• İshakEdebiyat

Öykü- Ahmet Ergin- Yolda

Asfalt yolun kesik kesik çizgileri soluklaşıyor. Uzun çizgilere dalıp geçmişi katmerli zindanlardan çıkarmaya çalışıyorum beyhude. Ne zaman başladı yolculuk bilmiyorum. Zaman yoldan daha hızlı akıyor. Kilometre tabelaları dikkatimi çekiyor bir süre sonra. Bir isim okuyorum mavisi beyazına karışmış tabeladan. Gitmek istediğim yer mi bilmiyorum. Gitmek istediğimden de emin olamıyorum. Ayağım gaz pedalını okşamaktan vazgeçiyor bir an. Arkamdaki kamyonun cırtlak kornasıyla irkiliyorum. Sinyal koluna dokunuyorum mecburen. Ekranda yanıp sönen ışığa eşlik eden sese dalıyorum. Tekerleklerin asfalttan ayrıldığını haber veren boğuk sesi çalınıyor kulağıma. Enikonu yoldan çıktığıma emin olup iniyorum. Uyuşan ayaklarım emirlere riayet etmekten aciz. Sıcak zift kokusuna yanımdan hızla geçen araçların rüzgârı eşlik ediyor. Genzimin yandığının ayrımına varıyorum. Bariyerlerin üzerinden geçip toprağa basıyorum. Mavisi çekilmiş baraj gölünün durgun suları beni çekiyor. Birkaç adımı daha minnetle artırıyorum uyuşan gövdeme. Yerden aldığım taşı uçurumun kenarından boşluğa savuruyorum. Tiz bir ses çıkarıp bir süre salındıktan sonra yer çekiminin cazibesine kapılıyor. Göldeki dalgalanma hoşuma gidiyor. Başka bir taş alıyorum. Ardından başka bir tane daha...

Elbiselerimin kirlenmesini önemsemeden sırt üstü uzanıp yanan gökyüzüne çeviriyorum bakışlarımı. Gözlerim kamaşıyor. Ellerimi başımın altında birleştirip kapatıyorum gözlerimi. Parmaklarımdaki karıncalanmayı hissedene kadar o hâlde kalıp anın büyüsüne kapılıyorum. Göz kapaklarımı zoraki aralayıp kalkıyorum. Hâlâ çalışan arabamın kapısını açtığım sırada geçen tırın kornasıyla irkilip çabucak koltuğa atıyorum hantal bedenimi. Ellerim ve ayaklarım beynimin emirlerini beklemeden işine koyuluyor. Önce az kullandığım sol ayağım debriyaj pedalına gidiyor. Aynı andan sağ elim vites koluna uzanıyor. Sağ ve sol ayağın ahengiyle tekerler mıcır üzerinde bir tur dönüyor, ardından araç hareket ediyor. Devir saati eşsiz bir ezgiyle dans eden oryantal gibi motorun sesiyle hareketleniyor. Hemen her gün yaptığım bu işleyişin ayrımına varıyorum ilk kez. Bir an durup geri dönmek istiyorum. Neden sonra bu isteği önemsemediğimi fark ediyorum. Nereye gittiğimin ne önemi var, diyorum.

Yol dönemeçler ve tünellerle bezeli. Kıvrıla kıvrıla, döne döne; bir tünelden diğerine yol alıyorum. Tünele girdiğim bir anda bulanıklaşan yolda ön camda otuz beşli yaşlarda bir siluet beliriyor. Silecekleri çalıştırıp silmeye çalışıyorum nafile. Sarı saçları ışıl ışıl parlıyor. Siyah çerçeveli gözlüklerinin altından renkli gözleri gülüyor. Üzerinde eğreti duran siyah takım elbisesine bakarken boyun bağını gevşetiyor. Sinekkaydı tıraşı, sol yüzündeki kızarıklığı gün yüzüne çıkarıyor. Çenesinin ortasındaki ince yara izini görüyorum. Gayriihtiyari dikiz aynasına bakıyorum. Elim çeneme gidiyor. Siluet, kalabalık bir salonda kendi resimlerine bakarken tebessüm ediyor. Her resim önünde uzun uzun durup imza yerlerine bakıyor. Sonra kalabalığa karışıp el sıkışıyor birer ikişer.

Tünelden çıkınca görüntü kayboluyor. Tekerleğin çukura düşmesiyle sarsılıyorum. Ayağım fren pedala gidiyor içgüdüsel. Motorun sesi cılızlaşınca ne yapmam gerektiğini bilemiyorum. Yine motor becerilerim devreye giriyor. Zihnim duruluyor. Tabelalar ardı ardına dizilirken hızımı arttırıyorum bilinmez bir duyguyla.

Tünelin loş ışığı yeni bir görüntüyle birlikte düşüyor cama. Yine aynı silueti seçiyorum bir hastane koridorunda. Bu kez otuzlu yaşlarda... Tıraşı gelmiş, saçı başı dağınık. Renkli gözleri hüzün ve gözyaşı taşıyor. Bilinçsiz bir devinimle arşınlıyor koridoru ve aynı kapı önünde duruyor. Beyaz önlüklü güzel bir kadın açıyor kapıyı. Dudaklarından bir iki acı kelam düşüyor pervasızca ve ardına bile bakmadan yan odaya giriyor. Sözlerin acısı ayaklarının dermanını kesiyor. Dalından düşen yaprak misali düşüyor koltuğun üzerine. Elleri dağınık saçlarını yoluyor. Bir el uzanıp önce yanaklarındaki kristalleri siliyor sonra da çenesindeki yara izini okşuyor büyük bir şefkatle.

Gün ışığı cama değince yok oluyor görüntü. Gözlerimi sızlatıyor güneşin arsız ışınları. Gözlüğüm dikiz aynasında asılı lakin takamıyorum. Önümdeki kamyonun aheste gidişine uyuyorum bir müddet. Arkasındaki yazı dikkatimi çekiyor. Hangi halet-i ruhiye bu yazıyı yazdırmış olabilir diye düşünüyorum. Sinyalin tık tok sesine uyarak sol şeride geçiyorum. Genç ve kirli sakallı şoför, güneş gözlüğünü burnunun üzerine indirip bana bakıyor. Ne düşündüğünü merak ediyorum. Karşı şeritten yapılan selektörle kendi şeridime geçiyorum. İlerideki tüneli gösteren tabelayla bir ikircik yaşıyorum. Hangi pedala basmam gerektiğine karar veremiyorum. Soğuk bir ter boşanıyor kulak ardımdan. Şakaklarımın da ıslanmış olduğunu fark ediyorum. Camı indirdiğim anda diğerlerinin aksine karanlık bir tünele giriyorum. Farları açınca yeni görüntü düşüyor yola. Bu kez daha da genç... Üzerinde asker üniforması var. Sıcak bir ağustos ayında sabah eğitimi yapıyor. Yüzündeki teri üniformasının yeniyle siliyor sık sık. Koşu bitince davudi bir sesin buyruğuyla hizaya giriyor bütün bölük. En önde cılız bedeni hazır ol da duruyor. Davudi sesin ikinci buyruğuna hep beraber mukabele ediliyor. Her günkü mutat yineleniyor. Eğitim parkuru önünde dirsek temas hizaya giriyor. Yine en önde. Tiz bir düdük sesiyle fırlıyor yerinden. Çevik ve hızlı geçiyor aşamaları. Dikenli teller arasından sürünürken çenesindeki sızıyı fark ediyor. Kan suluyor yüzü. Revirde morfin zerk edilmiş çenesindeki dikişi izliyor acıyı hissetmeden.

Güneş bir kez daha kucaklıyor sevgili hasretiyle. Açık camdan içeri hücum eden rüzgâr değişik bir rayiha getiriyor. Tekerleğin asfaltı ısıran sesi eşlik ediyor bu kokuya. Elim çeneme gidiyor yeniden. Hareketlerimi kontrol edemiyorum. Yanımdan hızla iki araç geçiyor egzozlarından çıkan uğultuyu kulaklarıma misafir bırakarak. Bu netameli yolda bu kadar hız tedirgin ediyor.

Yalnızlığımı paylaşmak için radyonun düğmesini buluyorum. Hışırtılı ses ülke ahvalini veriyor. Değişiyorum kanalı. Berrak, kederli ve kadife sesli bir bayan, hüzünlü bir türkünün nakaratını terennüm ediyor. Bildiğim sözlere eşlik ediyorum. Türkü başka diyarların kapısını aralıyor zihnimde. Yüreğimin bam teline bir tezene dokunuyor sanki. Durulmayı bekliyorum nafile. Başka uğraş arıyorum. Radyoyu kapatmak işe yaramayacak biliyorum. Mavi beyaz tabelada şehre on kilometre kaldığını okuyorum. Hangi duyguya kapılmam gerektiğini kestiremiyorum.

Radyonun tünel yayını başlayınca fark ediyorum yeni görüntüyü. Büyük bir fakültenin geniş koridorunda bir köşe başında oturuyor. Çok daha genç... Üzerinde beyaz bir gömlek ve füme pantolon var. Saçları yine dağınık… Yüzü pürüzsüz, ak pak. Önündeki boya sandığının üzerine konan ayakkabıya bakıyor. Elleri bilindik hareketler savuruyor yüzündeki utangaçlığı saklarcasına. İşi bitince kalabalık koridora göz atıp arkasına yaslanıyor. Kısık gözleri keder saklıyor. Uzun uzun bakamıyor kızlı erkekli kalabalığa. Bakışlarını pencereden tarafa çevirip karlı dağları süzüyor. Düşünceleri sahipsiz. Az zaman sonra koridor birer ikişer tenhalaşıyor. Yerinden kalkıp boya sandığını iyice köşeye sürüyor. Açık kapılardan birinden içeri sınıfa giriyor. Biraz önce ayakkabılarını boyadığı gencin arkasındaki sıraya oturuyor.

Hareketli bir şarkıyla tünelin ucundaki ışığı seçiyorum. Artık görüntünün akıbetinden eminim. Camı indirip içeriye yayılan kasaveti özgürlüğüne bırakıyorum. Arabayı yol kenarına alıp nefes almak istiyorum. Camdan giren hava yeterli gelmiyor sanıyorum. Nedensiz vazgeçiyorum. İçimin bungun hâli ayağımla bir olup gaz pedalına yükleniyor. Şehrin dağ eteğine sığınmış çocuksu hâlini seçiyorum dönemecin ucunda. Varmak istediğim yer olduğundan emin olamıyorum. Şehrin girişindeki ilk kavşaktan geri dönüyorum. Az ileride güneşten korunmak için taktığı beyaz şapkası, hâkî renkli kısa kol gömleği, siyah pantolonuyla ben yaşlarında biri otostop çekiyor. Kısa bir tereddütten sonra yanında duruyorum. Hiçbir şey söylemeden yanıma oturuyor. Yüzünü gölgeleyen şapkasını kaldırınca çenesindeki ince yara izini fark ediyorum. Yolculuk yeniden başlıyor.


Ahmet Ergin

66 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör