top of page
  • Yazarın fotoğrafıİshakEdebiyat

Öykü- Çağlayan Güneş- Jazzırtı

Hit the road Jack and don't you come back

No more, no more, no more, no more

Teypte çalan kasette şarkıcı coştukça, Eylül de annesiyle beraber kendinden geçercesine dans ediyor, ana kız kıvrak vücutlarını çıngıraklı yılan gibi bir o yana bir bu yana sallarken, diğer yandan da ritme göre parmaklarını şıklatarak şarkıya tempo tutuyorlardı. Haluk amca, tarife imkân tanımayan bambaşka bir ruh hali içindeydi. Kalıbına yakışmayan kıvrak kalça hareketleriyle benim diyen samba kraliçelerini bile kıskandırırken, karısı ve kızının çılgınca danslarının şiddetiyle savrulan arabayı güçlükle asfaltta tutuyordu. Şarkının nakarat kısmına geçtiklerinde hep beraber işaret parmaklarını hayır anlamında sallayarak yüksek sesle müziğe eşlik ettikleri sahne ise şüphesiz tüyler ürperticiydi.

Bitmez tükenmez bir enerjiyle eğlenip duran bu acayip insanların bunaltıcı ısrarları karşısında arka koltukta başımı önüme eğmiş, başkası adına utanıp sıkıldığım nadir anlardan birini yaşıyordum. Umursamamaya çalışsam da, beni bu deliliğin merkezine çekmek için ellerinden gelen her türlü numarayı yapmaktan çekinmiyorlardı. Ara sıra Eylül, ne halde olduğumu görmüyormuş gibi, “Haydi, Ali İhsan!” diye tezahürat yapıyor, bazen de anası ön koltuktan ahtapot misali kolunu uzatıp sol bacağıma arsızca şaplaklar atarak tahammül sınırlarımı zorluyordu.

Muhtemelen ta kulaklarıma kadar kırmızı pancar turşusu gibi kızarmıştım. Yüzümün büründüğü çirkinliği düşündükçe büsbütün yerin dibine geçiyor, sırtımdan soğuk terler dökerek sanki bir kâbusun pençesinde debeleniyordum.

Her ne kadar şu çalan şarkı muhatabını cin çarpmışa döndürüp oradan oraya savursa da Allahtan bundan öncekilere hiç benzemiyordu. Yoksa Haluk amca öyle fena şarkılar çalmıştı ki, ayıptır söylemesi, hani bazı gece kulüplerinde kadınların iç gıcıklayıcı müzikler eşliğinde dans edip üzerlerindeki giysileri yavaş yavaş çıkardıkları, sonunda da anadan doğma kaldıkları baştan çıkarıcı şovlar var ya! İşte o tür mekânlardaki müzikleri hatırlatıyordu.

Haluk amca, “Ali İhsancım, caz müzik dinler misin?” diye sorduğunda, “Fark etmez,” demeseydim, belki de bütün bunlar başıma gelmeyecekti. Gerçi koskoca adama da kalkıp, “Caz nedir ya Haluk amca? Çalsana şöyle oynak bir şeyler!” mi diyecektim? Hadi ben bir anlık gaflete düşüp öyle gevşek gevşek konuştum, adam da kalkıp demez miydi: “Sana ne lan zırt! Sen ne anlarsın müzikten? Müsaade et de kulaklarımızın pası silinsin!”

Derdi tabii...

Maruz kaldığım bu sonu gelmez işkenceye her halükârda katlanacaktım, kurtuluşum yoktu. Adına caz dedikleri, insanın kulağını tırmalayan bu kapı gıcırtısını dinlerken bildiğin gözüm seğiriyordu. Ne çaldıkları enstrümanların ahengi vardı, ne de yaptıkları müziğin bir albenisi.

İçimden sayıp sövüp bir an önce şu çektiğim eziyetin bitmesini beklerken Haluk amca, “Yeter bu kadar caz dinlediğimiz,” diyerek kulağımın ırzına geçmekten vazgeçti. Müziğin kapanmasıyla içimden, “Çok şükür,” deyip rahat bir nefes aldıysam da, sessiz sevinç çığlıklarım adamın, “Haydi bakalım, şimdi sıra bizde! Sırayla şarkı söyleyelim,” demesiyle yeniden ümitsiz bir yardım çığlığına dönüştü.

Halbuki annemin beni yazlığa Vildan teyzelerle göndereceğini ilk duyduğumda nasıl da heyecanlanmış, günlerce sevdiceğimle kumsalda el ele yürümenin hayaliyle yanıp tutuşmuştum. Şimdi dönüp bakıyorum da, ne beyhude bir hevese kapılmışım...

Annem üçüncü soğuk duşumun hemen akabinde beni yanına çağırıp, “Oğlum sen ne biçim bir çocuksun! Allah seni kahret_” Pardon, pardon! Bu tamamen farklı bir olaydı. Düzeltiyorum. Annem beni yanına çağırıp, “Oğlum, büyükannen hasta olduğu için artık bizimle kalıyor, biliyorsun. Evin durumu malûm, iki göz odaya zor sığıyoruz. Eh, hal böyleyken yazlığa da gidemeyiz. Acaba diyorum sen yazlığa, babaannenin yanına mı gitsen? Hem bütün bir yaz ne yapacaksın bu sıcakta küçücük evin içinde? Ne güzel denizine girersin, arkadaşlarınla vakit geçirirsin. Babaannen de ne zamandır yalnız zaten orada, birbirinize göz kulak olursunuz. Ha, ne diyorsun?” demişti.

Doğrusunu isterseniz, annemin bu teklifi başta gayet cazip görünmüştü. Büyükannemin yaşattığı ömrümden ömür götüren o kâbus dolu geceler böylelikle son bulabilirdi. Ama sonra zihnimin üstünde dolanan kapkara bulutlar bir anda dağıldı. Gördüğüm manzara hoşuma gitmemişti. Babam bayağı bayağı beni evden postalamaya çalışıyordu. Üstelik saygıdeğer paşa hazretleri bu düşüncesini kendi söyleme zahmetinde bile bulunmamış, elçi sıfatıyla annemi yollamıştı.

Annemin asıl maksadı, fikrimi sormaktan ziyade babamın kararını tarafıma tebliğ etmekti. Yoksa çoktan her şey düşünülüp en ince ayrıntısına kadar hesaplanmıştı. Beni yazlığa Vildan teyzelerle göndereceklerdi. Tamam, iyi hoş da Vildan teyze kimdi?

“Oğlum, cam boyama kursundan arkadaşım yok mu? Hani geçen yaz bizim yazlığa uğramışlardı. Yanlarında senin yaşlarında da bir kızları vardı, neydi adı?.. Hah, Eylül!”

“Eylül mü?”

Eylül ha! Son yaz aşkım. Bütün yaz aklımdan çıkmamıştı ceylan bakışlım. Hafiften yanmış buğday teni, güneşten rengi açılmış kumrala çalan ışıltılı saçları, güneşe baktığında çam yeşiline dönen ela gözleri. Annem ondan bahsedince, ismini yeniden yaz aşkları listemin tepesine yazmıştım.

EYLÜL...

Kızın ailesi, yaz tatillerini geçirmek için yine bizim yazlığın civarında ev tutmuş. Annem tabii bunu duyunca dayanamayıp hemen durumu kadına anlatarak giderken beni de yanlarında götürmelerini utana sıkıla rica etmiş.

“Eee, kadın ne dedi peki?”

“Ne desin oğlum, Çok memnun oluruz, dedi.”

Kendi kendime, mademki kadıncağız böyle bir incelik gösterip annemin ricasını geri çevirmemiş, o halde davete icabet etmek düşer, öyle değil mi, diye zevzeklik edip kıkırdarken işlerin bu noktaya gelebileceğini hiç düşünmemiştim.

 

*

Bu sırayla şarkı söyleme saçmalığı da nerden çıkmıştı şimdi? Acaba ailecek dans kisvesi altında yaptıkları şeytan çıkarma ayini esnasında, “Bu biçareyi de burada bir başına bıraktık,” deyip halime mi acımışlardı ki? Keşke aptal aptal suratımı asıp sığıntı gibi oturmasaydım, belki keyif aldığımı falan düşünüp bana bulaşmazlardı. Bilemiyorum, belki de sadece kendi aralarında oynadıkları geleneksel, çocukça bir oyundu. Ama nedeni ne olursa olsun, işin sonunda kendimi bir şekilde bu maskaralığın tam ortasında bulmuştum.

Seyircilerin önünde en son şarkı söylediğimde ilkokul üçüncü sınıftaydım. Öğretmenimiz bütün sınıfı numara sırasına göre tahtaya kaldırıp adını dahi hatırlamadığım o saçma şarkıyı söylettirmişti. Benden önce tahtaya kalkanlara alkışlarını esirgemeyen sözde sınıf arkadaşlarım, sıra bana geldiğinde hunharca gülüp alay etmişlerdi. Hızını alamayıp yuhalayanlar, hatta kokulu silgi fırlatanlar dahi olmuştu. Nitekim öğretmenimiz zamanında müdahale etmese, o kana susamış sabiler beni linç edip ateşe vereceklerdi neredeyse.

Kısa süren tatlı bir tartışmanın ardından şarkı söyleme faslına kimin başlayacağı belli oldu, ilk isim Eylül’dü. Sağolsun Haluk amca biraz cesaretlenmem için beni assolist kontenjanından sona bırakmayı uygun görmüştü.

Sen gülünce güller açar, gülpembe

Bülbüller seni söyler, biz dinlerdik, gülpembe

Eylül tercihini Barış Manço’dan yana kullanmış, doğrusu harika bir seçim yapmıştı. Sevdiceğimin sesi hiç de fena değildi hani. Belki detone olur ümidiyle bekledim ama bana mısın demedi, güzel söyledi gülpembem.

Sıra annesindeydi. Gelgelelim bir türlü ne söyleyeceğine karar veremiyordu. Eylül, “Hani geçen yaz tatile giderken söylediğin şarkı vardı ya, ne güzel dans edip eğlenmiştik, onu söylesene!” deyince, kadın biricik kızını kıramadı. Vildan teyze önce parçanın giriş melodisini ıslıkla çaldı. Bir insan ıslıkla ancak bu denli pürüzsüz, güzel nağmeler çıkarabilirdi. Nispeten bilindik bir ezgisi vardı şarkının. Adını hatırlayamamıştım fakat oldukça tanıdık gelmişti.

Vildan teyze, mini ıslık konserinin hemen ardından Eylül’ün çocukça bir neşeyle parmaklarını şıklatarak tuttuğu ritim eşliğinde şarkısına başladı.

Here's a little song I wrote

You might want to sing it note for note

Don't worry, be happy

Vildan teyze olağanüstü sesiyle bizleri mest ederken, ben de gayriihtiyari ayağımla ritim tutuyordum. O sırada Haluk amca da ağzıyla birtakım acayip sesler çıkararak müziğe eşlik ediyordu. Ailecek uzun yıllar hafızalardan silinmeyecek bir performansa imza atıyorlardı.

Ooh, ooh ooh ooh oo-ooh ooh oo-ooh

Eylül: Don't worry

Ooh, ooh ooh ooh oo-ooh ooh oo-ooh

Haluk amca: Be happy

Ooh, ooh ooh ooh oo-ooh ooh oo-ooh

Eylül, Haluk amca ve ben: Don't worry, be happy

Hep birlikte öyle güzel coşup eğleniyorlardı ki, parçanın son bölümünde dayanamayıp ben de içimden onlara eşlik ettim. Gönül isterdi ki coşkuyla, bağıra bağıra şarkıya katılsaydım, ancak babamın bıkıp usanmadan tekrarladığı, “Erkek adam dediğin biraz ağırbaşlı, efendi olur...” minvalindeki klişe lafları kulağımda çınlarken bunu yapmak hayli güçtü. Yalnız itiraf etmeliyim ki, epey keyif almıştım.

Sonra nasıl olduysa oldu, bir an için Eylül’ün yerinde olmayı hayal ettim. İmkânsızlığını bilmeme rağmen, yine de istedim işte! Onlarla eğlenirken hiç tatmadığım, tanımadığım duyguları yaşamış, ailemin yanındayken bile bu denli ailenin bir ferdi gibi hissetmemiştim. Fakat o an içimde, şarkının ritmine pek de uymayan, anlatması güç bir suçluluk duygusu peyda oldu. Sanki annemle babama ihanet etmiştim. Ve vicdanım, bu ihanetin bedelini ödetmeye adeta yemin etmişti.

Sevgili babacığım,

Hazır vicdanım beni sanık sandalyesine oturtmuşken, ben de fırsattan istifade birkaç hususta itirafta bulunmak istiyorum.

Öncelikle, sırf insanlar birazcık güleryüz gösterip ilgilendiler diye onları ailesinin yerine koyacak kadar zavallı bir evlat yetiştirdiğin için kendinle ne kadar gurur duysan az.

Benimle alakalı daima en çok korktuğun şey, zayıf bir kişiliğe sahip olmam yahut öyle görünmemdi. Sayende güçlü görünmeyi öğrendim ama senin kadar güçlü, dayanıklı olamadım.

Üzgünüm...

Kısıtlamalarınla etrafıma çektiğin sınırların içerisinden, dışında kalanları anlamadan dinlemeden acımasızca yargılamak, yadırgamak o kadar kolaymış ki, büyüdükçe seni daha iyi anlıyorum. Yol boyunca bu harikulade insanlar için aklımdan ne kötü düşünceler geçirdim, bir bilsen...

Keşke kendi doğrularını dayatmak yerine, bir kez olsun bana hayallerimi, hayattan beklentilerimi sormuş olsaydın. Keşke seninle aramızda aşılması bu denli güç mesafeler, engeller olmasaydı da bir baba oğul gibi oturup doğru dürüst iki çift laf edebilseydik. Hatırlıyor musun, yağmurlu bir pazartesi sabahıydı. Geciktim diye beni yadigârla okula bırakmak istemiştin. Yine de törene vaktinde yetişememiştik, İstiklal Marşı çoktan başlamıştı. Okul kapısında arabadan inip derhal esas duruşa geçmiş, İstiklal Marşı’nı öyle okumak zorunda kalmıştık. Hatta bir ara göz göze gelmiştik de gülmemek için kendimizi zor tutmuştuk. Biliyor musun... nerden bileceksin ki? Neyse, işte o gün ilk defa seninle gerçekten baba oğul olduğumuzu hissetmiştim, sadece o gün baba...

Seni suçlamak ya da sana sitem etmek amacıyla bunları anlattığımı sanıyorsan, yanılıyorsun. Bütün bunlar vicdanımın çenesini kapalı tutmak için sarf ettiğim onca sözden senin payına düşenlerdi sadece. Emin ol, benimkileri duymak istemezsin...

Ellerinden öpüyorum baba…

Oğlun

Vildan teyzenin şarkısını sonlandırmasıyla, arabada bir alkış tufanı koptu. Ruhumdaki huzursuzluğa rağmen renk vermeden bu muazzam şovu coşkuyla alkışladım. Ancak sıra hızla bana geliyordu. Önümde sadece Haluk amca kalmıştı. Eğer onun da sesi kalça figürleri kadar başarılıysa, işte o zaman hapı yutmuştum.

Zihnimde bu saçma sapan düşüncelerle boğuşurken, Haluk Amca çoktan ısınmaya başlamış, direksiyonsuz gerinme hareketleri serisinden küçük örnekler sergiliyordu. Neyse ki, Vildan teyze boşta kalan direksiyonu son anda fark edip aracın kontrolünü sağladı da, muhtemel bir felaketten kıl payı kurtulduk. Arabayı yan koltuktan o kadar ustaca kullanıyordu ki, besbelli böyle bir olay ilk kez başına gelmiyordu.

Haluk amcanın şarkıya girmesiyle, son umudum da yerle yeksan oldu. Adamın içinden sanki Zeki Müren çıkmış, ışıltılı kostümü ve ağdalı üslubuyla konserinin ilk eserini icra ediyordu. Sahte sanat güneşini gerçeğinden ayırt etmek neredeyse imkânsızdı. İşin doğrusu, Türk Sanat Müziği’nden pek hazzetmezdim, fakat Haluk amca hakikaten şarkının hakkını veriyordu. Gündüz gündüz efkâr basmıştı. Hiç aklımdan çıkmayacak büyülü bir andı. Utanmasam ağlayacaktım.

Gitme sana muhtacım

Gözümde nursun başımda tacım, muhtacım

Haluk amca, insanın yüreğini dağlayan o kederli sesi yetmiyormuş gibi bir de karısının ellerini tutmuş, buğulanan gözlerinin içine baka baka şarkısını okuyordu. Vildan teyzenin sol yanağından süzülen o ince çizgiyi gördükçe alt dudağımın titremesine engel olamıyordum. 

Adam, “Muhtacım ellerine gitme!” dedikçe, nasıl da içim sızlıyordu. Bir an için elimi omzuna koyup, “Üzülme be Haluk amca, sana karı mı yok!” diyesim geldi. Sahneden öyle çok etkilenmiştim ki, büyükannemin televizyonda Yeşilçam filmlerini seyrederken artistlere sövmesi gibi, ben de içimden Vildan teyzeye saydırıyordum.

“Böyle bir adama yapılır mı bu be! Yazık günah değil mi? Vicdansız kadın!”

Her şey bittiğinde, gözlerim dolu dolu çılgınca alkışlıyordum. İyice allak bullak olmuştum. Beş dakika evvel neşe içinde gülüp eğlenirken, şimdi ise yoğun bir efkâr bulutu kaplamıştı içimi.

Alkışlar durulduktan sonra, Haluk amca dikiz aynasından bana bakarak, “Haydi Ali İhsancım, sıra sende! Bizlere bugün ne okuyacaksın, bakalım?” deyip tüyler ürpertici bir kahkaha atınca, kalbimde birdenbire müthiş bir korku çarpıntısı başladı. Ne yapıp edip bu işin içinden bir an evvel sıyrılmalıydım.

“Doğrusunu isterseniz, benim sesim pek güzel değildir,” diye münasip bir dille durumu açıkladım ve başımı kaldırıp dikiz aynasından tehditkâr bir bakış savurarak ekledim.

“Bence keyfimiz kaçmasın!”

İçinde bulunduğum güç durumdan kurtulmak için çırpınırken, Vildan teyze arkasına dönüp elini sol bacağımın üstüne koydu.

“Amaan! Ne önemi var oğlum, alt tarafı şurada biz bize eğleniyoruz. Hem oyunbozanlık yapmak yok, anlaşma anlaşmadır!”

“O halde size sözüm olsun, başka sefere mutlaka söyleyeyim. Üstelik boğazım da azıcık gıcıklanıyor, zorlamasam daha iyi olacak sanki...”

İşte şimdi korktuğum başıma gelmiş, hep bir ağızdan, “Ali İhsan! Ali İhsan! Ali İhsan!” diye tempo tutmaya başlamışlardı.

Afallamıştım. Ne diyeceğimi, nasıl tepki vereceğimi, ne halt edeceğimi bilmiyordum. Cesaretim iyice kırılmıştı. O curcunanın arasında ağzımdan yalnızca tek bir sözcük dökülebildi.

“İstemiyorum...”

Haluk amca, ağır işiten ihtiyarlar gibi elini kulağına götürüp, “Efendim? Ne diyorsun, sesin çıksın biraz! Korkuyorum mu dedin?” diyerek olayı bambaşka bir yere taşıdı. Alenen damarıma basmaya çalışıyordu. Ses tonumu hafiften yükselterek cevap verdim:

“Hayır, korkmuyorum! Sadece istemiyorum.”

Bu sefer de Vildan teyze düpedüz yangına oluk oluk benzin döküyordu:

“Hayatım, galiba arabaya kedi yavrusu girmiş. Korkusundan nasıl ciyak ciyak miyavlıyor zavallıcık, sen de duyuyor musun?”

“Ben korkak değilim!” derken sanırım bayağı haykırmıştım. Çünkü Eylül, kamyon farı görmüş tavşan gibi gözlerini bana dikmişti. Düştüğüm duruma inanamıyordum. Sinirlerime hâkim olmalıydım.

“Halbuki Ali İhsan artık aileden biri oldu diye ne kadar sevinmiştim. Boşver Vildancığım, ne yapalım? Yazık, baksana şunun haline, korkudan nasıl da titriyor.”

Çakma sanat güneşinin vazgeçmeye niyeti yoktu.

Ben: “Korkmuyorum dedim!”

Haluk amca: “Korkuyorsun!”

Ben: “Korkmuyorummm!”

Haluk amca: “Korkuyorsuuun!”

Ben: “Korkmuyoruuummm!”

Haluk amca: “Söyle o zaman!”

Ben: “Tamam!”

       Birden alkış kıyamet koptu. Hepsi sevinç naraları atıyor, zafer sarhoşluğuyla ellerini havaya kaldırıp avuç içlerine vurmam için bana doğru uzatıyor, ben de öyle saf gibi karşılık veriyordum.

Beni fena ketenpereye getirmişlerdi. Bu sinsice kurulmuş tuzağa düşmekten kurtulamamıştım. Laf ağzımdan çıkmıştı bir kere, artık kaçacak yerim kalmamıştı. Karşı koymanın para etmeyeceğini anlamıştım.

Haluk amcanın söylediği şarkının etkisi hâlâ çok tazeydi. Bu nedenle ağır girmeden, yine duygusal bir parça seçmemin daha doğru olacağına kanaat getirdim. Müziği hissetmek, adamakıllı konsantre olabilmek için gözlerimi kapatıp kaşlarımı çatarak derin bir nefes aldım ve arabeskin çile yüklü karanlık dünyasında akıbeti meçhul bir yolculuğa çıktım...

Bu aşk böyle bitemez

Bırakma terk etme beni

Parçaya yeni girdiğim için henüz pes seslerde geziniyordum. Buna rağmen kalbimin atışı, çamura saplanmış ufak bir serçenin kanat çırpışından farksızdı. Bence gayet iyi gidiyordum, telaşa lüzum yoktu. Yalnız, parça nakarat kısmında epeyce dikleşecekti. Eğer o safhayı da sıkıntısız atlatabilirsem, gerisi çorap söküğü gibi gelirdi. Haluk amcayla Vildan teyzenin sahneledikleri mizansen sürekli zihnimde dönüyor, şarkının sözleri gitgide iliklerime işliyordu. Tüylerim diken diken vecde gelmiş, gözyaşlarım kirpiklerimi nemlendirmiş, sırtımın sağ yanı fena halde kaşınmaya başlamıştı. Herhalde heyecandan terlemiştim. Arkama yaslanıp koltuğa sürtüne sürtüne kaşınmamak için kendimi zor tutuyordum.

Nihayet kazasız belasız nakarata, yani en can alıcı bölüme gelmiştim. Kısa bir es verip yaradana sığınarak şarkıya devam ettim.

Sensiz ben nefes alamam

Buralarda hiç duramam

Tek başına yalnız kal-

“Yahu, Ali İhsanım sen ne yaptın öyle ya?”

Haluk amca nakaratın tam ortasına bodoslama dalmıştı. Gözlerim kapalı olunca öyle derinlere dalıp kaybolmuşum ki boş bulunup sıçradım birden. Korkuyla şaşkınlık arası bir perdeden kekeleyerek sordum:

“Beğenmediniz mi yoksa Haluk amca?”

“O nasıl söz Ali İhsancım, beğenmez olur muyuz hiç! Ama ciğerimizi deldin be yavrum!”

O esnada, Eylül’den hafiften bir kıkırdama sesi geldi. Dönüp baktığımda çenesini avcuna dayamış, camdan dışarıyı seyrediyordu. Herhalde babasının ‘ciğerimizi deldin’ tabirine gülmüştü. Sahiden Haluk amca gibi birinin böyle argo tabirler kullanması komikti, yakışmıyordu ağzına.

Vay be! Demek sesimi hakikaten beğenmişlerdi. Bakar mısınız şu ettiğime! Adamcağızı ne hale getirmişim, “Ciğer filan bırakmadın,” diyor. Tabii şimdi parçanın da hakkını vermek gerek. Sözlerini işitince insanın yüreği nasıl cız ediyor, burnunun direği sızlıyor.

“Aman Haluk amca, abartıyorsunuz. Alt tarafı bir iki kuple bir şey söyledim.”

Haluk amca, “Yok, yook! Öyle deme evladım! Kendine haksızlık ediyorsun, maşallahın var,” deyince, Eylül bu sefer hepten kendini koyverip sarsıla sarsıla gülmeye başladı. Herhalde kızcağızın iyice sinirleri laçka olmuştu. Haklı tabii! Bir hüzünlenip, bir neşeleniyorduk. Ne yaşadığımız belli değildi ki.

Bir müddet kimseden çıt çıkmayınca kaldığım yerden devam etmem gerektiğine dair büyük bir baskı hissettim üzerimde. Fakat bu sefer de şarkıya ortasından mı dalsam, yoksa tekrar başından mı alsam bir türlü karar veremiyordum...

Evet! Kararımı vermiştim, nakarattan girecektim. En doğrusu buydu.

Hafifçe öksürerek boğazımı temizledim. Tam şarkıya giriyordum ki, Haluk amca dikiz aynasından manalı bir bakış attı bana. Sanki, “Dur! Yapma Ali İhsan!” diye yalvarıyordu. Elini yavaşça teybe doğru götürdüğünü fark ettim. Göz temasını kesmemiştik. Başımı hayır anlamında belli belirsiz salladım. Fakat çok geçti, onu durduramadım...

Hit the road Jack and don't you come back

No more, no more, no more, no more

Hit the road Jack and don't you come back no more

What you say?


Çağlayan Güneş

0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör

Comments


bottom of page