top of page
  • Yazarın fotoğrafıİshakEdebiyat

Öykü- Ahmet Akdere- Patronu Öldürmek

Düşününce bugünkü yediği azarın yersiz ve şiddetli olduğuna karar verdi. -Düşününce mi? Aklımdan çıkmıyor ki!- İşten geldiğinden beri patronunun sözleri kulağında çınlayıp duruyordu. Öyle ki, izlediği televizyonun sesini bile işitemiyordu. “Aptal,” diyordu davudi, bulunduğu ortama hükmeden bir ses. “Dikkat etsene!” Sonra, cık cık edip ellerini iki yana açıyordu. Donuk mavi gözlerini belerterek, “ne bakıyorsun ulan suratıma,” diyordu. Onca kişinin içinde bir insana böyle sözler… Allah’tan sırtı Arzu’ya dönüktü de o an, onun yüz ifadesini görmemişti.

“Kim bilir nasıl bir tepki verdi,” dedi kendi kendine. Televizyonun sesini biraz daha açtı. Başı odanın her yanına dönenip duran ayaklı vantilatörünü göğsüne vuracak şekilde sabitledi. Sıcak, kavurucu bir akşamdı. Karaduvar tarafındaki petrol rafinerisinin patladığı söyleniyordu. Gecenin koygun karanlığında şehrin doğu tarafında yangının kırmızımsı tonu belli belirsiz seçilebiliyordu. Uzmanlar saatlerdir söndürülemeyen yangının sıcaklığı dört-beş derece daha yükselttiğini söyleyip duruyordu. “Bence aptal sözcüğüne kadar olayın farkında bile değildi,” dedi. “Oradaki herkes gibi. Yani kahveyi patronun üstüne döktüğümü hiçbiri görmemişti.”

Kahve fincanı yere düşene kadar, hiçbiri başını kaldırıp da kendisine bakmamıştı.

“Kırılan fincan sesi ile birlikte Arzu önce yere, sonra patronun pahalı gömleğine, bir ihtimal de benim sırtıma, sivilceli enseme bakmıştır. Patronun sinirli biri olduğunu bildiğinden, ne söyleyeceğini az çok tahmin etmiştir. Ancak yüksek sesle, sanki benim adım aptalmış gibi öyle yırtınacağını düşünmemiştir. Evet, o sözcüğü duyunca da ilkin yerimde olmak istememiştir. Sonra üzülmüştür benim adıma. Patrona içten içe kızmıştır. Hatta benden taraf bile olmuştur. Evet, muhakkak benden taraf olmuştur. Yumuşacık, müşfik sesiyle, “Ne var yani, adam görmedi sizi. Görse böyle bir şey yapar mı,” diye savunmak bile istemiştir. Sesli söyleyemese de içinden böyle geçirdiğine eminim. Çünkü mesai sonunda ofisten çıkarken, kederli bir ifade ile gözlerimin ta içine baktı. Bana destek olan, canını sıkma, diyen bir bakıştı. Öyleydi, öyleydi biliyorum. Bundan eminim ve itiraz istemem! Onunla aramda tarif edemediğim bir bağ, tuhaf bir gizem var ve bunu benden başka kimse anlayamaz,” deyip düşüncelere dalmak üzereyken yine o davudi sesi duydu.

“Salak herif, daha düz yolda yürüyemiyorsun!” İmdadına Selma Hanım yetişmişti. Hemen çayhaneden bir bez alıp patronun gömleğini, pantolonunu silmeye çalışmıştı. “İstemez istemez,” demişti patron, “şu salağı karşımdan alın, gözüm görmesin.”

“Salakmış! Ofistekilerin arkandan neler konuştuğunu bilsen salağın da, aptalın da kim olduğunu anlarsın ama nerede sende o kafa? Zengin ve iş sahibisin diye kendini zeki mi sanıyorsun? Akıldan yoksun, hödük; kravatlı bir maymunsun oysa.”

Televizyonu kapattı. Sehpanın üzerindeki çay dolu bardağa baktı. Soğumuştu. Mutfağa kadar gidip çayı ısıtmaya üşendi. Buzdolabının üzerine mıknatısla tutturduğu ödeme tarihi geçmiş faturaları bir daha görmek niyetinde de değildi. Zaten bu sıcakta çay içmek kadar aptalca bir fikir olamazdı.

“Erkenden yatmalı,” dedi, “bir de bunun üstüne yarın işe geç kalırsam, işte zılgıt asıl o zaman başlar.” Gömleğini ve pantolonunu çıkardı. Vantilatörü yatak odasına taşıdı. Dolaptaki aynada bir süre kendini izledi. Çirkindi, bunu kabul ediyordu ama çevresindeki çirkin erkeklerin bile kız arkadaşı ya da arkadaşları vardı. Nesi eksikti kendinin? Misal bir arabası olsaydı, kızlar bakar mıydı kendine? Şöyle afili bir Ford’u olsa? Zengin olsa? Sonuçta zenginliğin bazı kusurları örttüğü su götürmez bir gerçekti. Eliyle aynadaki yüzünü işaret ederek, “bu sıfata kim bakar ulan,” dedi. “Allah için söyle, sen kız olsan şu surata bakar mısın?” Bir süre gerçekten bir kız gibi kendine alıcı gözle baktı. Uzun burnu, ön tarafı dökülmeye başlamış seyrek saçları, kırışıklar içinde kalmış geniş alnı ve burnuna doğru uzayan köse çenesi gözlerini rahatsız etti. “Hepsinin canı cehenneme,” diye mırıldandı ve yatağa girdi.

“Keşke öyle donup kalmasaydım da okkalı bir cevap yapıştırsaydım o şebeğe. Arzu’nun gözünde başka bir adam olurdum o vakit. Misal, ‘Görmeden oldu patron, bu kadar bağırmana gerek yok,’ deseydim ya da, ‘Belki benim üç aylık maaşım eder bu gömlek ama yine de benden değerli değil,’ deseydim. Yahut gemileri yakıp ben de sesimi yükseltseydim. ‘Kes ulan sesini, gömleğin kadar konuş gebeş,’ deseydim. Hatta üstüne yürüseydim. O iri gözleri korkuyla açılır, gülünç bir duruma düşerdi. Herkesi rahatsız eden sivri o dili de bir taraflarına kaçardı.” Kikir kikir gülmeye başladı, “Bir insanın dili şeyine kaçsa ne komik olur,” deyip kaba bir kahkaha patlattı. Karnını tutup gülerken, durdu birden. Yüzü ciddileşti, birkaç saniye boşluğa baktı ve yatağın içinde oflayarak döndü. “Zamanı hiç bu kadar geriye almak istememiştim.”

Duvara bakarak düşüncelere daldı. Patronu dövse, sere serpe yere uzatıp şöyle ağzını burnunu kırsa, pekmezini akıtsa ne güzel olurdu! Uzun boylu ve oldukça şişman bir patronu vardı. Kendisi ise zayıf ve kısaydı. Gücü yeter miydi? Yumrukları boşa giderdi şüphesiz. Ama bir bıçak olsa. O şişkin göbeğine korkmadan saplasa. Bunu daha kolay yapabilirdi. Patronu öldürme düşü içini biraz rahatlatsa da çok geçmeden,

“Şeytan, şeytan,” dedi yüksek sesle, “kanıma girme benim. Yoksa önce seni deşerim. Yemin ettirme bana, bak yaparım vallahi!” Bu kendisine bile kötü gelen fikirleri kafasından kolayca kovdu. Sol yanına döndü.

“Ben patron olsam, çalışanlarıma böyle davranmam, onları azarlamam. Hele toplum içinde! Adabı muaşeret diye bir şey var arkadaş. Uyaracaksam da odama çağırır bir baba veya ağabey gibi nasihat veririm. Suratsız olmam bir defa. Sabahları herkese ‘günaydın,’ derim. İşten çıkarken de gülümsemeyi ihmal etmez, ‘iyi akşamlar beyler ve hanımlar, gününüzün geri kalanı güzel geçsin,’ derim. Ama nerede?” Alnını kaşıdı. “Ha bir de patron olsam, o basık, sıkıcı odada oturmam. Arzu’nun masasının karşısındaki odaya taşınırım. Onu izlerim. Kestane rengi saçlarını. Küçük, yumuk ellerini. Kahverengi, ışık saçan sürmeli gözlerini. İzlemekle kalmaz, konuşurum üstelik. ‘Öğle yemeğine beraber çıkalım,’ derim. Benim olaya gelince, öyle çalışanım üstüme kahve döktü diye bağırıp çağırmam. Hadi diyelim, bir eşeklik edip bağırdım. Özür dileyip gönül almasını da bilirim. ‘Gömlek senin köpeğin olsun,’ derim. ‘İster kahve dök, ister çay.’ O zaman korku ile değil de sevgi ile kuvvetlenmiş bir saygı görürüm. Hatta Fiko, diye çağırmazlar da adımı olduğu gibi söyleyip sonuna şöyle bir de okkalı ‘bey’ eklerler.”

Kendini patron gibi tasavvur etti. İş yerindeydi. Sıkıntılıydı, son ihaleyi az bir farkla kaybetmişti. İthal mallarda yine sorunlar çıktığı raporlanmıştı. Alacaklılar gözdağı vermek için çenebaz avukatlarını göndermeye başlamıştı. Giderlere bakılırsa maaşlar bu ay da gecikecekti. Bütün bu olumsuzluklar çok can sıkmıyormuş gibi üstüne bir de uzun boylu, şişman çaycı üzerine kahve döküyordu. Sıcak kahve göğsünü yakıyordu, üstelik pahalı gömleğine de çıkmayacak bir leke olarak nüfuz ediyordu. Hiç sinirlenmiyordu. “Olur öyle olur, bir dahakine daha dikkatli ol, tamam mı?” Şişman çaycı bilmem kaçıncı kez özür dilerken, “tamam,” diyordu, “tamam ben hallederim sen işine bak.” Böyle yaşanmış olsaydı da derin bir uykuya dalsa ne olurdu?

Yüzünü tavana dönüp kollarını göbeğinin üzerinde bağladı. “Arzu’nun önünde küçük düşürülmeseydim belki ona çıkma teklif ederdim. Şu olay her şeyi alt üst etti. Façayı düzeltmek için yarın bir şeyler yapmalı. Kendimce bir grev yapsam? İşe geç gitsem mesela, ofisi temizlemesem, çayı demlemesem.”

Sağına döndü.

“Yok, hayır, bu akıllıca bir davranış değil. Grev yaparsam kovulurum, kovulursam Arzu’yu göremem. Arzu’yu görmeden de yaşıyamam. Sadece bu da değil, borçlar öyle birikti ki!”

Yatağın içinde doğrulup vantilatöre baktı:

“İşin iş,” dedi. “Fişi tak dön, fişi çek sön. Böyle işi babam da yapar.” Uykusu adamakıllı kaçmıştı artık.

Vantilatörle birlikte tekrar salona geçti. Televizyonu açtı. Akşam yayınlanan kovboy filminin tekrarı denk gelince durdu. Genişçe bir salonda şişeler kırılıyor, silahlar patlıyordu. Başrolü oynayan sarışın kovboy hedef bile almadan haydutları patır patır vuruyordu. İşaret parmağını namlu, başparmağını da horoz yaparak elini vantilatöre doğrulttu, sol gözünü kapatarak nişan aldı. “Yarın iş yerine şu kovboy gibi girsem, patronu alnının ortasından. Bang bang!”

Bir sigara yaktı, balkona çıktı. Gökte koygun bir kızıllık vardı. Yangın daha söndürülememişti. Sokak kaldırımına kurulmuş üç genç, heyecanlı şekilde birbirlerine bir şeyler anlatıyor, bir yandan da biralarını yudumluyorlardı. Bir süre onları izledi, anlattıkları iç gıdıklayan garip hikâyelerini dinledi. Sigarası bitince içeriye girdi. Vantilatörün önüne geçip göğsünü dayadı, terli vücudu serinledi.

“Arzu şimdi ne yapıyor acaba?” dedi. Arzu’yu, patronunu, iş yerinde olanları tekrar hatırladı. Canı yine sıkıldı. Kendini koltuğa bırakıp uzun uzun vantilatöre baktı.

“Patrona ne kadar da benziyorsun sen? Onun gibi yuvarlak bir gövden var. Başını iki yana sallayıp duruyorsun. Sanki ‘olmaazz, olmaazz’ diyorsun. Gözlerin hep benim üzerimde üstelik. İçeride sigara içmeme bile müsaade etmedin demin. Evet, tıpkı patron gibisin sen.” Aklına şahane bir fikir geldi bu anda. Bir koşu yatak odasına gitti. Odadan getirdiği beyaz gömlekle, kahverengi ceketi vantilatörün başına geçirdi. Çekyatın altından yalnızca iş görüşmelerinde giydiği kravatını çıkarıp gömleğin boynuna gelişigüzel takıverdi. “Şimdi daha çok benzedin,” dedi. “Bir de onun gibi kükresen tam o olursun.”

Vantilatörün rüzgârı ceketin kollarını şişirince bir an irkildi. “Şuna bak, patronun taklidi bile yüreğime korku yaymaya yetiyor.” Biraz geri çekilip kahverengi cekete ve bembeyaz gömleğe baktı. “Neden korkuyorum ki,” dedi bir süre sonra, “sonuçta o cansız bir nesne.” Vantilatöre yanaştı, tüm cesaretini toplayarak vantilatörün başına bir tokat attı. “Gördün mü sesini bile çıkaramadı. Hah ha!”

“Üstüne kahve döksem de gıkını çıkaramazsın artık,” diyerek ellerini çırptı. Mutfağa yöneldi, hemen bir kahve fincanı kapıp tepsiye koydu. Tepsiyi tuttuğu eline bir bıçak almayı da unutmadı ve böylece salona geri döndü. “Evet,” dedi, “üzerine kahve döksem de sesini çıkaramayacaksın.” Elinde tepsi, vantilatöre doğru yürüdü. Kalbi yerinden çıkacak gibi atıyor, heyecandan elleri titriyordu. Oysa plan çok basitti; kahveyi patronun üstüne dökecek, patron kızınca da işini oracıkta bitirecekti. Fakat bu durum kendine pek sahici gelmedi. Olduğu yerde durdu; gerçek bir kahve olsa daha inandırıcı olmaz mıydı?

Mutfak dolabının raflarını karıştırdı. Bir pişirimlik bile kahve yoktu evde. “Gerçek bir kahve olmadan patrondan öcümü alamam. Ne yapmalı? Üst komşundan birazcık istesem?”

Üstünü giyinip hemen üst kata çıktı. Kapıyı sert yumruklarla çaldı. Açan olmadı. Telaşa kapıldı bir an. Ya kapıyı açan olmazsa? Ya kahve bulamazsa? Ya kendiyle her gece böyle hesaplaşmaya kalkıp bir daha hiç uyuyamazsa? “Yok canım, o kadar da değil.” Bir daha vurdu. Sonra bir daha. En sonunda içeriden, uykulu kalın bir erkek sesi:

“Geliyorum,” dedi.

Çeyrek dakika kadar sonra iri yarı, genç komşu kapıda belirdi.

“Kusura bakmayın gecenin bu saatinde rahatsız ediyorum, bir pişirimlik kahveniz var mıydı acaba?” Gerçekten de o ana kadar komşularını rahatsız ettiği aklına bile gelmemişti.

Genç adam dağınık saçlarını kaşıdı, bir türlü açamadığı gözleriyle komşusunu ararken:

“Kahve mi?” dedi.

“Evet, kahve. Türk kahvesi. Bir pişirimlik olsa yeter.”

İçeriden genç adamın karısının sesi duyuldu:

“Kimmiş Faruk bu saatte?”

“Fiko.”

“Fiko?”

“Alt komşu var ya canım. Kahve istiyor.”

“Gecenin bu vakti mi?”

“Evet, gecenin bu vakti,” dedi, Faruk ve uyku sersemliği ile sendeleyerek mutfağa yöneldi. Kapıyı aralık bırakmıştı. Birkaç çıtırtı duyuldu, dolaplar açılıp kapandı, çekmeceler çekildi sertçe geri itildi.

“Nerede bu kahve?” Faruk’un karısı da koridora çıktı.

“Raflara bak, orada olması gerek.”

 “Bulamadım.”

Kadın sinirle mutfağa girdi. Sert, kaba fısıldaşmalar duyuldu. Bir kavanoz dibinin mutfak mermerine sert bir şekilde çarpması geceye tuhaf bir çınlama bıraktı. Sonra sesler bir anda kesilince kahvenin bulunduğunu anlaşıldı. Ortalığa çekilmiş kahvenin keskin kokusu yayıldı. Genç adam aynı şekilde sendeleyerek kapıya geldi ve çay bardağına doldurduğu kahveyi komşusuna uzattı.

“Teşekkür ederim,” dedi Fiko, “zahmet verdim.”

“Önemli değil, iyi geceler,” dedi adam ve kapıyı hemen kapayıp sürgüyü arkadan çekti. İçeride kadınla adamın fısıldaşmaları devam ediyordu. Fiko arkasından söylenen sözleri umursamadan dairesine girdi.

 

Hummalı bir çalışma var ofiste. Kiminin kulağında ahize yüksek sesle konuşmakta, kiminin gözleri bilgisayar ekranında, eller on parmakla klavyede, kimi de irsaliyeleri kontrol eder gibi çalışma rollerinde. Patron ofisin içinde bir uçtan diğerine öfkeli yürüyor. Fiko, ocaktaki kahvenin pişmesini bekliyor. “İçimden geldi, Arzu hanım,” diyecek, “kahveyi sevdiğiniz için, içimden geldi. Buyurun.” Köpüklü kahveyi fincana dolduruyor. Kahverengi, bal gözleri var onun. Kahveyi uzatırken o gözlerle bakışacak ya birkaç saniye, dünyalara değer. Bir de kokusu var ki, Fiko bu kokuyu anımsayınca bile deliye dönüyor. Taze bisküvi gibi kokuyor Arzu. Dünyanın en güzel kokusu ona göre. Fincanı özenle tepsiye koyup ofise giriyor. Tam ortaya kadar yürüyünce Arzu’nun yerinde olmadığını görüyor. Şöyle bir göz gezdirince Lokman’ın masasında oturduğunu fark ediyor. Birkaç gündür kulağına çalınan dedikodular doğru mu yoksa? Kahveyi vermekten de Arzu’yla göz göze gelmekten de vazgeçiyor. Arkasını dönüp çayhaneye gideceği sıra ofisin içinde volta adan patronla çarpışıyor. Göğsü yanıyor patronun. Makinelerin boğuk seslerine benzer acayip böğürtüler çıkarıyor. Sonra birden, kafasında dumanlar beliriyor. Yanık kablo, plastik kokulu dumanlar. İşte bu belalı dumanlar yükselip koyulaşıyor ve bum diye patlıyor. Kahverengi ceketi, bembeyaz gömleği ve lacivert kravatı ile birlikte patron alev alev yanıyor gözlerinin önünde. Fiko mutfağa yönelip kovalara doldurduğu suyla patronu güç bela söndürüyor.

“Ah, bu kadar kızmana gerek yoktu patron. Sadece kahve döküldü üstüne. Ve kazayla oldu, biliyorsun. Evet, kazayla oldu. Buna ofisteki herkes şahit. Kızma bana. Binlerce kez özür dilerim senden. Tekrarı olmayacak bunun, söz. Olursa kov beni. Gözümün yaşına bile bakma. Bir de maruzatım var, patron. Biliyorum, yeri değil ama havalar çok sıcak. Şu rafinerideki yangın da bir türlü sönmedi üstelik. Uzmanlar, yangın sönmedikçe sıcaklıklar daha da artacak, diyor. Vantilatörüm yandı patron. Az kalsın ev de tutuşuyordu ama bir şekilde söndürdüm işte. Sıcaktan uyuyamıyorum, biraz avans isteyecektim; yeni bir vantilatör için.”  


Ahmet Akdere

0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör

Comentários


bottom of page