• İshakEdebiyat

Öykü- Ahmet Fenar- Sandık

Soğuk. Çok soğuk. İçim üşüyor. Pencereden dışarı bakıyorum. Etraf bembeyaz. Kar, diz boyunu geçmiş. Hâlâ da yağıyor. Böyle giderse belimizi de geçecek. Bu beyaz örtü, sadece dışarıdaki değil içerideki bütün sesi de toplamış sanki. Kimsenin sesi çıkmıyor. Yirmi dokuz kişiyiz.

Ceketimin çekiştirilmesi ile dönüp bakıyorum. Derya. Ben dönünce bırakıyor ceketimi. Defterini getirmiş. Verdiğim harfi yazmaya çalışıyor. Defterinin kenarları kıvrılmış. Konuşmuyor Derya. Saçını okşuyorum. Giderken ellerini sobaya yaklaştırıyor. Bir tek ben üşümüyorum demek ki.

Pencereler tahta. Soğuk alıyor. Köyün yolları açılsa ilçeye gittiğimde macun alacağım, bir de cam süngeri. Pencerelerin etrafını, kapının altını iyice kapatmak lazım.

Kapı açılıyor. Dilaver. Üstündeki mavi önlük; kapıyla, pencerelerle ve duvarlarla aynı renk. Elleri üşümüş Dilaver’in, ayakları da. Sobaya yaklaşıyor. Ellerini ısıtıyor önce. Sonra ayakkabılarını çıkarıyor. Ayaklarını yaklaştırıyor sobaya. Sobanın kenarında çocukların gelirken getirdiği odunlar, tezekler. Her gün birer ikişer getiriyorlar. Dilaver’in montu yok. Bir mont almalı ona. Seher’le Şirin’e bot. Felek’e kazak. Revşan’a da. Yerine yöneliyor Dilaver. Hiç konuşmuyor. Oturuncaya kadar izliyorum onu.

Sobaya bir iki parça odun atıp pencere kenarına geçiyorum yeniden. Harlanıyor soba. Tavanda ateşin dansı. İçerisi ısınıyor. Fakat ben üşüyorum. İçim üşüyor.

Rüzgâr çıkıyor. Uğultusu korkutuyor beni. İki yıldır alışamadım. Çocuklar oralı bile değiller. Kar, rüzgâr, soğuk onların bir parçası artık. El gibi, ayak gibi. Dönüp bakmıyorlar bile. Elektrik de kesilir birazdan. Kaç gündür doğru dürüst yok zaten. Elektriğin kesik olmasına alışıyorum ne hikmetse.

Meliha’nın gözleri yeşil, saçları iki yandan örgülü, elleri soğuktan çatlamış. Az önce Derya’nın yaptığının aynısını yapıyor. Ceketimi çekiştiriyor. Dönüp bakıyorum. “Nenemin selamı vardır,” diyor. Gülüyor. Ben de gülüyorum.

Sıraları dolaşıyorum tek tek. Yirmi sekiz kişi. Hepsi beni bekliyor. Gözlerini dikmişler üstüme. Çocukça bir telaşa bürünüyorum birden. Sanki birisi çıkıp bağıracak, birisi gülecek gibi geliyor. Uğultu camları aşıp içeri doluyor.

Tavandaki tek floresan lamba da sönüyor. Elektrik kesiliyor yine. “Haydaaa!” ünlemi çıkıyor ağzımdan. Ramazan da aynısını söylüyor. “Haydaa!” Hepsi gülüyor Ramazan’a. Sonra Hacı bağırıyor. “Haydaaa!” Hacı en komikleri. Kısacık boyu var. Sarışın, çekik gözlü. O bağırınca ben de gülüyorum. Hepimiz gülüyoruz. Rüzgâr daha sert uğulduyor. Bizi susturmak için sanki. Burada gülmek de mi yasak? İnatlaşıyoruz. Rüzgâr uğuldadıkça biz daha çok gülüyoruz.

Elektrik gelmedi hâlâ. Üçüncü mum bitiyor. Uğultu dışarıda değil beynimin içinde. Sabahki rüzgâr, tipiye çeviriyor. Oysa sabah biz daha çok gülmüştük. Çocukları bugün de erken bırakıyorum. Gelir gelmez sobayı yakıyorum. Küçücük lojmanı ısıtmak bin bir dert. Ne yiyeceğim bu akşam? Bulgur pilavı yapıyorum. Meliha’nın dün getirdiği köy ekmeğini çıkarıyorum. Kurumuş biraz. Ocağın üstüne su dolu bir tabak koyuyorum. Tabağın üstüne de ekmeği. Buharla yumuşatıyorum. Bulgur pilavını ekmekle yiyorum.

Alışamadığım sadece soğuğu mu buranın? Bilmiyorum. Sabah elektrikler olmayacak yine. Erken gidip sobayı yakacağım. Doldurduğum sular bitince kuyudan su çekeceğim. İlçeye gidemezsem yine ekmek, yoğurt, yumurta getirecekler. Kar yağacak. Kar çok yağacak. Rüzgâr kapıma yüklenecek. Kırar gibi yüklenecek. Korkacağım. Bunlara alıştım mı?

Yatağa giriyorum. Saat daha yedi fakat ses seda kalmamış ortalıkta. Hava çoktan kararmış, gece çoktan ağır bir yorgan gibi çökmüş köyün üzerine. Köpekler bile havlamıyor. Biri köyün ucunda nefes alsa ben burada duyacağım.

Kapım vuruluyor. İrkiliyorum. Fırlıyorum yataktan. Tahta kapı kırılacak gibi. Sesleniyorum. Sesime ses veriyor dışarıdaki. Sesinden tanıyorum. Açıyorum kapıyı. Meliha’nın babası. Mahmut. Meliha gözlerini babasından almış. Adamın gözleri karanlıkta yeşil bir zümrüt gibi parlıyor. Susuyorum ama belli, hayırlı bir sebepten değil gelişi. Soluk soluğa kalmış. Yüzündeki yeşil zümrütler ıslanmış sanki. Soğuktan mı, ağlamış mı? Burada benden başka ağlayan erkek görmedim ama Mahmut başka.

İki gün önce geldiğinde tütün sarmıştı bana. Çay içmiştik. Pestille ceviz getirmişti. Seviyorum Mahmut’u. İyi adam. Daha köyün minibüsünden iner inmez elimdeki valizi alıp beni yemeğe götürmüştü. Benim dert ortağım oldu.

"Nene Gule öldü."

Başka bir şey demiyor. Arkasını dönüp gidiyor Mahmut.

Öylece bakıyorum arkasından. Kapıyı kapatamıyorum. Kar yüzüme vuruyor, rüzgâr ciğerlerime doluyor. Oda soğuyor. “Nene Gule öldü.” Kafamda Mahmut’un söylediği bu tek cümle yankılanıyor defalarca. Annesine Nene Gule diyor Mahmut. Herkes öyle diyor diye o da öyle diyor. Neden sonra kapatıyorum kapıyı. Ne yapmalıyım? Şimdi mi gitmeliyim yoksa yarın mı? Mahmut bu vakitte geldiyse kapıma şimdi gel demek değil midir bu? Yatağımın karşısındaki kanepeye oturuyorum.

"Ölüm çeyizidir bu."

"Ölüm çeyizi mi? İlk kez duyuyorum."

"Ölüm çeyizi ha. Sandığım benim. Ben ölünce açacaklar bunlar. (Mahmut’la karısını gösteriyor.) Kefen parami koyacağam, öldükten sonra okutacaklari mevlütün parasıni da. Birkaç tene de altın. Benim yaşıtımdi Sultan. Ölünce sandığindan birçok şey çıkti. Gelinlerine kumaşlar, torinlarina eşyalar. Dedi kimseye yük olmasın cenazam. Kendini yıkayan hocaya verecaği parayi, eşyayi bile almışti. Ben de yapacağam ölüm çeyizimi. Kimseye yük olmayacağam. Arkamdan okuyana, dua edene veracaklar. Helallaşmak için."

"Allah gecinden versin. Sen daha çok yaşarsın Nene Gule."

"Herkes ölacak. Hema insan hazırlıklı olsun. Hem bu dünyaya hem öteki dünyaya. Bir kadın ki iki çeyiz hazırlar ömründe. Biri baba evinden koca evine giderken öbürü bu dünya evinden öbür dünya evine giderken. Aldığim yaşlılık maaşimla yapacağım çeyizi. Aha bu Mahmut’un çocuklari durmaz, canima yeter. Her keresinde para isterler benden. Zaten üç kuruştir. Dogru düzgün bir şey koyamam sandığa hema olsun. Koydiğim yeter. Hem evlat cevizin kabuguysa torin cevizin içidir. Allah büyüktür."

Daha üç gün önce anlattı bana bunları Nene Gule. Mahmut’un karısı sofrayı topluyordu. Mahmut tütün sarıyordu yine. Çay bekliyorduk. Meliha kardeşini almış, sobanın kenarında ödev yapıyordu.

Kanepeden kalkıyorum. Gözüm karşıda duran saate ilişiyor. Sekiz buçuk olmuş. Dördüncü mum sönmek üzere. Giyiniyorum. Dışarı çıkıyorum. Soğuk, çok soğuk.

Kar iyice bastırmış. Tipi fena. Gözümden düşen yaşlar, kara karışıyor. Karla karışık ağlıyorum.

Mahmut’un evi kalabalık. İçeri giriyorum. Erkeklerin olduğu odaya. Diğer taraftan kadınların ağıtları geliyor. Sesleri içimi titretiyor. Dediklerini anlamıyorum ama ağlamamak için zor tutuyorum kendimi.

Gece yarısından sonra geliyorum eve. Elektrikler hâlâ yok. Uyuyamıyorum. Dönüp duruyorum yatağın içinde. Karanlıktan değil, Nene Gule öldü. Daha üç gün evvel konuşmuştuk, gülmüştük oysa. Daha bu sabah selam gönderdi bana Meliha’yla. Daha birkaç saat önce nefes alıp veriyordu. Şimdi…

Bir hafta oluyor Nene Gule öleli. Kar yolları kapatmış iyice. Elektrikler yine yok. Mum bitmek üzere. Kapım çalınıyor. Mahmut. Elinde eski bir gazeteye sarılmış bir şeyler var. Uzatıyor bana. Ne olduğunu soruyorum. “Nene Gule sana yapmıştır. Ben öldükten sonra sandığımı açınca bunları muallime verin demiştir.” diyor. “Hakkını helal etsin.”

“Helal olsun.” diyorum. Gözlerimizi kaçırıyoruz birbirimizden. Erkekler ağlamaz buralarda. Oysa biliyorum. Mahmut eve gidince ağlayacak, ben o gidince boşaltacağım içimde ne varsa.

Mahmut gidiyor. Elimde verdiğiyle kalıyorum. Açıyorum gazeteyi. “Patik, havlu, yazma.” Ölüm çeyizinden. Nene Gule’nin sandığından. Gözümden düşenler ıslatıyor gazeteyi.

Hava soğuk, çok soğuk. Kar belimizi geçmiş. Daha da yağıyor. Üşüyorum, içim üşüyor.


Ahmet Fenar

147 görüntüleme