanarak bir de din-kadın bağlamında fikirlerini merak ediyorum.

İnancı olan bir insanım. Benim inandığım Yaratıcı sevmeyi ve okumayı emrediyor, şiddeti değil. İnanmayanlara saygı duymakla birlikte neye inanırsak inanalım asıl inancın sevgi ve iyiliğe inanmakla mümkün olacağını düşünüyorum. Eril düzen, kendinden olmayan herkese karşı (ki bunu sadece kadınlar diyerek sınırlandırmam haksızlık olur) kullanabileceği tüm materyalleri bugüne kadar kullandı. Bu materyaller içerisinde en çok da din olgusunu kullanmayı sevdi. Cadı bahanesiyle avladı, kâfir diye taşladı, cennetten kovulan diyerek cinselliğinden, bedeninden korkuttu… Muhafazakâr karakterlerimin tamamı aslında hamuru eril şiddetle mayalanmış kişiler, din yüzünden şiddete meyleden kişiler değil. “Gündüzdüşü”nde Sevde’nin eline yediği değnek, “Dışkapı”da Fazilet’in kocasından yediği sopa, “Tespih Böceği”ndeki avukatın babasından gördüğü manevi şiddet din olgusunu ağzına sakız etmiş eril şiddetin elinden çıkma esasında. Bir önceki soruda değindiğim cesaret meselesi burada da söz konusu, karakterler hizalandıkları alandan bir adım öne çıkmıyorlar, hizalanan sürü ile aralarında giderek büyüyen mesafeler bırakarak koşuyorlar. Kaybedecekleri ilk ve son şeylerinin özgürlükleri olduğunu fark ediyorlar çünkü.


Kadınların ve kız çocuklarının sesleri kulaklarımıza doluyor bu kitabı okurken. Değişime ve dönüşüme inancı, saklı gücü, bitmeyecek inadı ve sönmeyecek ateşi buldum kendi adıma. Sonra Edip Cansever’in bir şiiriyle bitti kitap.

Gökyüzü gibi bir şey bu çocukluk.

Hiçbir yere gitmiyor.

Kendini doğuran kadınlar için sahi nerede çocukluk Çağla? Bu şiir senin için ne ifade ediyor?

Çocukluk, onu olduğu gibi kabul ederek onunla barıştığımız yani kendimizi doğurduğumuz yerdedir. Aynaya her baktığımızda onu görebilir ve ona gülümseyebiliriz.

Cevaplaması hem düşündürücü hem de çok keyifli sorulardı Çilem, asıl ben teşekkür ederim.


Söyleşi: Çilem Dilber

188 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör