• İshakEdebiyat

Öykü- Ömer Öztürk- Kurmacaydın Kurmaca Dünyamda

Bir öykü doğurdu gece. Sağanak yağmurların yeryüzüne hükmettiği bir kara kış zamanda, gecenin ılıman koynuna salıverdi kendini. Önce soğuk bir esinti pencereden odaya sızdı. Ardından tüm benliğiyle harmanlayıp içine geçmişi de katarak derin derin çekti esintiyi ruhuna Dila. Başını usulca kaldırdı boşlukta. Ardından ışıkları kapattı. Masa lambasını açtı. Efil efil elbisesini giydi üzerine. Yumuşak kumaşların tenine dokunması onda başka bir haz uyandırıyordu. Masanın başına usulca oturdu. Klavyenin tuşlarına tam dokunacaktı ki kahve hatırlattı kendini. Kendinden beklenmeyen bir çeviklikle kahvesini yapıverdi. Önce olduğu yerde öylece bir içine çekti kahve kokusunu. Yetmedi, bir daha bir daha götürdü kahve fincanına burnunu. Mutluluk değildi belki şu an hissettikleri ama huzurla harmanlanmış bir keyif dolduruyordu içini. Usulca dokunmak istedi klavyenin tuşlarına. Evet, gece bir öykü doğurmalı, diye düşündü. Daha ilk kelimelerini yazarken bir an sanki birazdan tükeniverecekmiş gibi bir korku düştü içine. Birkaç gün evvel yaşadığı o yakıcı sızıyı anımsayınca korkusu geçiverdi.

Kahvenin daha ikinci yudumunda tutkulu bir İskandinav dizisi açmıştı televizyonda. Kendi evinde asla ve asla bulamayacağı kadar rahat bir koltuğun köşesine kıvrılıvermişti. Yanı başında öylece oturmuş, gözlerine bakan adama usul usul bir tebessüm salıyordu dudaklarından. Karanlık gecenin koynunda tutkulu bir dizinin daha üçüncü bölümünü izliyorlardı. Kadın adama usulca sokuldu. Adam elindeki kitabı kenara bırakıverdi. Önündeki şarap kadehini biraz ileriye ittiriverdi. Pencereden dışarıya bakıldığında korkunç bir soğuk, bembeyaz karlarla örtülü bir tipi esiyordu. Adamın elini tuttu sarı saçlı kadın.

“Adı neydi bu kadının?” diye sordu Dila.

“Sen daha üçüncü bölümde bile kadının adını öğrenemediysen!” diye çıkıştı Ferit. Dila’nın dudaklarına kocaman bir tebessüm yayıldı.

“Benim aklım başımda mı ki?”

“Sahi, aklın nerede kuzum?” dedi Ferit.

Dila Ferit’in yanağından usulca öpüverdi. Adam yanında oturan kadının yanağından usulca öpüverdi. Dışarıdaki soğuk içeri o kadar sızıyordu ki kadın oturduğu pikenin altında üşüdüğünü hissetti. Adam usulca sarıldı kadına.

“Bazen düşünüyorum da insan ruhu o denli karmaşık bir şey ki!” dedi adam.

“Öngöremediğimiz olaylara karşı öngöremediğimiz tepkiler verebiliyor. Mesela dün gece, kaldırımda birlikte yürürken kadının adamın kafasına elindeki çantayla saldırıp adamın çaresiz, öylece tepkisiz kalması beni o kadar şaşırttı ki.”

Kadın başını usulca salladı. “Ben en çok da kadının aşırı derecede sarhoş olmasına şaşırdım. Öylece bağırıp duruyordu cadde ortasında. Hatta adam bize dönüp, ‘Yahu ben bir şey yapmadım. Bir kadına taksi numarası verdim diye bağırıp çağırmaya başladı. Ben sadece yardımcı olmak istedim.’ demişti. Adamın o masum tepkisi ve kendini bize karşı savunması çok tuhaf gelmişti.”

“O an kahkaha atmak istedim ama beceremedim, sanki ruhum buna engel oluyordu,” dedi adam. Dila oturduğu koltuktan sakince doğruldu. Elindeki kumandayla diziyi durdurdu. İçeriden, henüz yıllanmamış avanos şarabını ve iki kadehi aldı. Sonra da Ferit’in elinden telefonu aldı.

“Bence bu gece bizim için çok özel olmalı.” dedi.

Ferit, “Kesinlikle haklısın. Sahi ben o dağlarda aylarca sensizliğe nasıl dayanırım. Hem açık söylemek gerekirse, korkuyorum. Sonuçta bir operasyona gidiyorum.”

Dila’nın yüzü düştü. “Hatırlatma, canımı sıkıyorsun!” dedi. Ferit, usulca sokuldu Dila’nın yanına. Dudaklarına sakince bir buse kondurdu. Dila ellerini Ferit’in saçlarında gezdirdi. Sonra da dizine yatırarak yeniden açtı televizyondaki diziyi. Adamla kadın kahkaha atmaya başladılar. Adam elindeki kadehin birazını kafasına dikiyor birazını da farkında olmayarak zemine, halının üzerine döküyordu.

Kadın köşedeki müzik kutusundan Finlilere özgü bir tango müziği açtı. Birlikte dans etmeye başladılar. Aynı zamanda o kadar yüksek sesle gülüyorlardı ki bir anda ortamın sıcaklığı dışarıdaki tipiyi unutturmuş gibiydi. Dila da televizyonda çalan müziğe eşlik ederek Ferit’i kolundan tutuverip kaldırdı. Dans etmeye başladılar. O kadar biçimsiz dans ediyorlardı ki bir an Dila, “Yok anam babam, biz bu tango işlerini beceremiyoruz,” diye söylendi. Ardından da kocaman bir kahkahayı, tıpkı televizyondaki kadın gibi gecenin koynuna salıverdi. Gece koynuna aldı Dila ve Ferit’i. Sıkı sıkı sardı. Gece karları da alarak yanına adamla kadını koynuna aldı. Köşedeki şömineden gelen çıtırtılar, yarı aydınlık salon, son derece rahat koltuk… Şöyle bir sarstı Dila koltuğu. Koltuğun arkasındaki kitaplık, kenarda duran gramofon, kapının hemen arkasındaki kahve makinesi, duvarda bir adet ressam Ali Beigi tablosu, otantik masa lambasının ışığından süzülen akisler ortamı sanki sanatla yoğurmuş gibiydi. Kadın usulca doğruldu yerinden. Hemen arkadaki kitaplıktan Flush romanını aldı. Önce öptü, ardından da koltuğa tekrar oturdu. Dila usulca doğruldu yerinden, hemen arkadaki kitaplıktan Flush romanını aldı ve koltuğa tekrar yayıldı. Ferit doğruldu bu kez, Deniz Feneri’ni aldı. Adam kalktı televizyonda, önce müziği kapattı, ardından da Deniz Feneri’ni aldı. Dila dizine yatırdı Ferit’i. Önce tam alnından, dudaklarından usulca öptü. Ardından ellerini saçlarında gezdirdi. Adam kadını usulca kendine çekti. Kadın tebessüm etti. Adam yanağından öptü kadını, kadın ellerini saçlarında gezdirdi. Gece gittikçe koyulaştı. Sessizlik hükmetti geceye. Ilık bir yaz gibiydi gecenin koynu. Dila çoktan dalıp gitti romanın koynuna. Adam Deniz Feneri’ne çoktan dalıp gitti. Kadının gözleri kapandı usul usul, Ferit’in gözleri de kapandı. Sonra masa lambası kapandı, televizyon kapandı. Güneş usul usul sızdı aydınlık kışa.

“Muhtemelen,” dedi Dila, “aynı güneş, dizideki bembeyaz karların koynuna da sızmıştır.”

Veda etti gece Dila’ya. Dila klavyenin tuşlarına daha hızlı daha hızlı basmaya başladı. Gece bir öykü doğurmalıydı.

Güneş’in bir mızrak boyu yükseldiğini görünce Ferit’i kaldırdı. Valizi çoktan hazırdı zaten. Kendi elleriyle hazırladığı kahvaltıyı yine kendi elleriyle yedirdi. Ferit uçağa doğru adımlarken Dila gözlerindeki kederin müjgânlarına sızmasına engel olamadı. Ferit diri görünmek için sıktı kendini. Son kez, uçağın merdivenlerinden baktı Dila’ya. Kalabalıklar içinde, kiremit rengi eteği ve bembeyaz montuyla ne güzel görünüyordu. Sonra saman sarısı botlarına ilişti gözleri Ferit’in. Ardından da yine saman sarısı kemerine baktı.

“Saçlarını ne güzel de toplamış sevgilim! Sabah fark etmemişim. Keşke fark etse idim de daha o zaman söyleseydim şu an aklımdan geçirdiklerimi.”

Başını bir anda çevirip uçağın içine doğru yürüdü Ferit.

Güneş bir mızrak boyu yükselmeye başlamıştı. Dila klavyenin tuşlarına daha daha hızlı basmaya başladı. “Hâlbuki bu, gecenin öyküsü idi. Bak, güneş doğdu çoktan. Ne kadar da dağıttım konuyu,” diye düşündü. Sonra, “Belki de öykü sınırlarını biliyordur, ne yaparsam yapayım belki de buraya kadar gelecekti bu yazılanlar.”

Ferit’i yolladıktan sonra ilk otobüsle evin yolunu tuttu Dila. Eve varır varmaz kendine bir kahve yaptı. Ardından da dün gece yarım bıraktıkları diziyi yeniden açtı. Kadın usulca doğruldu uyuduğu yerden. Adam elindeki kitabı kenara bıraktı. Güneş karla birlikte yeryüzüne çoktan hükmetmişti. Dila kendi kendine, “Ben de böyle düşünmüştüm zaten,” diye geçirdi içinden. Sonra da tebessüm etti kahvesini yudumlarken. Kadın kahvaltı hazırladı adama. Ardından da valizini alıp çıktı adam. Çıkarken de kadına son kez bir daha baktı. Ayağındaki kalın yünden rengârenk pijaması ne kadar da güzel görünmüştü adama. Üzerindeki boğazlı kazağın içinde pek güzel görünüyordu sevgilisi. Çoraplarındaki kedi kulaklarına tebessümle baktı. Sonra da kapıyı çarpıverip çıktı. Karların üzerinde güç bela arabaya doğru yürürken, “Keşke biraz evvel içimden geçirdiklerimi söyleseydim,” dedi. O an elemli bir pişmanlık çöktü ruhuna. Arabaya bindiği gibi caddede kayboldu gitti.

Dila içinden geçirdiği duyguları bir bir yazıya dökmekten duyduğu mutluluğu bütün kalbinde hissetmeye başladı. “Sahi ne kadar güzel şey yazmak! Ferit’i sevmek gibi bir şey. Ferit’e dokunmak gibi bir şey.” Tebessüm etti usulca. Gittikçe ılıklaşmış kahvesinden bir yudum daha aldı.

Ferit’i uğurlamasının üstünden daha üç gün geçmişti ki, derin bir özlem duygusu Dila’yı için için kemirmeye başladı. Gitti, çarşıları dolaştı, alışveriş yaptı. Eski arkadaşlarıyla yeniden bir araya gelip eğlenceli sohbetlere katıldı. Ama kalbinde gittikçe büyüyen hasret, onu derin bir acıya doğru sürükledi. Daha üçüncü günde için için yandı. “Ah Ferit ah!” deyip durdu. Bir sabah televizyonu açmış, haberleri izlerken, Karlı arazide hareket halindeki askeri aracın üzerine çığ düştüğünü öğrendi. Tam da Ferit’in gittiği bölgedeydi. Korkuyla doğruldu yerinden Dila. “Ama hissederdim, Ferit’e bir şey olsa hissederdim,” dedi kendi kendine. Eli ayağı titremeye başladı. Çaresiz beklemeye koyuldu. Aynı zamanda bildiği bütün duaları okumaya başladı.

Gün akşamı bulmuş, Ferit’ten hala bir haber alamamıştı. Çaresizlikten ne yapacağını bilemeyip elindeki kumandayla kanalları bir bir gezmeye başladı. Hatta en son yarım bıraktığı diziyi açtı. Kadın en güzel elbisesini giymiş, afili bir makyaj yapmıştı. En şık takılarını da takıp çıktı evden. Karlı yolda arabasına bindi. Çarşıya vardı, alışveriş yaptı. Eski arkadaşlarıyla buluştu. Olmadık kahkahalar attı. Sonra ansızın telefonu çaldı kadının. Kadının telefonu açmasıyla telefonun elinden düşüvermesi bir oldu. Dila daha bir odaklandı diziye. Kadın koşar adım eve geldi, televizyonu açtı. Haber kanalları çığ düşen yerden canlı yayın yapıyorlardı. Çok sayıda çığ altında kalanların olduğu belirtiliyordu. Kadının eli ayağı titremeye başladı. Telefondan bir yerleri aradı. Sonra da telefonu fırlatıp attı. Dila yerinden doğruldu. Televizyona daha bir yaklaştı. Daha bir dikkat kesildi diziye. Kadın bütün haber kanallarını bir bir gezmeye başladı. Ansızın kanalın bir tanesinde bir muhabirin çığın altından sağ çıkanlarla yaptığı röportajı gördü. Daha da odaklanınca kadın, sevgilisini gördü. Mutluluktan uçtu. Dila’nın gözlerinden yaşlar süzüldü. Adam muhabirin uzattığı mikrofona, “Ben iyiyim sevgilim, seni çok seviyorum,” dedi. Dila hemen haber kanalını açtı. Çığın altından sedyelerle çıkarılanlara baktı. Bir an Ferit’i görür gibi oldu. Olduğu yerde zıplamaya başladı. Sabırsızdı. Kendi kendine, “Hadi yanına gidin, soru sorun, durumu nasılmış öğrenin?” diye muhabirlere çıkıştı kendi kendine. Muhabir önce kulaklığındaki sesi duymaya çalıştı. Ardından da Ferit’in götürülmekte olduğu sedyeye doğru koştu. Ferit’e mikrofon uzattı. Ferit usulca yerinden doğruldu. Mikrofona doğru hafifçe eğilip, “Ben iyiyim sevgilim, seni çok seviyorum,” dedi. Dila ellerini kemire kemire, yanaklarına aşağı yaşları akıta akıta salonun ortasında kendi kendine zıplamaya başladı. Mutluluktan uçuyordu sanki.

Gece hükmetti yeryüzüne. Dila, “Bir öykü doğurmalı gece,” diyerek oturdu klavyenin başına.

Dila son cümlelerini içi kıpır kıpır bir halde yazdığı öyküsünü artık bitirmenin vaktinin geldiğini anlamıştı. Bir an kendi kendine, “Yahu bir yazar, kendi kurmaca dünyasında var ettiği bir olayın sonunda bu kadar sevinir mi? Tabii ki de sevinir. İnsan yeter ki sevinmek için mazeret arasın,” dedi.


Ömer Öztürk

43 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör