• İshakEdebiyat

Öykü- Özcan Kalbinur- Bizans İmparatoru'nun Çiçeği

Hiç böyle gecikmezdi. Hatta hiç gecikmez, dakikasında çalardı zili. Pencerenin önündeki koltukta oturmuş bahçe kapısından koyu lekeler gibi görünen girip çıkanların arasından seçmeye çalışıyor onu. Ne çok gelen giden varmış apartmana yeni fark ediyor. Yirmi dört daireli binanın alt katında yalnız başına şu an. İçindeki kaygı kabara kabara büyümekte.

Birisi için meraklanma, endişelenme duygusunu unutalı yıllar olmuştu. Yaşlandıkça bazı duygularının herkeste kaybolduğunu biliyor elbette. Heyecanlar ve korkular gibi. Ölüm düşüncesi bile korkutmuyor. Gözlerinin önündeki bulanık perde dışında, sapasağlam, ilaç bile kullanmadan seksenini devirdiği için, uzun yıllar daha yaşarsam sıkıntısıyla zaman zaman iç geçiriyor sadece. Oysa ailesinde hiç kimse henüz altmışını bulmadan göçmüştü dünyadan. Ölüm istenince gelivermez. Kafası kılıç darbesi ile uçurulan eski filmlerindeki oyuncuların sahne bittiğinde şakalaşarak ayağa kalkıp birlikte kaldığı yerden hayata devam etmeleri gibi değil ölümle gelecek olan. Sonlanacak her şey. Sonlansın istiyor zaten. Korkulur mu bundan?

Bugün defalarca okuduğu Osmancık da sona erecekti. Üçüncü dinleyişiydi son bir yılda. Osman Gazi Han hasta yatağında Bursa’nın fetih müjdesini beklemekteydi. Orhan Bey şehri kuşatmış, babasının son arzusunu ölmeden yerine getirmek için canla başla savaşıyordu. Nal sesleri arasında müjde gelecek, “Gözün aydın Han’ım, Bursa bizimdir!” diyen gönül dostu Sungur Bey’den bu sözü işittikten sonra Osman Gazi gözlerini yumup hayata mesut veda edecekti. Bitti diyecekti Çiçek, arka kapağını kapatırken kitabın.

On yıl öncesine kadar tüm ihtiyaçlarını kendi başına karşılayabiliyorken, görme güçlüğü ilerledikçe ev işlerine yardımcı olmak için rahmeti eşinin yadigârı, manevi kızı Seher, kitap okumak içinse onun güzeller güzeli kızı Çiçek gelmeye başlamıştı. Kitaplara dokunmayı, sayfalarını koklamayı seviyordu yaşlı adam. Okuyabilmek mümkün değildi artık. Satırlar kâğıdın üzerinde dolanan karınca sürüleri gibiydi maalesef. Çiçek severek yapıyordu bu işi. Fakültenin açık olmadığı zamanlar öğle sonları, açıkken akşamları. Zaten düşkündü romanlara. Edebiyat eğitimi almak ilk tercihiydi. “Okuma hevesini sizden aldım büyükbaba,” derdi ona. Büyükbaba demesini yeğlemişlerdi. Dede sözünden hoşlanmazdı adam ve kızın kendi dedelerine hitabından farklı olsun istemişlerdi. Yaygın kullanılmaz büyükbaba, ağızlarda eğreti de durur ama Çiçek’in dilinde yumuşacık, sevgi dolu hâl almıştır daima. Ne zaman doğdu büyüdü bu kız, şaşılacak şey. Düne kadar saçları örgülü, suratı çilli, boncuk mavisi gözleri parıl parıl parlayan bir çocuktu. Annesi temizlik yaparken büyükbabasının kitaplarını incelerdi. En sevdiği şeydi bu. Neredeydi şimdi Çiçek acaba? Neredeydi?

Yarım saat geciktiği ve telefon açmadığı için değildi artan tedirginliği. Tuşlu telefonun rehberine kayıtlı kişileri bulması bile güç iş ama çaldığında açabiliyor, Çiçek de bilir bunu ama aramıyor hâlâ. Son iki haftadır her gelişinde önce tarihte bir yolculuğa çıkar, Osmancık Osman Bey’e dönüşürken Şeyh Edebali'nin tekkesine uğrar, obalara, yaylalara, düğünlere, savaşlara, göç yollarına katılır; Ertuğrul ve Dündar Beyler ile Malhun Hatun ile Cankız ile Dursun Fakı ile birlikte törelerin, öğütlerin, geleneklerin, fetihlerin, kavgalar, kıskançlıklar, bencilliklerin dünyalarına dalıp giderlerdi. Çiçek sonra zencefilli ballı ıhlamur hazırlardı ona. Kendi içmezdi ama büyükbabası mutlaka onun için buzdolabında meyve suyu ya da kola bulundururdu. Kitaba ara verip içecekleri getirdiği bir gün kız, yeni aldığı romanı yüksek sesle okursa dinlemek isteyip istemeyeceğini sormuştu. Lale’nin Günlüğü adından belli, genç kızlara yönelik bir kitaptı. Çiçek büyükbabasının polisiye ve tarihi romanlardan hoşlandığını bile bile bu teklifi yapmışsa bir nedeni olmalıydı elbette. Yaşlı adamın bunu fark edememesi düşünülemezdi. Kimileri baba derdi ona, çocukluğundaki deve lâkabı avantür filmlerde rol aldığı yıllarda alkole düşkünlüğünden sünger olmuştu. Yaşı uygun kimileri ise aralarında ondan Bizans İmparatoru diye hafiften alaycı bahsederlerdi. Bir filmde imparatoru canlandırmıştı aslında, akıllarda kalan oydu. Daha çok zevk düşkünü, haraç alıp köy basan, kadınlara tecavüze eden, yaşlıları kılıçtan geçiren acımasız Bizans askeri olurdu filmlerde. Bizans İmparatoru da diyebilirler şimdi. Hatta moruk, ihtiyar, babalık bile. Zamanında alkolik ve batakçı biri olduğu da gerçekti. Bunlar da söylenebilir hakkında ama yaşlanıp akıl sağlığını kaybettiğini kimse ağzına alamaz. Belleği taze, kafası hâlâ tıkır tıkır işleyen saat gibi. Yaşadığı her anı dün gibi hatırlamasına, yorumlarına, fikirlerine Çiçek hayran olur. O da akıllı kızdır ama bu kez öyle zekice düşünememişti teklifinde. Daha doğrusu düşünmemişti. Yaşlı adam anlamıştı işin gerçeğini.

Duvardaki tepsi kadar saat her zamankinden sanki daha hızlı işliyor. Apartmanın önünden akan akıl almaz trafiğe takılıyor bakışları. Cadde kapalı olmalı. Kendini oyalayacak başka bir şey bulamıyor. Aklında sadece Çiçek var. Açık açık konuşmak yerine takındığı tutumdan rahatsız değil ama. Hâlâ en doğrusunu yaptığına inancı tam. Lale’nin Günlüğü daha ilk cümlelerinden itibaren Çiçek’in kendi iç döküşleri olduğunun işaretlerini vermişti. İsmiyle önce. Lale ve Çiçek. Sonra küçük değişikliklerle anlatılmış Çiçek’in ailesine akla getiren eviyle. Romanda eşini ve çocuğunu terk eden, gerçekteyse erken yaşta ölen baba mesela. Kaybettikleri günden bu yana, ölümünden zavallı adam sorumluymuş gibi Çiçek babasını hiç affetmemişti. Romanda ise Lale kendilerini yapayalnız bırakıp giden, izini bile kaybettiren babasını. Bazı cümleleri de harf harf hatırlıyor. Asıl can alıcı sözleri.

Lale, hayatın yükü altında ezildiğini hissediyordu. Yerkürenin üzerindeki milyarların içinde herhangi birisiydi. Hiç olmasaydı ne olurdu? Dünya ağırlığından bir şey mi kaybederdi? İnsan neden kendini üstün bir canlı olarak görür ki hem? Ellerine dikkatlice baksa sadece fark edebilecekler sıradanlıklarını. Vücudun kol denilen iki uzantısının ucunda, üzerinde tüyler olan, deri, kemik, et, damar, kan, sinir ve tırnaktan meydanda gelmiş, şekilsiz şeyler sonuçta. İşi olmadığında çıkarıp bir torbaya doldurulsalar; eller, kulaklar, burun, mide, dalak ne kadar iğrendirici. Güzel kılan insanı ruh mudur peki? Ya ruhu olmayanlar? Ruhsuzlar yaşıyorsa güle eğlene, ruhu olanlar yaşamasınlar daha iyi.

“Benim de bir teklifim var,” demişti adam roman ilerledikçe. Gerçeği kavramıştı daha ilk günden. Lale ya da Çiçek için yol gösterici olabilmekti niyeti. Gerekliydi bu. Yüzünün ışığı gün geçtikçe sönen kızı yanlış yollara sapmaktan döndürmeliydi.

“İlk ve son defa televizyon dizisinde oynattılar beni on yıl önce. Kötürüm bir adam rolü verdiler. Sekiz bölüm yatakta kıpırdamadan yattım. Bizim zamanımızda setlerde şofördü babası yönetmen çocuğun. Bana bir çekim arasında, neden anılarımı yazmadığımı sormuştu. Diyorum ki hatırladıklarımı anlatayım sana, sen kayıt et. Benden geriye kalsın madem. Adı Hatıralarım olsun.

“Nasıl Bizans İmparatoru oldum. Bunu anlatayım. Kaydediyor musun? Tamam. altmışlarda, yetmişlerde Nezahat Deniz esmer güzeliydi Yeşilçam’ın. En güzide aktrislerindendi. Allah vergisi güzelliği, kara gözleri ile küçük yaşta girmişti setlere. O vakitler mecmualar vardı. İkinci güzel seçilmiş bir senesi. On sekiz var yok daha. Yirmilerinde şöhretin zirvesindeydi. Onlarca filmde oynadım onunla. Bütün erkekler pervaneydi etrafında. Hayrandım ona. Benim için güneş gibiydi. Uzaktan bakardım, yaklaşamazdım yanına. Bir vakit kayboldu ortalıktan Nezahat Deniz. Beyoğlu’na çıkıp yürüse kimseler tanımayacak hâle gelmişti. Gözlerinin feri sönmüştü. Anneciği vardı hayatta tek. Onu kaybettikten sonraki günlerdi. Nesi var nesi yok, mücevherler, kürkler her şeyini atmış, yakmış, elini ayağını renkli dünyadan çekip kendini alkole vermişti. Ben de alkol ve kumar batağındaydım o yıllarda. Allah bizi buluşturdu. Komaya girecek kadar içmiş bir gece, otobüs durağında sızmış. Tanıdım onu. Bırakamazdım oracıkta. Eve getirdim. İki odalı bir evde yaşıyorum o sıralarda. Yazlık sinema işletiyordum ama kumarda kaybetmiştim. Neyim varsa tüketmiştim. Yatağa yatırdım. Sinemadan kalma birkaç tahta iskemleyi birleştirip minderlere yatak yaptım diğer odada kendime. Ara sıra küçük bir rol çıkacak, Cüneyt Arkın’dan dayak yiyeceğim de üç beş kuruş kazanacağım. İkimiz de sefil hâldeyiz. Ben yaşıyorum iyi kötü ama o, ‘Ben öldüm, yaşıyor rolü yapıyorum.’ diyordu. Ağlama nöbetleri geçiriyordu. Günlerce konuşmadı. Kaç kez çıkıp gidecekti, bırakmadım o vaziyette. Canına kıymasa kahırdan ölebilirdi. Zamanla bana güveni arttı. Ağabey, derdi bana. İnsanların kahpeliklerini, yediği darbeleri, ikiyüzlülükleri anlattı samimiyetiyle. Ekmeğimiz yoktu şarabımız vardı. İçerdik dertleşirdik. Uçurumun kenarından dönmüştü. Ya da uçurumun kenarındaydı hâlâ. Kimsenin onu bulamayacağına söz vermiştim. Yanağımdan öpmüştü beni. O sıra talihim dönmüş aynı anda beş filmde küçük roller kapmıştım. Prodüktörün biri de alacaklarımızı ödemişti. Para görmüştü cebim. Boğazın da tam lüfer mevsimiydi. Denizden balıkçı tezgâhlarına zıplıyorlardı. Kıyamet gibiydiler. Akşam balığın en lezzetlisi, şarabın en pahalısı ile bir sofra döşemiştim. Yanına envaiçeşit meze de almıştım Kumkapı’dan. Yedik içtik. Şarkı söyledik. Yeşilçam yıllarında oynadığımız filmlerin senaryosu gibi bir hayatın içindeydik. Her gün bezik oynardık. İşte o son akşamkinde ben kazanıyorum o yeni baştan diyordu, o kazanmaya başlayınca ben hadi baştan diyordum. Keyfimiz yerindeydi. Durdum bir ara. Kâğıtları masaya bıraktım. Kaç yaşındasın sen, dedim ayağa kalkıp. Otuz beş, dedi. Daha o kadar sene var önünde. Yeni baştan başlıyoruz hadi. Hayata da yeni baştan başlıyoruz, dedim. Yeni baştan başladık hayata. O yine Nezahat Demir oldu. Şöhretli bir yıldızdı tekrar. Ölene kadar otuz beş sene daha öyle kaldı. Evlendi. Çocukları oldu. Sinemanın efsanelerindendi artık. Filmlerde hep ok atan, kılıç sallayan, dayak yiyen bana Bizans İmparatoru rolü verilmesinin arkasında da o varmış meğer. Yıllar sonra tesadüfen öğrenmiştim.

