top of page
  • İshakEdebiyat

Öykü- Şebnem Oral- Mokasenler

“Nereden biliyorsunuz bu doktorun çare olacağını?”

“Yapma Mediha, on beş günün sonunda yara biraz kapanmaya yüz tuttu.”

“Baba kız hep böylesiniz. Aylardır ne emeklerle pansuman yapıyorum, bu sefer ellettirmem de diyemeyeceğim. Bari sen mâni ol kızım.”

Mediha Hanım kendince haklıydı. Bir yıldır kocasının yarasının kapanması için ter döküyordu. Kemal Bey’in arkadaşının tavsiyesiyle geldikleri doktorda emeklerini zayi ettiremezdi. Çektikleri onca eziyet boşa mı gitsindi?

Kızı doktorun muayenehanesini aradığında sekreter üç ay sonraya randevu verebileceğini söylemişti. Bekleyemezlerdi. O da sakince, “Bu babamın belki son şansı, ayağı kangren olmak üzere, sizden rica ediyorum, öncelik veremez misiniz?” diye konuşunca sekreter nasılsa yumuşamış, o da o günkü randevuyu koparabilmişti.

“Hasta kim? Bir de refakatçı kalsın. Gerisi dışarı,” diye hiçbirinin yüzüne bakmadan dik bir ses tonuyla seslenmişti doktor. Kızı da Mediha Hanım da üzerine alınmamıştı. Doktor, daha fazla üstelemeyip Kemal beyin ayağındaki pansumanı açmaya başlamış, ayağın tam üstünde avuç içi kadar neredeyse kemiğin göründüğü, açık, sulanmış bir yara görmüştü. Açtıkça, yaradan bozulmuş yumurta gibi kötü kokular odaya yayılmıştı. Doktor cımbızını eline almış tam yaraya dalacakken Mediha Hanım, “Ellemeyin,” der gibi bir hamle yapmış, karşılaştığı sert bakışla bir adım geri gelmişti. “Ama ben yarayı her gün pansuman yapıyorum, yeni dokular oluşmaya başlamıştı,” diye içine doğru konuşabilmişti sadece.

“Çıkın dışarı lütfen, bırakın da işimizi yapalım,” diye sert bir ses tonuyla karşılık vermişti doktor. Mediha Hanım, Kemal Bey’le göz göze gelince çoktan nemlenmiş gözleriyle kapıya doğru seğirtmiş, yapılan açıklamaları da duyamamıştı. Doktor umutlu konuşmuş.

“Bak amcacım, senin ayağını kim tedavi ettiyse küçük ama yara için büyük bir hata yapmış. Şurada boşta duran bir kemik var. Gördün mü? Bu kemik orada durduğu sürece bu yara kapanmaz. Kapının arasına konan engel gibi düşün. Onu alacağım. Engel kalkınca yara kapanmaya başlayacak. Teyzeye söyleyin her gün oksijenli suyla yıkasın. Yaraya hiçbir şey sürmeyin, kapatın. On beş gün sonra bekliyorum,” demişti.

Kontrol için tekrar geldiklerinde, odadan çıkarken, Kemal Bey umutlu ve mutluydu. Mediha Hanımın yanına oturduğunda onun hala suratı beş karış söylenmeye devam ettiğini gördü.

“Gelmeyelim bir daha bu doktora. İçeri de almıyorsunuz zaten.”

“Ben geleceğim Mediha Hanım. Ayak benim. İnanıyorum, tedavi edecek.”

“Ben de gelmem seni de getirtmem. Ona göre.”

Saatlerce susmaz şimdi bu. Canımla mı uğraşayım onunla mı? İlk anladığımda boşayacaktım. Var mıydı cesaretin? Vardı var olmasına da. Ah anne o lafı demeyecektin. “Bizde boşanma yok oğlum.” Ne oldu? Sıkıntıdan, üzüntüden şeker hastası oldum. Kurtulaydın. Kabul et beceriksizsin. Dur öyle dur böyle yıllar geçti. Hayır anlamıyor da, “O mokasen ayakkabıları giyeceksin,” diye tutturup duruyor. Emekli müdür bez ayakkabıyla mı gezermiş! Giymeseydin. Canından kıymetli mi? Sıpıtıp ataydın. Atamam. Bilmiyor musun? Beynimi yer, bitirir. Bak şimdi de dönmüş kızı yiyor. Ya sabır. Arabada giderken doktorun söylediklerini anlatayım da evde aklına geldikçe söylenmesin. Hazır moralim düzelmişken vallahi çekemem. Varınca da uyumak en güzeli. Yoksa dinle yatsı namazına kadar.

“Bak Hanım, ekmek yok. Ballı, sütlü yumurta yok. Karbonhidrat yok, dedi doktor bilesin.”

“Nasıl yok? Hiçbiri mi? Haftanın kaç günü? Olur mu öyle şey canım. Arada yediririm ben sana. Okumuş, doktor olmuşlar ama benim kadar bilmiyorlar.”

“Olur Hanım sana sorarlar. Sen sabah kuşağı sağlık programlarını dinleye dinleye ordinaryüs profesör oldun.”

“Ben biraz kestireceğim.”

Yara doktorun dediği gibi hızla kapanmaya başlamıştı. Kavanoz kapağı kadarken şişe ağzı büyüklüğüne kadar küçülmüştü. Kemal Bey o gün kendini iyi hissediyordu. Sürtüşmekten de yorgun düşmüştü. Hem karısının gönlünü almak hem de biraz havalanmak için Beşiktaş Vapur İskelesinin yanındaki çay bahçesine yavaş yavaş yürüyerek gitmeyi teklif etti. Bu habere çok sevinen Mediha Hanım yaşananları unutup haddini aşmaya hazırdı. Soğuğun kendini hissettirmeye başladığı o günlerde temkinli giyinmek lazım diye düşündü. Kendine Mısırlı Triko’dan aldığı yeşil yün paltosunu Kemal Bey’e de siyah kabanını çıkardı. Kapının önünde, paspasın üstünde yine o mokasenler duruyordu. Kemal Bey tam kapıdan çıkacakken onları gördü. Durdu. Düşündü. “Bir günden bir şey olmaz, üzmeyeyim,” dedi ve giydi. Kış güneşinin altında çaylar içildi, yoldan bir simit alınıp bölüşüldü, fazla şekerler çantaya atıldı, kollar; birbirine sarılmadı ama omuz başları dip dibeydi.

Döndüklerinde, ayakkabıyı çıkardığında Kemal Bey’in çorapları ıpıslaktı. “Basma o halde yerlere,” diye bağırdı Mediha Hanım, hemen terliklerini verdi. Koltuğa oturup çorabını çıkarınca ikisi de şok oldu. Yaranın üstünde yeni oluşmuş taze derilerin neredeyse hepsi sıyrılmış yara tekrar büyümeye başlamış ve sulanmıştı. Kemal bey oturduğu koltuğun arkasına doğru kaykıldı, başını arkaya yasladı, ellerini de iki yana umarsızca salıverdi. Mediha kendini banyoya atmış klozetin üstüne oturmuş, iki eliyle uyluk etlerini sıkmış sessizce höykürüyordu. Durmadan doktora sövüp sayıyor, “Ben dediydim,” diye de haklılığıyla tatmin oluyordu.

Kemal bey o gece pansumanını kendi yaptı.

Ertesi gün, doktora gitmek için kızı onu almaya geldiğinde, “Bugün işin çoktu Mediha Hanım, gelme sen,” diyerek kibarca onu engelledi. Çıkarken sağlam ayağına bez pabucunu, bandajlı ayağına da üzeri ayarlı plastik terliğini giydi. Kızıyla uzun zamandır yalnız kalmamıştı. Arabada yol boyunca bütün bu yaşananların sebeplerini, mutsuzluğunu yine de annesini kötülemeden üstü kapalı bir şekilde anlattı. Rahatlamaya ihtiyacı vardı.

Bekleme salonu yine kalabalıktı. Doktor yaranın bandajını açınca hepsinin yüzünde şaşkınlıkla karışık bir üzüntü oluştu. Yara en son gelinen kontrolden çok daha kötüydü.

“Ne yaptın sen Kemal amca? Pansumanı mı ihmal ettin? İltihap kokusunu duydun mu? Kurtçuklar da oluşmaya başlamış. Tatlı mı yedin?”

“Deme Doktor Bey! Yok yemedim. Hep o mokasenler yüzünden. İyiyim dedikçe giydirdi. Çok mu kötü durum?”

‘’Biraz, üzülme sen. Sıfırladın sadece her şeyi. Vakit kaybettik. En baştan başlıyoruz.’’

Yapılacaklar, yapılmayacaklar yeniden anlatıldı ve üç hafta sonra buluşmak üzere karar verildi. Kemal Bey yeni bir umutla çıkmıştı doktorun yanından. Kızına üzülmemesini ve annesine bir şey dememesini de tembih ederek apartmanın önünde arabadan indi. Allahtan asansör vardı. İçeri girdiğinde güler yüzle karşılanmayacağını tahmin ediyordu. Onun da hiç hali yoktu. Ses etmeden yatak odasına geçip yatağa uzandı.

“Sokak kıyafetleriyle yatağa girmiyoruz değil mi Kemal Bey?”

“Ya sabır Allah’ım,” diyerek soyundu, ev kıyafetlerini giydi. Canı yatağa dönmek istemedi. Televizyondaki evlilik programları onu hem güldürüyor hem de aklını dağıtıyordu. Beş dakika geçmişti ki karısının buna da söyleneceğini hatırlayıp haber kanalını açtı. “Senin şekerin hep bu siyasilerin kavgaları yüzünden yükseliyor,” dediğini duyar gibi olup TRT belgesel kanalını açtı.

Az sonra Mediha Hanım, “İkindiyi kılcan mı Kemal Bey, çay dökeceğim,” deyince aralarındaki buzlar buhar olup gökyüzüne karıştı.

Üç hafta boyunca doktorun dediklerine harfiyen uyuldu. Lakin yara da küçülme olmadığı gibi kenarlardan başlayarak açık kahveden kömür karasına dönen deri parçaları oluştu. Kemal Bey, ikinci haftanın sonunda dayanamayıp, kızıyla birlikte soluğu doktorda aldı. Heyecanlıydı. Muayeneden çıktıklarında suratı neredeyse beyaza çalıyordu. Kızına tutunarak yürüdü bekleme salonundaki ilk koltuğa yığıldı kaldı.

“Üzülme baba, hem protezle de çok başarılı sonuçlar alınıyor. Ben araştırmıştım biraz.”

“Sen biliyor muydun?”

“Tahmin etmiştim. Sadece bileğinden aşağısı…”

“Devam etme Aslı. Hep o mokasenler yüzünden. Ayak gidecek dırdır bitecek. Şimdi Mediha Hanım düşünsün bakalım.”

“İlahi baba. Bu halde bile…Neden hayır demedin? Giymem, giymek istemiyorum!”

“İyi ki mezar yerimizi almışım.”

“O nereden çıktı şimdi. İlk defa mı ameliyat oluyorsun?”

“Kesilen ayağım ne olacak. Onu da mezarıma gömmeyecek miyiz?”

“Öyle mi yapacağız? Bilmiyorum.”

“Ben sordum hoca efendiye.”

“Bunu da mı sordun?”

“O da gelecek, dualarla defnedeceğiz. Mokasenlerle birlikte tabii. Ben unutursam hatırlat.”

“Yakalım istersen baba.”

“Neyi?”


Şebnem Oral

150 görüntüleme1 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör
bottom of page