• İshakEdebiyat

Öykü- Şeyda Başer Eroğlu- Gölgeyi Sürüklemek

Patimin üstünü yalayıp gören gözümü arada temizliyorum. Burnum tıkalı. Altına sığındığım araba güneşe siper. Etrafta bir damla su yok. Sineklerin üstüne tünediği birkaç kemik artığı duvarın dibinde. Karşı kaldırımdan sızan bir gölge mi, seçemiyorum. Yaklaşan ince bedeni fark edince ön ayaklarımın üstünde dikiliyorum. Kulaklarım kalkık. Gelenin dilinde her zamanki uzak mırıltılar, sevecen, anaç. Mahallenin azmanları taşlasa da tırlatmış birine yakışan saçmalıkta değil sözleri. Anlıyorum. Yarısına kadar kabaran kuyruğum mutluluğumun habercisi. Heyecandan sekiz çiziyorum. Alnımı otomobilin lastiğine, sırtımı kaportaya sürtüyorum. Mama kabını burnuma yaklaştırdığında minnettarlığımı göstermek için bacaklarına dolanıyorum. Parmak uçlarındaki et kokusu zapt edemediğim salyalarımı harekete geçiriyor. İnce eli sırtımda gezindikçe bedenim tarifsiz bir hazla doluyor. Çil mavi gözlerinde merhametin her rengini görebiliyorum. Örtüsünün altından fışkıran ağarmış saçları, çapaçul bir tipi olsa da içinde ılık iklimler barındıran kalbi var. Gözümü elindeki sakız gibi mendille sildikçe iyileşeceğini sanıyor. Ellerinde gazete kağıdına sarılmış şişelerle sallapati yürüyenlerin malı haline gelmiş bahçeden çocuk suretindeki azmanlar fırlıyor ben yemeğimi yerken. Kadının eteğinin altına saklanıp izliyorum.

Onu izlediğimi fark edince iki ayağının üstüne kalkıyor.

Etrafındaki çer çöpü itiyorum elimin tersiyle. Şöyle burnuna tutuyorum ezilmiş tavuk ciğerini, mis. Azı dişleri de yok, ezmesem yiyemez yemeğini. Hemen bileklerime dolanıyor köftehor. Bacaklarıma değen ıslak burnunu hissedebiliyorum. Sırtının yayı esniyor. Homurtulu yiyişini, nasıl acıktıysa, seyrederken duvarın dibine çöküyorum. Kıvrıla kıvrıla şekil alıyor kuru, yalnızca kemiğe tutunmuş bedeni. Bu hareketler kaderine razı gelmiş bir duruşun simgesi. Kimseleri yaklaştırmaz kaldırıma. Sırtında koca bir kamburla hep tıslar. Görenler buranın sahibi zanneder, oysa sadece yalnızlığının, kimsesizliğinin mâlikidir Kör. Koşulların kurbanıdır. Mahalleli sağırdır varlığına. Yüzünü gözünü silip duygularının izlerini yok etmeye çalışıyorum. Dil (sizliğ)ini bir ben anlıyorum. Bir gözü daha olsaydı, diyorum içimden. İki gözlü kediler ne yapar. Ah onun da olsaydı bir tane daha. Ne mi yapardı. Aylardır tünediği bu kaldırımdan zıplayıp yolunu şaşırmış bir farenin peşine düşer, mamasına göz dikenlere müthiş bir pençe savururdu. Gelip geçenin bacaklarına dadanır, hayır, kuyruğunu bileklerine dolayıp sırnaşırdı. Çöpleri karıştırdıktan sonra okul bahçesine varıp oynayan çocukları seyrederdi. “Aaa kedi,” derdi içlerinden biri. Çocuğun gözlerindeki sevgiyle kabarır, şımarırdı. Eskicinin sokağın bir ucundan diğerine uzayan sesine, koşuşturan veletlerinki ekleniyor. Benimkisi tedirgin, eteğimin altında. Korkmasın diye başını seviyorum bir iki. Ellerindeki civcivlerle yine ne hinlik peşindeler Allah bilir, yazık hayvancıklara, diyorum. Karnı doyunca yalanıyor. Biti kanlandı mı durmaz yanımda. Paytak adım bahçeye doğru sürüklediği gölgesiyle gözden kayboluyor Kör. Artık serin otların arasında rahatça uyuyabilir.

Arkasından bakıyorum.

Bastonuma dayanıp sessizce siniyorum. Bir gün olsun dokundurmasam bile çoluk çocuk korkar abanoz bastonumdan. Da bu lanet korkmaz. Sürünüverir. Eğimli bir çimenliğin tepe noktasına tünemiş yalanıyor. Tabii karnı tok. Sinsice ilerliyorum. Kurumuş alt dudağımdan dişlerimle kopardığım bir parça deriyi tükürüyorum. Kaslarım seğiriyor, ellerim karıncalanıyor sinirden. Kısraktan yeni aşmış aygır gibi soluyorum. Bu kaçıncı ha, bu kaçıncı. Daha geçen hafta çitleri yükseltmiş, telle çevirmemiş miydim? Nafile. Şu kocamış halim kimin umuru. Üç yumurta toplamak için onca tavuğun yemi, suyu. Ama bu sefer işi bitecek. Seğiren kaşım, dolaşan nabzım, yarı kalkık dudak kenarlarım. Kendimden ummadığım bir güçle kaldırıyorum kolumu. İndiriyorum hınçla bastonu kafasına. Birikmiş bir öfkenin şiddetli patlamasını yaşıyorum. Ben vurdukça sendeliyor. Kaçamıyor mu, kaçmak istemiyor mu, anlamıyorum. Bir yorganı çırpar gibi vuruyorum, vuruyorum, vuruyorum. Havada uçuşan tüyleri ağzıma gözüme giriyor. Yıllardır içimde biriktirdiğim kat kat olmuş ne varsa üstüne boşaltıyor, pire torbasını sonunda gafil avlıyorum.

Gafil avlanmadan önce biri beni izliyordu, anlamıştım.

Hayır bildim, damarlarımda hissettim. İnsanların içindeki düşmanı sıklıkla görürdüm. Yine o anlardan birini yaşıyorum sandım darbeler bedenime hınçla inene kadar. Siyah dudaklarındaki öfkenin yansıması tek gözümdeydi. Yüzünde bir böceği öldürürcesine fakat öldürmekle bile tatmin olmayacakmış bir ifade. Sıcaklığımın azaldığı, soluğumun kesildiği, kırılan kemiklerimin batma hissini kaybettiği bir an geliyor sonunda. Görüş alanımdaki nesneler sese dönüşüyor. Acı çekiyorum ama kavrayışımı tamamen yitirmiyorum. Ölüm uzuvlarıma ağır bir cisim gibi baskı yapıyor.

Uzak bir inilti duyuyorum.

Gözlerimi belertip vurmaaa, Allah’ın belası vurmaaa, diye bağırsam da ona ulaşacak mesafede değilim, yetişemiyorum. Sinirden cinnet geçiriyor sanki. Ne yaptı sana şuncacık hayvan, hayvan oğlu hayvan, kırdın bütün kemiklerini. Konu komşu balkona, pencereye üşüşüyor. Ne var, ne oluyor. Moruğun kirden kabuk bağlamış suratı değişiyor. Söz fukarası ağzından tek kelime çıkmıyor. Boyu kısalıyor birden. Sendeleyip kıçının üstüne düşüyor. Bastonunun yarısı kadar kalıyor. Canı çekilmiş bedenini kucaklıyorum Kör’ün. Patisindeki serinliği hissedince bir daha bağırıyorum. Yolduğum saçlarım havada uçuşan tüylere karışıyor. Zayıf ciğerinde kalan tek soluğu da ellerimde veriyor. Ben bağırdıkça ihtiyar, otların arasına dalıyor geri geri. Ardımdan sökün eden çocukların ellerindekiler yere düşüyor. İhtiyar onları görünce daha bir ufalıp bit kadar kalıyor. Düşen civcivlerden biri ihtiyarı böcek yer gibi bir lokmada yiyiveriyor.


Şeyda Başer Eroğlu

78 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör