• İshakEdebiyat

Öykü- A. Mehtap Sağocak- Müebbet

Vicdanımı tutsak eden azaptan kurtulmaya çabaladıkça yeni kapılar kilitleniyordu sanki üstüme. Bedenim günlük hayatını sürdürüyordu; iş, ev, arkadaşlar, sohbetler, yeme, içme, günlük rutinler… Kendime bile itiraf etmekten kaçtığım, örtbas ettiğim, uykularımda hortlayan suçumu kimse bilmiyor, ruhumu sıkan prangaları kimse görmüyordu. O gecenin bende yarattığı değişimi sadece ben biliyordum. İçten içe çürüdüğümü hissediyordum.

Alelade akşamlardan, iş çıkışı rutin bar buluşmalarımızdan biriydi. Ayarı kaçırmış, fazlaca içmiştik. Bağlılıklardan, sorumluluklardan kaçan, yüzeysel ilişkiler, anlık hazlarla yaşayan iki bekâr adamdık. Özgür ve kaygısız görünümümüzün altında ise aslında bezgin, sıkkın, yalnız ve hayata karşı korkaktık. Zaten o geceden sonra ne özgür hissettim kendimi ne de kaygısız. Beni duygusal bir anaforun içine savuran o karanlık gece, varoluşsal bir aydınlanmaya, bir öğretiye dönüştü bir anda. Vicdan yükün varsa zindandasındır.

Üstümüze sinmiş kadın parfümleri, kulağımızda o seksi şarkıcının buğulu sesi, yüksek kahkahalı şakalarla ve bol öpücüklü vedalarla çıkmıştık bardan. Dumanlı zihnimle, gecenin ilerleyen saatlerinde, güya kestirmeden caddeye çıkmak için direksiyonu ıssız, dar ve karanlık o sokağa kırmıştım. Metin yarı sızmış bir halde yanımda hırıltılar çıkarıyordu. Sokağa bakan, eski, bakımsız, metruk binaların pencerelerinden hiç ışık sızmıyor, titrek titrek yanan zayıf sokak lambası kuytu köşelerdeki koyu gölgeleri bile aydınlatamıyordu. Şiddetlenmeye başlayan kasım rüzgârı yerlerdeki çeri çöpü hareketlendiriyordu. Benim de üstüme iyiden iyiye ağırlık çökmüştü. Metin’i bırakıp evime gitmeyi, kendimi yatağa atmayı istiyordum bir an önce.

Aniden bir sokak kedisinin arabanın önüne atlamasıyla irkildim, yavaşladım ve köşedeki duvara düşen gölgeleri fark ettim, seslerini işittim. Yaklaşıyordum, Metin’i dürttüm, kıpırdandı ama açmadı gözlerini. Kaba küfürlerle tekme tokat halinde iri yarı bir adam… Duvara çarpılan başından kanlar süzülen, mecalsiz kesik çığlıklarla ağlayan, üstü başı paramparça gençten bir kadın... Metin’i sarstım.

“Metin! Metin uyan! Ya herif kadını öldürecek, ne yapsak oğlum, uyansana.”

Köşeye varmamıza yüz metre kadar vardı, yavaş ilerliyordum, bu arada düşünmeye çalışıyordum. Karşımda belki de cinayete dönüşmek üzere olan ağır bir şiddet tablosu vardı. Bunlar filmlerde ya da üçüncü sayfa haberlerinde olmaz mıydı? Böyle karabasan gibi bir gerçekliğin içinde olmak hem çok sarsıcı hem de korkutucuydu. Polis çağırmak için zaman yoktu. İnip müdahale etsek iki sarhoş çelimsiz genç, bu iri yarı adamla baş edebilir miydik? Ya silahı, bıçağı varsa? Arabayı üstüne sürsem, bırakır mıydı kadını? Ya bu kafayla ezersem yanlışlıkla, suçlu olursam…

Metin de benim panik dolu sesimden ayılmış, az ötemizdeki görüntüyle o da irkilmişti.

“Bas git oğlum. Sana ne, bulaşma hiç, gece gece başımız belaya girmesin, zaten alkollüyüz, yürü yürü,” diye söyleniyordu. Yanlarından geçiyorduk. Adamın gözü hiçbir şey görmüyor, kadını savuruyor, dövüyor, sövüyordu. Bir an kadının kan revan içindeki yüzü sokak lambasının titreyen ışığında aydınlandı, acı dolu yalvaran bakışları bana doğru döndü, göz göze gelmemek için başımı çevirdim ve biz sokaktan geçtik gittik. Dikiz aynasından gördüğüm son şey, yere yığılan kadının hareketsiz bedenine atılan son bir tekmeydi. Ve bu görüntü çerçevelerdeki fotoğraflar gibi ölümsüzleşti; belleğimdeki dikiz aynasının içinden bana suçumu, vicdan azabımı, utanç ve pişmanlığımı haykırıp durdu kâbuslarımda her gece. Bu kâbuslar yatağın altına saklanarak seslere kulaklarını tıkayan, babasına karşı gelemeyen, annesini koruyup teselli edemeyen; annesinin terk ettiği, babasının sevmediği ve geçmişin derinliklerinde unutulan o çocuğun kâbuslarına nasıl da benziyordu!

O gecenin ağırlığı benim ruhuma çöktükçe Metin yaşananları örtbas etmeyi tercih etti. “Bu ülkede olağan şeyler bunlar, karışılmaz, bulaşılmaz. Ne kim olduklarını ne aralarındaki ilişkiyi, ne de sebebini biliyoruz. Takma sen de artık bunu kafana, unut gitsin,” dedi ve bir daha da konuşmadı bu konuda. Kısa sürede koptuk birbirimizden, iş dışında görüşmez olduk. Ben onun gömdüğü ya da yok saydığı karanlık bir şeyi hatırlatıyor olmalıydım. Bir süre sonra evlendi, düğününe bile çağırmadı beni ve başka şehre taşındı. Ben ise ruhumu saran o karanlık şeyi gömemedim, yok sayamadım. O gece benim belleğimde bir leke, ruhumda bir çatlak gibi derinleşti. Kimseyle paylaşamadım, sustum ama unutamadım. Akşam olduğunda doğruca eve gider, çokça düşünür oldum.

Metin ne demişti? “Kim olduklarını, ilişkilerini ve sebebini bilmiyoruz…” Bu soruların cevaplarını bilmek neyi değiştirirdi ki? “Neden?” diye sormak, olayın gerekçelendirilmesi, savunulması ve aklanması ihtimaline kapı aralamaktı ve buna kesinlikle karşıydım. O adam -adam demek yanlış olur- tartışmasız suçluydu. Şiddetin hiçbir türü haklı görülemezdi. Görmezden geldiğim, engellemediğim, korktuğum ve kaçtığım için ben de suçluydum. İhtimaller, keşkeler, belkiler arasında o geceyi tekrar tekrar yaşıyordum zihnimde. O canavarı bilmiyordum ama ben daha ilk andan hatta belki de çocukluktan müebbet yemiştim.

İlk günler gazeteleri, internet haberlerini taradım durdum. Benzer şiddet ve cinayet haberlerini inceledim. Başka başka duygularla o sokaktan defalarca geçtim. Erkeğin iri kara siluetini değil ama belleğimde fotoğrafı kazılı o kadını görsem tanırdım. Hiçbir iz bulamadım. Yaşadım. Bedenim özgürdü belki ama vicdanımın zindanında azap çekiyordum. Tanıdığım, tanımadığım kadınların gözlerine ise o geceden sonra hiç bakamaz oldum.

Bir akşam…

Haber kanallarının birinde, polislerin arasında elleri kelepçeli bir kadının görüntüsü çarptı gözüme. “Yıllardır şiddet uyguladığı ve canına kastettiği gerekçesiyle kocasını öldüren kadın adalete teslim oldu,” diye anlatan muhabir, “Neden öldürdünüz kocanızı?” diye mikrofon uzattığında kadın sessizce baktı kameraya doğru. Bu kez yalvarır gibi değil, “Engellemediniz, korumadınız, cezalandırmadınız, göz yumdunuz. Siz de en az benim kadar suçlusunuz,” der gibi, dimdik. Göz göze geldik ekrandan. Tanıdım. Gözlerimi kaçırmadım bu kez. O, polis arabasına binerken ben de suçu onanmış bir vicdan mahkûmu olarak kendi zindanıma geri döndüm. İçinde yaşadığım toplumdaki tüm duyarsızlığın, eşitsizliğin, adaletsizliğin, şiddetin, sevgisizliğin vebalini üstlenmişçesine, her haberde, her olayda ruhumun üstüne kapanan kilitli kapıların, karanlığa boğduğu zindanıma.


A. Mehtap Sağocak

83 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör