top of page
  • Yazarın fotoğrafıİshakEdebiyat

Öykü- Özay Erdem- Kahverengi Kravatlı Kardan Adam

İlk defa kravatlı bir kardan adam görüyordum. Bir an için bunları da bozdular diye düşündüm. Siyah zeytin gözleri ve havuç burnuyla sempatik duruyordu aslında. Uzanıp kar küresini elime aldım. Altındaki düğmesini itince kontrollü bir kar fırtınası çıktı. Peşinden insanı rahatlatan tatlı bir müzik çalmaya başladı. Bu durum sanırım bir dakika kadar sürdü. Müzikten etkilenmiştim. Çalarken kahverengi kravatlı kardan adamı seyretmiş, sanki bir hüzün görmüştüm yüzünde. Kendimi kandırıyordum ya da. Müzik bir büyüydü sonuçta. Kapattığımda omzuma dokunan sıcak bir el çekilmiş gibi hissettim. Almaya karar verdim kar küresini. Evde, diğerlerinin yanında, güzel duracak diye düşündüm. Bir tane kalmıştı zaten. Tatlı bir bahane buldum ayrıca. Birkaç hafta önce doğum günümdü ve kendime gecikmeli bile olsa böylesi hoş bir hediye alabilirdim.

Eve gelince kar küresini kitaplığımdaki tavşan biblosunun yanına koydum. Geriye çekilip alıcı bir gözle baktım. Kitaplar kadar çeşitli süs eşyaları ve oyuncaklarla doluydu kitaplığım. Yarış arabaları, minyatür müzik aletleri, meyve ve hayvan bibloları favorilerimdi. İlk defa bir kar küresi almıştım. Elindeki havucu kemiren tavşanla yan yana fena durmadıklarını düşündüm. Biraz sonra kapı zili çaldı. Bu benim rutinimdi artık. Her akşam ziyaretime gelen bir misafirim vardı: Doğanay. Bir dayı olarak yeğenime düzenli şekilde vakit ayırıyordum. Doğanay cebinden bir filenin içinde bulunan rengarenk bilyeler çıkardı. Beş yaşındaki bir kız çocuğuna göre oyuncak bebeklerle arası pek iyi değildi. Ayrıca son günlerde her defasında benim çocukluğumu anımsatan başka bir oyuncakla çıkıp geliyordu. Bir gün fırfır, başka bir gün mantar tabancası (el koymak zorunda kalmıştım), başka bir gün de uzayan yılan. Zamanı otuz yıl geriden takip eden mahalle bakkalı Aytaç abi sağ olsun tabii. Çocukların ellerinde bir süredir bu oyuncakları görüyordum. Mahallede nostalji rüzgârı esiyordu.

Çalışma odama girince kar küresini hemen fark etti Doğanay. “Kravatı çok tatlı,” dedi el çırparak. Başımı sallayarak onayladım. “Kahverengi bir kravat,” dedim. Bakmasına izin verdim. Zaten kitaplığımdaki bütün o eşyalar hep Doğanay’ın elinden geçmişti. Altındaki düğmesine bastı ve kar taneleri bütün küreyi kaplayınca çıldırdı sevinçten. Müzik de çalmaya başlayınca coşkuyla el çırptı. Çok etkilenmişti. Çocukların büyükleri yoran kötü bir huyu vardı ama. Bir şeyi sevince usanmadan aynı eylemi tekrarlama yönündeki azim ve kararlılıklarıydı. Ne kadar söylesem de kapatmadı kar küresini Doğanay. Onu odada yalnız bırakmak isteyince de izin vermedi. Yanında oturmamı istedi. Birlikte seyrettik kahverengi kravatlı kardan adamı.

O gece yatağa uzandığımda melodi hâlâ kulaklarımda uğulduyordu. Güzel bir besteydi aslında. İlk dinleyişte etkilenmiştim dükkândayken. Sakin bir su gibi akıyordu notalar. Kime aitti acaba? Mozart? Beethoven? Kim bilir? İş yerinden Çiğdem’e sormalı belki de sesini kaydedip. Bütün müzik türlerine hakimdi kendisi. Doğanay o akşam kar küresini nihayet bıkıp da kapatınca dükkânda olduğu gibi yine bir dost az önce yanımdan ayrılmış gibi bir sıcaklık duymuştum. Uykum ağır basmasa hani neredeyse kalkıp şimdi çalışma odamdan alıp gelecektim. Güldüm halime ve yorganı iyice çektim üstüme.

Ertesi gün de Doğanay gelince kar küresiyle oynamak istedi. Pilleri bitince yenilerini taktık. Bu durum birkaç gün devam etti. Sonra küreye karşı ilgisi birdenbire söndü yeğenimin. Başka bir akşam cebinden bir topaç çıkardı. İpinin nasıl sarılacağını ve nasıl yere doğru fırlatması gerektiğini gösterdim. Öğrenmesi biraz zaman aldı fakat sonunda başardı. O akşam parke zemine sert çarpışları başımı ağrıtmıştı topacın. Her ne kadar artık durmasını söylesem de beni dinlemedi Doğanay. Yeğenim gidince kahve yaptım kendime. Biraz alışkanlıktan biraz da rahatlatır düşüncesiyle kar küresini aldım sonra kitaplıktan. Çalışma masama geçtim. Sadece müziği duymak istiyordum. Bir dostun yanında gibi hissettim çalarken. O his kaybolmamıştı. Bu evde yalnız değildim sanki. Müzik gerçekten büyülü bir şeydi. Sonra raftan bir kitap düşünce irkildim. Kalkıp aldım yerden. Doğanay’ın bir aralık karıştırdığı Harry Potter serisinin yedinci ve son kitabıydı.

Eve doğru yürüyordum. Akşamüstü iş çıkışıydı. Tuhaf bir şekilde canım kır pidesi çekti. Oysa kaç defa geçmiştim bugüne kadar o dükkânın önünden. Ayrıca ablamın birbirinden lezzetli yemekleri dışarıdan yeme hevesimi öldüreli çok olmuştu. Ama kır pidesine karşı koyamadım. Dükkândan içeriye girdim. Kokusu daha da iştahımı kabarttı. Masalardan birine oturup tam üç tane kır pidesini büyük bir iştahla, ayranla da değil, turşu suyuyla birlikte yedim. Oysa sevmezdim turşu suyunu eskiden beri. Demek ki yaşım ilerledikçe damak tadım değişiyor diye yorumladım bu radikal seçimimi. Belki de karşı masadaki kadının turşu suyunu büyük yudumlarla içmesi etkilemişti beni. 

Eve gelince kar küresini açtım. Üstümü değiştirirken bu müziği duymak beni rahatlatıyordu. Etrafı toparlarken ve kahvaltıdan kalma bulaşığı yıkarken de çalıp durdu. Doğanay gelince, “Off, yine mi bu müzik! Kapatalım dayı, ben sevmiyorum,” dedi. Sonra birlikte, avucuma sığacak kadar küçük sarı toplarla, halı üstüne dizdiğimiz plastik lobutları devirmek için uğraştık. Ardından kendi haline bıraktım Doğanay’ı. Çalışma odamda oyalanacak bir şeyler bulurdu mutlaka. Kahve yapmak için mutfağa geçtim. Zaten biraz sonra da Doğanay, ablam telefon etmişti, tatlı bir öpücük bırakarak veda etti bana.  Ablam beni düşünür, fazla kalmasını istemezdi. “Dayın yorgun argın geliyor kızım, bir de seninle mi uğraşsın,” derdi. Ele avuca sığmaz bir çocuktu Doğanay. Zaman zaman kırıp dökerdi evi. Kitaplıktaki en sevdiğim köpek biblomun kafasını koparmıştı bir defasında. Mahalledeki erkek çocuklarıyla kavga ederdi sonra. Kahvemi alıp oturma odasına geçtim. Halının üstünde dağılmış halde duran minik lobutları ve plastik topları poşete koydum.

Televizyonu açtım. Kanallar arasında dolaştım epey bir süre. Sonra bir tenis maçına denk gelince durdum. Normalde asla seyretmezdim. Fakat bu defa merak etmiştim. Kumandayı yanıma bıraktım usulca. Uzun bir ralli gerçekleşti. Sunucu böyle söylüyordu. Karşılıklı vuruşlarla oyun sürdü ve uzun bir süre iki rakip de sayı alamadı. İsviçreli tenisçi çevrilmesi imkânsız noktalara atıyordu topu. Fakat toprak kort olduğu için bandanalı adam her topa yetişebiliyordu. Sekme payı daha fazla oluyormuş toprakta. Bunu da sunucu söylemişti. Hatta toprak kortun kralı demişti bandanalı İspanyol tenisçi için. Bir saat boyunca yerimden kıpırdamadan seyrettim. Bu zamana kadar birkaç dakikadan fazla tenis seyretmeyen ben tuvalete gitmeyi bile erteledim. Birdenbire nereden zuhur etmişti bendeki bu tenis sevdası bilemedim. Bir yandan değiştirmek istiyor bir yandan da seyretmek için can atıyordum. Bu sporun tadına yeni varıyordum galiba. Demek ki yaşım ilerledikçe spor dallarına dair zevklerim de değişiyordu.  

O gece yatmak için televizyonu kapattığımda artık toprak kortun kralı İspanyol tenisçinin bir hayranıydım. Uykuya dalmakta zorlandım. Kalkıp kar küresini getirdim. Müzik bana iyi gelecekti. Buna inanıyordum. Nitekim öyle de oldu, birazdan tatlı tatlı esnemeye başladım. Gece uyandığımda pili bitmişti kürenin. Tuhaf bir rüya görmüştüm. Bir kedim vardı ve onunla sarmaş dolaş oyunlar oynuyorduk. Sonra bir muhabbet kuşum. Ormanda çadır kuruyordum. Karlar içinde hem de…

Sabahleyin kahverengi gömleğimi ilk kez giydim. Doğum günümde arkadaşım Rafet almıştı ve ne kadar belli etmesem de beğenmemiştim. Barışçıl bir insan olmaya başlıyordum. Bu da yaşla beraber olgunlaşmanın getirdiği bir şeydi sanırım. Rafet o gün iş yerinde üstümde kendi aldığı gömleği görünce çok sevindi. Öğle arasında yemekhanede Çiğdem karşıma oturdu. Güzel bir sohbet tutturduk. Daha çok o anlatıyordu. Ben de doğru yerlerde araya girerek onun konuşmasını destekliyor, şevkini artırıyordum. Kalkarken, “Çıkışta buluşalım mı?” deyince biraz afalladım. Özlem ile görüşecektik çünkü. Ona sözüm vardı. Başka bir gün için anlaştık Çiğdem’le.

Eve geç geldim. Kendime şaşıyordum. “Aklın başka yerde senin,” demişti Özlem kafede otururken. Haklıydı. Çiğdem’in sarı saçları ve çınlayan kahkahası yer etmişti içimde çünkü. Özlem’in esmer ve sıcak gülüşünü nasıl bastırabiliyordu? Uzak durmalıydım bu kadından. Bir şeyler kontrolümden çıkıyordu. Kendimi kaybediyordum. Yaşım ilerledikçe zevk ve beğenilerim değişiyor muydu? Bunu kabul etmek istemedim. Kar küresini açtım yatağa uzanınca. Telefonum çaldı biraz sonra. Çiğdem arıyordu. Açtım heyecanla.

Bütün arkadaşlarım değiştiğimi söylüyorlardı. Hem iş yerindekiler hem de üniversiteden arkadaşlar. Üstelik bundan büyük bir memnuniyetle bahsediyorlardı. Daha sakin, tatlı dilli ve uyumlusun diyorlardı. Panik yapılacak durumlarda serinkanlı davranmaya başlamışım. Halı saha maçında en kritik anda doğru adama pas vermeyi başka türlü açıklayamıyordu Fahri. Ayrıca kendime çok daha dikkat ediyormuşum. Gerçekten de öyleydi. Giyimime ve yediklerime özen göstermeye başlamıştım. Pek hazzetmediğim erkek kozmetik âlemine giriş yapmıştım. Bakım kremleri almıştım ilk kez kendime. Fakat Özlem ile aramız bozulmuştu. Daha seyrek görüşüyorduk. Oysa üniversiteden Gülçin ve iş yerinden Çiğdem benimle olmaktan çok mutluydu. İkisiyle de ayrı vakitlerde görüşüyordum. Kontrol edemiyordum kadınlara olan zaafımı.

Bütün bu değişimin sebebini içten içe biliyordum aslında. Başlarda bu ihtimal aklıma gelince komik bulmuştum. Ancak yepyeni birine dönüşmeye başladıkça, üstelik özel bir çaba da göstermiyordum ve tamamen içimden geliyordu bunları yapmak, sıra dışı bir etki altında kaldığımı anlamıştım. Yaş almakla bir alakası yoktu. O müzikte bir şeyler vardı. Beni ve davranışlarımı çekip çeviriyor, derleyip toparlıyordu. Fakat kendimden de uzaklaştırıyordu. Yıllardır yaşayarak inşa ettiğim kendimi görmezden geliyordum. Hayatımla ters düşen eylemlerime göz yumuyordum. Evirip çevirdim elimdeki kar küresini. İçini açmayı düşündüm. Kahverengi kravatlı kardan adama dikkatlice baktım. Baktım baktım… Sonra siyah zeytin gözleri değişir gibi oldu. Birdenbire kahverengi bir ışık yanıp söndü gözlerinde sanki. Korkuyla geriye çekildim küreyi masaya bırakıp. Tuhaf, esrarengiz ve açıklanmaya muhtaç bir durum vardı ortada.

Oyuncaklarından geri kalmıyordu Doğanay. Bu sefer tetris ve yeni bir topaçla çıkıp gelmişti. Elindeki torbada da yemeklerin olduğu tencereler vardı. Fakat bu akşam yeğenimle küçük bir kaçamak yapacaktık. Birlikte kır pidesi yiyecektik. İşte çıkınca paket yaptırmıştım. Ablamın gönderdiği yemekleri dolaba koydum. Ayranı Doğanay çalkaladı kikirdeyerek. O akşam dikkatimi çekti ki sevgili yeğenim kitaplıktaki oyuncaklarla ve biblolarla oynamayı seviyordu fakat artık kar küresine ilgi duymuyordu. Çocukluktan gelen saf bir sezgiyle miydi bilmiyorum ama sıradan bir küre olmadığını anlayıp uzak duruyordu sanki. O akşam kararımı verdim. Yapılacak şey belliydi. Madem içini açmaya cesaretim yoktu, o vakit yerine yeni bir tane kar küresi alacaktım.

Ertesi gün iş çıkışı aynı hediyelik eşya dükkânına uğradım. Kar kürelerinin bulunduğu rafların arasında dolaştım bir süre. Fark ettim ki hiçbirinin kravatı yoktu. Hepsinin gövdesinde olması gerektiği gibi nokta halinde siyah düğmeleri vardı. Çalan müzikler de farklıydı. Sonra etrafta dolaşan görevli kadına sordum. Merak etmiştim, hem de çok. “Şu kravatlı kar kürelerinden yok mu?” Gülümsedi. “Kardan adamlar kravat takmaz ki,” dedi. Ben bilmiyordum sanki. Bir ay kadar önce bir tane aldığımı söyledim. Öyle bir kar kürelerinin bulunmadığını belirtti kendinden emin bir sesle. İkna olmuş gibi davrandım. O gün kravatsız bir kar küresi aldım. Bütün bu kar kürelerinin üretildiği fabrikanın kartını verdi kadın dükkândan ayrılırken. İstediğim gibi kravatlı bir kardan adam belki burada bulabilirmişim. Tabii gülmeyi de ihmal etmemişti.  

Eve dönünce kararımı vermiştim. Yeni kar küresini kitaplığıma koyacak, eskisini de kaldırıp çöpe atacaktım. Fakat bir türlü elim gitmedi. İçimden gelmedi mi demek lazım yoksa bunu deneyince kötü bir şey olacağı hissinden dolayı mı emin olamadım. Sanki korkuyordum kar küresini ortadan kaldırmaya. Uzak durmak istedim çalışma odamdan. Onu da yapamadım. O müziğin bana verdiği hipnotik terapiden kaçamadım. Orada çalışmayı ve vakit geçirmeyi sürdürdüm. Hatta yatmadan önce yatağımın baş ucuna koydum kahverengi kravatlı kardan adamı. Fakat benliğimin ele geçirildiğini düşünüyor, kendimden korkuyordum. Alışkanlıklarım tamamen değişiyordu. Kurduğum cümleler bile. Özlem, nadiren görüşüyorduk artık, son günlerde hassas ve sanatçı bir ruha büründüğümü söyledi. Bundan hoşlanmıyormuş. Daha doğrusu böylesi radikal bir değişimin yapmacık olduğunu düşünüyordu. İnanmıyordu bu kişinin ben olduğuma. Üstelik Çiğdem ile görüştüğümü duyunca şiddetli bir kavga bile etmiştik. Özlem benden uzaklaşıyordu. 

Kar küresini imal eden işletmeyi birkaç defa aradım. Açan olmadı telefonlarımı. Fabrikanın adresi yazılıydı kartın üstünde. Bir taksiye atlayıp gittim. Girişteki güvenlik beni yetkili kişiyle görüştürdü. Nazik ve güler yüzlü bir adamdı. Kar küresinden bahsettim kendisine. Hoşuna gitmişti kendi ürünleri için geldiğimi öğrenince. Gülümseyerek, “Kravatlı bir kardan adamımız yok,” dedi. “Üstelik kahverengi bir kravat kötü bir seçim olur,” diyerek şaka bile yaptı. Sonra telefonuma kaydettiğim müziği dinlettim kendisine. “Kime ait biliyor musunuz?” diye sordum. Başını sallayarak, “Elbette,” biliyorum, “Derman Bey’in bestesi bu,” cevabını verdi.  “Kendisinden müzik kutularımız için yepyeni, orijinal besteler istemiştik bir zamanlar.” Biraz duraksadı. Yeniden gülümseyerek devam etti. “Başarılı da olmuştu. Müzik kutularımızın satışları arttı. Sonra kar kürelerine de bir müzik düzeneği eklesek nasıl olur diye düşündük. Fakat istediğimiz ilgiyi görmedi.” Çaylarımız gelince biraz daha kaldım binada. Emekli bir müzik öğretmeniymiş Derman Bey. Vedalaşırken onun da adresini aldım.

Heyecanlıydım zile basarken. Kapıyı sarı saçlı bir delikanlı açtı. İsmi Hezarfen’miş, Derman Bey’in oğlu. Geliş sebebimi öğrenince gözleri ışıldadı. Kar küresinde çalan müziğin hayranı olduğumu söylemiştim. Fakat maalesef Derman Bey ile tanışamadım. Birkaç yıl önce vefat ettiğini gözlerini kaçırarak söyledi Hezarfen. O gün bir saatten fazla kaldım evlerinde. Derman Bey’in eşi Hurma Hanım’ın elini öptüm. Boyalı sapsarı saçlarına rağmen kadını görünce içimi bir hürmet hissi kaplamıştı. Hezarfen benimle epey ilgilendi. İlk defa babasının bir hayranıyla tanışıyordu tahminimce. Bana karşı saygısı bundan dolayıydı. Öyle olduğuna inanmak istiyordum. Derman Bey’in çalışma odasına girdik. Birçok enstrüman vardı. Yaşı ilerleyince beste yapmayı bırakmış. “Çok yaşlanmıştı. Değeri bilinmedi hiçbir zaman. Sanırım en çok dinlendiği vakit müzik kutuları ve kar küreleriyle oldu,” dedi kırık bir gülümseyişle. Babasına hem hayranlık besleyen hem de üzülen bir hali vardı bu delikanlının. Çalışma odasında da bir tane kar küresi vardı. Fakat eve gelen çocuklar bozmuş, artık müzik düzeneği çalışmıyormuş. Yaklaşıp baktım. Bu kardan adamın kahverengi kravatı yoktu. Fakat çalan müzik aynıymış. Telefondan kaydı dinletince Hezarfen söyledi. Babası bu işe yani müziğe hayatını vakfetmiş ama kimse kıymetini bilmemiş. Eski bir fotoğrafın bulunduğu çerçeveyi getirdi Hezarfen. Derman Bey yakışıklı bir adammış. Sivri burnu direkt dikkat çekiyordu. Sonra duvarda asılı enstrümanlar arasında ancak fark etmiştim, bir tenis raketi vardı. Hezarfen yanıma geldi. “Babam tam bir tenis tutkunuydu ayrıca,” dedi, “Hem sıkı bir seyirci hem de amatör bir oyuncuydu.” İşte buna çok şaşırmıştım. Sonra tekrar oturma odasına geçtik. Hurma Hanım bir şeyler hazırlamıştı bizim için. Masadakileri görünce bir kez daha şaşıracaktım. Tatlıyla beraber kır pideleri vardı tabaklarda. Hezarfen yine kırık bir gülümsemeyle girizgâh yaptı. Babası Derman Bey’in en sevdiği hamur işinin kır pidesi olduğunu söyledi. 

Sofrada Hurma Hanım da kâh kızarak kâh gülerek anlattı kocasını. “Bütün kadınlar ona hayrandı. Şeytan tüyü vardı adamda. Ne yapar eder bütün kadınları çevresine toplamayı başarırdı. Az kavga etmedik bu yüzden. Hatta bir defasında boşanıyorduk da Hezarfen’e kıyamadık…” Takım elbise tutkusunu öğrendim sonra. Gitmek için kalkınca Hurma Hanım elbise dolabını göstermek istedi. Gerçekten de hayatımda ilk defa bu kadar çok takım elbise görmüştüm. Sayısı elliden fazla olmalıydı. Gençliğinde giydiklerini bile saklamıştı Derman Bey. Fakat beni sarsan şey en çok kahverengi takımının olmasıydı. “Kahverengiyi çok severdi rahmetli…”

Anlamıştım. Derman Bey’den bir parça o müzikle birlikte benim içime doluyordu. Bende, ruhumda birikiyordu. O kar küresinden bir an önce kurtulmam gerekirken onun esiri olmuştum. Gülçin ve Çiğdem benimle hoş vakit geçiriyordu. İkisi de sarışındı. Özlem ile artık konuşmuyorduk. Arkadaşlarım beni daha sık arıyordu. Herkesi dinleyen ve huyuna giden biri olmuştum. Duymak istedikleri öğütleri verebiliyordum. Fakat bu bilgelik beni, şahsımı yok ediyordu yavaş yavaş.

Bir sabah aynada kendime bakınca korktum. Yüzüm değişmişti. Aslında hâlâ aynıydı. Emin olamıyordum. Kesinlikle abartıyordum. Fakat burnumdaki şu hafif sivrilik nereden çıkmıştı? Hep böyle miydi? Derman Bey’in burnuna ne kadar benziyordu o sert kıvrım. O akşam işten gelince kesin kararımı vermiştim. Kar küresinden kurtulacaktım. Kararlılıkla odaya girdim. Elime aldım kar küresini. Kapı önündeki çöp poşetine tıkıştırmaktı niyetim. İki adım atıp durdum. Hareket edemiyordum. Korkuyordum. Garip bir his engel oluyordu. Neredeyse ağlayacaktım. Ele geçiriliyordum. Derman Bey bende birikiyordu. Olabilir miydi böyle bir şey? Olabilirdi. Düşündüm. Sık sık oğlunun yanına gidip çay içiyorduk son günlerde. Sarılıyordum uzun uzun ayrılmadan önce. O da bana acayip bir şekilde kanının kaynadığını söylüyordu. Hurma Hanım da beni çok sevmişti. Odanın ortasında elimde kar küresiyle öylece bekliyordum. Harry Potter serisi çekti dikkatimi kitaplıktaki. “Yedinci kitap,” diye mırıldandım. “Hortkuluklar…” Geriye, kitaplığın en üst rafına bıraktım kar küresini.

Mutfakta oturmuş ağlıyordum. Zil çaldı. Gözyaşlarımı sildim. Kalkıp kapıyı açtım. Doğanay gelmişti. “Neden ağlıyorsun dayı?” diyerek sarıldı bana. Sonra ikimiz için mutfakta bir şeyler hazırlamaya koyuldum. Her zamanki gibi çalışma odama geçti yeğenim. Raflardaki oyuncaklarla oynamak istiyor diye düşündüm. Fakat kendi kendine konuşmasını duydum tepsiye yiyecek bir şeyler koyarken. “Sen kötüsün. Biz mutluyduk, sen bozdun…” Kim bilir hayalinde nasıl bir oyun kurmuştu. Sonra birden bir poff sesi geldi çalışma odamdan. Korktum. İçeriye koştum derhal. Küçük bir hayret nidası çıktı ağzımdan manzarayı görünce. Kar küresi patlamıştı. Parçaları yerdeydi. Doğanay’a baktım. Turuncu plastik çatallı bir sapan tutuyordu elinde. “Bilyeyle vurdum onu,” dedi. “Mutsuz ediyordu seni.” Zoraki gülümsedim. Sonra kahverengi bir toz bulutu, ya da bir duman mı demeliydim emim değilim, yayıldı etrafa. Odanın balkon kapısını açtım. Derman Bey’i uğurladık. Belki kendisine başka bir kar küresi bulabilirdi.


Özay Erdem

1 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör

1 Comment


aycellkull
Apr 21

Başlangıçta önceki hikayelerinizde olduğu gibi günlük hayatın sıradan olaylarının ruhumuza yansımasıyla ilgili bir olay örgüsü diye düşünürken olay birden fantastik bir boyuta vardı. Hem bu farklılık hem olayların seyri beni ziyadesiyle heyecanlandırdı ve dikkat kesilerek okudum. Mutlaka her sanatçı eserine kendinden bir şeyler katar. Derman Bey de belki ölümsüzlüğü istemiştir o küreyi yaparken ve kendi ruhunu katarak onu diğer kürelerden farklı kılmıştır. Gerçekte böyle bir enerji aktarımı belki vardır belki yoktur bilemem ama realist psikolojik tarzınızı bu gerçeküstülükle harmanlamanızı ben çok sevdim. Tebrikler.

Like
bottom of page