“Arkadaşlarının ısrarı ile kahve içmeye gitmişlerdi. Odasından çıkmak istemiyordu oysa. Hayatın içine karışmaktan nefret ediyor. Dışarısı korkunç, dışarısı kötülüklerle dolu. Acımasız. Ali ile orada tanışmışlardı. Kızlardan birinin kuzeniydi Ali. Yolda karşılaşınca onu da davet etmişler. Yalan, beni bir gençle tanıştırmak için yapıyorlar, diye düşünmüştü. Hep aynılar. Cehennem diye bir yer varsa şayet, bu dünya cehennemin ta kendisi değil mi diye soruyordu Lale. Çevresindekileri bezdiren kötümserliği üzerindeydi yine. Selamlaşacak arkadaşı kalmayacak yakında, biliyordu. Ali farklı biriydi ama. Dinliyordu onu. Bir süre sonra masada sohbet; diğer kızların moda, dersler ve sevgilileri, Ali ile Leyla arasında ise varlığın amacı, oluş, yok oluş, yokluk konuları etrafında sürmüştü. Eve döndüğünde ne Ali vardı aklında ne bu dünyaya ait bir düşünce. Yaşama gücünü kaybetmişti. Zorunlu yapılan her eylemi sorguluyordu. Ağıza atılan bir yiyeceğin dişlerle çiğnenmesi, tükürükle ıslanıp boğazından iğrenç bir top olarak inmesini gözünde canlandırıp tiksintiyle içindekileri kusmaya koşuyordu. Bir tenin bir tene değerek zevk almasını aklı almıyordu. Hâline üzülenlerin üzüntüsünü anlamıyordu. Ölmek istiyordu sadece. Ölmek istiyordu.

“Bugün hayat arkadaşım, can yoldaşım karımla nasıl tanıştığımı anlatacağım. Kayıt açık değil mi? Kırkıma kadar berbat bir hayat sürdüm. Yokluk yoksulluk gördüm. Çok para kazanıp sefa da sürdüm zaman zaman. Gönül verdiğim kadınlar oldu ama mütemadiyen sükutu hayale uğradım. Bir gün sete terzi bir kız gelmişti. Hisarda Akıncılar filmini çekiyoruz. Kostümleri ayarlayan Hamdi var. Altın gibi değerli kostümler. Üç paraya çevriliyor filmler o vakit. Aynı kostümü bir sürü filmde daha giyeceğiz. Söküldüğünde ya da yırtıldığında dikiliverir hemen. Can yoldaşımı o esnada tanıdım. Masum bir güzelliği vardı. Takma kirpikli, makyajlı film yıldızlarından başka bir güzellik. Hamdi getirmiş sete. Elinde iğne iplik başı önünde kızın. Yalvar yakar Hamdi vesile oldu, tanıştırdı bizi. İlk anda dedim, ben bu kızla evlenirim, diye. Altın gibi kalbi vardı. Talihi yaver gitse yalılarda oturan film yıldızlarından biri olabilirdi. Birkaç kuruş kazanan fukara mahalle kızıydı ama hiç yakınmazdı vaziyetinden. Kuşları, kedileri, bütün canlıları severdi. Yaşadığı her anın, aldığı her nefesin kıymetini bilirdi. Az ya da çok yaşasak nasıl olsa gözümüzü yumacağız bir gün, diyordu. O halde mutlu olmak insanın kendi elindeydi. Güzellikleri görebilirse eğer. Kısacık yaşadı, varlık görmeden sürdü ömrü ama birbirimizi kırmadan, üzmeden, çok severek on beş sene geçirdik. Amansız hastalığında bile üzüntüsünü belli etmedi. Kabullendi. Allah’a isyan etmedi. Ben gizli gizli ağladım. O metanetini kaybetmedi hiç. Bugünlük bu kadar kızım. Kaydettin değil mi?”

Lale’nin hikâyesi ile anılar birbirlerini takip ederek sürmüştü böyle. Çiçek solmasın diye gün gün umudu, sevgiyi, güzellikleri, düşüp yeniden kalkmayı aşılıyordu kıza yaşlı adam. Bunun için çabalıyordu. Başaramamış olmaktan korkuyor şimdi. Çiçek gelmedi. Aramıyor hâlâ. Boğazına bir yumru düğümleniyor. Cıvıl cıvıl hâlleri geliyor gözünün önüne Çiçek’in, beş yaşı, on yaşı. Sonra roman okurken ışığını yitirmiş ifadesi. Zil çalıyor o an. Uzun uzun çalıyor. Yaşlı adam yerinden ok gibi fırlıyor. Çiçek olmalı gelen. Geldi işte. Kapıyı açtığında Çiçek karşısında. Boynuna atlıyor büyükbabasının.

“Özür dilerim,” diyor, “çok özür dilerim.” Ağlamıyor. Ağlamaklı bir ses değil bu.

“Kızım, merak ettim seni.”

Kısa süren bir sessizliğin ardından Çiçek, başı yaşlı adamın omzunda mırıldanıyor.

“Biliyor musun büyükbaba, Lale, Ali’yi seviyor herhalde.”


Özcan Kalbinur

131 görüntüleme1 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör