top of page
  • Yazarın fotoğrafıİshakEdebiyat

Öykü- Ümit Can- Ne Kadar Çok Beklersem

I.                 

Hep başka şeyler yaşamayı, başka şeyler anlatmayı düşledim. Ama olmadı. Feleğin çemberinden geçecek kadar şanslı değildim hiç. Yavanlığın ve sıradanlığın bataklığında debelenmeyi yaşamak zannettim.

Kendimi sadece kaybolmuş hissetmiyorum. Hissettiğim şey, akıbetimin tanımadığım avuçlarda ufalanarak rüzgâra karışması. Kendi gemimde kamarotum. Başkasına ait bir yük gibi üstümde taşıdığım bedenimi tanımıyorum çoğu zaman. Aldığım her nefes bir kurşun yarası, bir bıçak darbesi.

Öfkenin ve unutuşun şekline bürünen koca ve hantal gövdemle sokaklarda nereye gideceğimi bilmeden el ele tutuşup bir yerlere yetişen çiftlerin, kafelerde ve çay bahçelerinde oturup gülüşen insanların, mağazalara girip çıkan telaşlı yüzlerin ve çocuklu mutlu ailelerin yanından geçiyordum her gün. İçime ince bir keder yayılıyordu her defasında dâhil olamadığım bu hareketi izlerken, sis olup tüm bedenimi kaplıyordu sonra.

“Elimde güç ve imkân olsaydı,” diyordum içimden, “dünyayı ve bu kalabalık caddeyi sonu gelmez kanlı bir savaşa sürüklerdim ve sonra bir apartmanın tepesine oturur, susamış bir canavar ağzı gibi kanlı insan gövdelerini yutan caddeye gözlerimi dikerek bu gürültülü vahşeti izlerdim iştahla.”

Evet, bunu diyordum içimden.

İçimde herkesin acı çekmesini isteyen bir canavar yaşıyordu. Oysaki böyle değildim. İçimde o vardı. Âşıktım. Beyefendi, kibar ve güler yüzlüydüm. Yıllar evvel tabii. Dünyanın aslında güzel bir yer olduğu inancını taşırdım içimde o zamanlar. Hitler’i bile kucaklayıp affedebilirim sanırdım. Aklıma getirmekten korktuğum o olay beni yaka paça yakalayıp hayatımı kanlı bir bıçak gibi ikiye böldükten sonra ve o gidince, oğlumu da yanına alarak, üstünde ince bir sisin titrediği ve barut kokusunun yayıldığı cesetlerle kaplı bir harp meydanına döndü içim.

O gitti, ben kayboldum.

Kalbim üstünde ot bitmeyen radyoaktif çorak bir araziye döndü; soğumuş bir yemekten, kurtlanmış çürük bir elmadan, perte çıkmış hurda bir arabadan farksızdı.

Sormuş soruşturmuş, yerini öğrenmiştim. Şimdi onu görmeye gidiyorum. Otuz altı yıldır tek bir haber alamamıştım ondan. Dile kolay, tam otuz altı yıl.

O başını alıp bir ses, bir koku, bir dokunuş ve bir renk gibi sessizce hayatımdan çıkıp gidince, ayaklarıma yapışan iyilik prangalarından kurtulmanın yollarını aradım ben de. Bu prangalardan silkelenerek ya da kişisel gelişim kitapları okuyarak kurtulamazdım.

Etrafımda kendimi emanet edecek kimselerin kalmadığını fark ettiğim gün iyilikten, iyi bir insan olmaktan ve iyi bir insansın diyenlerden nefret ettim.

Sonunda şuna karar verdim: Bana deli gömleği gibi giydirilen iyiliği tasfiye edecek ve kötülüğü gaddarlıkla taçlandıracaktım.

 

II.              

Gece yarısıydı. Söylenen her sözün, ifa edilen her eylemin, keyfi mazeretlerin ve yapay tesellilerin makul görüldüğü saatler... Geç saatlerde sokaklarda dolaşırken insanın diline olmadık şarkılar dolanır. Kulağımda Nina Simone’ın sesi vardı, “don’t let me be misunderstood” diyordu telaşsız bir tınıyla. Yarı aydınlık sokakları ve caddeleri geçtim. Şehrin biraz dışına çıktım. Demlenmek isteyenlerin, talihin sillesini yiyenlerin, hazin kaderlerine cila çekenlerin ve kederden kaçanların çapa attığı tenha bir yerdi burası. Boş bir arazide denk geldim ona. Elleri montunun cebinde evine giderken üşüyen herhangi bir insandı. Herhangi bir yalnız, herhangi bir gölgeydi. Herhangi bir kapıyı tıklatacak, herhangi bir kadının yatağını ısıtacak, herhangi bir çocuğun kafasını okşayacaktı belki de bu gece. Tuttum yakasından yere çaldım onu, tepesine bindim sonra. Neye uğradığını anlamadan cebimden çıkardığım bıçakla her iki bacağından yaraladım onu, defalarca saplayıp çıkardım bıçağı. Bir yere kaçamazdı artık. O, yerde kanlı bacaklarına ellerini bastırıp böğürerek debelenirken büyükçe bir taş alıp yanına koydum ve üstüne oturdum. Bir sigara yaktım gözlerine bakarak. Yalvarıp durdu sigaranın dumanını ağzımdan her savurduğumda. Sigaramı yarılayınca, “Al iç,” dedim ve sigarayı adamın acı acı ünleyen dudaklarının arasına koydum. İçine bir nefes çekti, burnundan verdi dumanı.

İnsan, hayatı boyunca çok defa ölmeyi düşünmüştür. Peki ya öldürmeyi? Ben düşündüm!

“Bugün öleceğini biliyor muydun?” diye sordum ona.

Gözleri dehşetle açılmıştı.

Çünkü altımdaki taşı kaldırmış, tepesinde dikiliyordum o sırada.

“Sen kimsin? Naptım ben sana?” diye bağırdı. Sanıyorum hayatının tam bu evresinde gözlerinin önünden iflah olmaz gençliğinin verdiği heyecanla kötülük yaptığı insanlar geçiyordu. Çünkü bakışlarında, yüzümü hiçbirine benzetememenin verdiği öfkeyle karışık korku vardı.

Ellerini başına siper etti. Köşeye sıkışmış yaralı bir hayvana benziyordu.

Nefret salgılayan dev bir sünger gibiydim gözünde o an. Benden bir açıklama bekliyordu. Galiba onu bu dayanılmaz merakla postalayacaktım öteye. O da herkes gibi ölmeyi hak ediyordu. Çünkü biliyorum, Tanrı ölmeyi hak etmeyen birini yaratmazdı.

Ne kadar çok beklersem ve ne kadar uzun susarsam bunun ona daha çok acı vereceği geldi aklıma.

“Herkes hak ettiğini yaşayacak diye bir şey yok, yorma o güzel kafanı!” dedim ve taşı kafasına indirdim.

Kan kusarak bana bakıyor, dökülen dişlerini tükürüyor, bir şeyler geveliyordu. Ölmek ciddi, ölmeye direnmek yaratıcı bir iştir. Herifin can çekişi Allah’a karşı bir tür protestoydu. Ölmeye direnerek Âdem’den beri tıkır tıkır işleyen sisteme çomak sokma gayretini takdir ettim.

Bir taşın vazifesi buymuş gibi tekrar yüzünün ortasına indirdim. 

Defalarca…

Bir sigara daha yaktım. Plastik bir top gibi sönüp içe göçmüş kanlı kafasına ve pörtleyip fırlayan gözlerine bakarken görünmeyen bir duvara çentik atan rahatlamış gövdemi gördüm.

Bir şehri yakmıştım sanki.

Birilerini öldürmek, ilahi bir mesuliyet gibi üzerime yapışmıştı. Eblehlere faniliği hatırlatma görevi… Ölüm Allah’ın emri, ben de bu emri yerine getiren memurdum. Tam otuz beş yıldır. Hayat ile kurbanlarımın arasına kalın bir çizgi çekmekle meşguldüm. Üstelik ne sigortam vardı ne de yıllık iznim.

 

III.            

Nihayet buldum onu.

İşte oradaydı. Eğirdir Gölü’nün kıyısındaki bir balıkçı restoranında. İki kişilik bir masada oturuyor, gölde yüzen ördekleri izliyordu dalgın bir yüzle.

Kulağımda bu kez başka bir ses: Sam Cooke’un “what a wonderful world” şarkısı.

Tüm geçmişi çay bahçesinin dışında bırakarak rahatlamış bir kafayla masasına oturmayı çok isterdim. Yazık ki üstüme çöken yılların ağırlığıyla vardım yanına, beni görünce ayağa kalktı. Elini uzatıp, “Hoş geldin,” dedi.

Elini avucumda hissedince tüm ağırlıklarım birer birer döküldü ve göldeki ördekler gibi hafifledim. O an kadim bir kaide kaderin ağlarından sıyrılıp kurtularak cuk diye yerine oturdu ve tüm belirsizlikler bir anda netleşti.

Olmam gereken yerdeydim. Dünyanın en güzel köşesinde, oturduğu masada… Ne kadar çok beklersem ve ne kadar uzun susarsam bir şeylerin değişeceğine artık inanmayan bir insan olarak ama.

“Hoş buldum.” Elini bırakmak istemiyordum.

İlk günkü gibi, otuz altı yıl sonra. Gözlerine baktım uzun uzun. O kadar güzeldi ki… Ona çok ve uzun uzun bakarsam teninde leke olur diye korkuyordum. “Nasılsın,” dedim.

“İyiyim,” dedi. Gülümsedi.

“Sen nasılsın?”

“Ben iyi değilim.”

İyi adam kamuflajını yıllar evvel boş bir arazide üstümden çıkarıp kanlı bir taşın altına gizlemiştim çünkü.


Ümit Can

0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör

Comments


bottom of page