• İshakEdebiyat

Öykü- Ahmet Tarık Tekoğul- Orangutanı Öpmek

Detaylarına vakıf olamadığımız bir yer ve zaman diliminde, yeryüzü hayvanlarının koruyucusu ilan edilen ve uzun yıllar hüküm süren Orangutan Anelan’ın -çok ironiktir- hiçbir hayvanı koruyamadığı bir felaketin öyküsü bu. Bilim insanlarınca tespit edilemeyen ve sadece hayvanları etkilediklerini düşündükleri bir virüs yeryüzü hayvanlarını kısa sayılacak bir süre zarfında yok etti. Biri hariç. Orangutan Anelan’ın tüm soyunu ve halkını yok eden bu virüsten paçayı nasıl kurtardığına dair sadece akademide değil, edebi kamuda, sanat cenahında ve köy kahvelerinde de teoriler ileri sürüldü. Tüm teorisyenler, kendi ürettiklerinin dışındaki teorileri çürütmenin bir yolunu buldular. Orangutanın felaketten önce biriktirmeye başladığı Anzer Balını her gün köy tereyağıyla tükettiğini ve bu sayede hayatta kaldığını söyleyen Karadenizli bir amcayı ise dikkate alan kimse olmadı.

Orangutan Amazon’da gizleniyordu artık. Çünkü yüzlerce yıldır kıçındaki mührü öpmek isteyen insanlardan kaçıyordu. Tüm hayvanlar ölünce Orangutanı şans eseri gören bir doğa bilimci hayvanın kıçındaki Yin/Yang’a benzeyen ize rastlayınca bunun bir rastlantı olamayacağı zannına kapıldı. Modern bilimin yol göstericiliğini kenara bırakıp hayvanın salgından kurtulmasını mühür dediği bu ize bağladı. İnsanların azımsanmayacak kadar büyük kısmı bu hikâyeye inanmayı seçtiler. Bu mührün öpülmesi gerektiği, kurtuluşun ancak bu şekilde gerçekleşeceği fikriyse daha sonra kendine medyum diyecek bir kadının söyledikleriyle kehanete dönüştü. Kehanete göre -medyumun bunu yavaş yavaş, medya ve zeki müritleri aracılığıyla geliştirdiğini tahmin edersiniz- hayvanlar incinmişti. Onlara hükmetme arzumuz, yaşam alanlarına uyguladığımız terör, kahrolası pet shoplarımız onları kamusal bir intihara sürüklemişti. Virüsten etkilenmeyi ve ölmeyi seçmişlerdi böylece. Yine de bize, insanlara bir şans daha tanıyorlardı. Temsilci kıldıkları Orangutanı bulup, tüm evrenin kavgasını ve uyumunu içine tıkıştırdıkları mührü öpüp pişman olursak tüm hayvanlar geri dönecekti. Böylelikle insanlar yeniden et ve süt tüketebileceklerdi. Durumun vahametini biraz daha anlaşılır kılmaya çalışayım. İnsanlar ekmeklerine bal süremiyordu, bal olmayınca tereyağının da pek önemi kalmıyordu. Kaldı ki ortalıkta hiç tereyağı da yoktu. Artık on liraya döner ekmek satamıyordu esnaf. Çocuklar -şanslıysalar- az miktarda anne sütü tüketebiliyordu. Çünkü var olan tek gerçek süt annelerinki olduğu için karaborsada hayli para ediyordu. Bazı annelerin çocuklarının sağlığı hatta hayatları pahasına bunu tercih ettiklerini tahmin edersiniz. Sucuklu yumurta yiyemediğiniz, ekmeğinizin üzerine bal süremediğiniz ve tüm kebapçıların kepenk kapattığı bir distopya hayal edin. Vegan değilseniz ve hayal gücünüz yeterince zenginse bunun dudaklarınızı uçuklatması gerek.

Yeryüzü hükümetleri en iyi avcıları bünyesinde barındıran ve üst düzey yetkilerle donanmış bir örgüt kurdular. Milis güçler av tüfekleriyle aradılar Orangutanı. Avcılar, maceraperestler, siyasi parti mensupları, hippiler, ev kadınları. Orangutanı her kesimden insan arıyordu. Hollywood epey para kazandı bu hikayelerle. İyi tarafından bakarsanız savaşlar büyük oranda azaldı. “Et yiyemiyorsak neden zengin olalım, zengin olamıyorsak neden silah satalım,” diye düşündü belki de bazı tüccarlar, bilmiyorum. Yine de hiçbir şey tek bir hayvanın neredeyse tüm insanlık tarafından aranmasını önemsiz kılmıyor. Orangutanın kıçındaki mührü öpmek isteyen insanların çok azı onu görebilmişti. Onu yakalayıp kıçındaki mührü öpmek isteyen çok çok nadir insanaysa Orangutan osurarak karşılık verdi. Sonradan bu şanslı insanların lanet mide bulantılarını görmezden gelip mührü öpmeleri gerektiği epeyce tartışıldı. Bir dâhi, mide bulantısını alt etmeye çalışmak yerine o osuruğu saklamanın ve laboratuvar ortamında çoğaltmanın yolunu buldu. Böylece bu dirayetli hayvanın ‘en kuvvetli’ silahı kamuya mal edilmiş oldu. Bu yeni keşifle yeni dinler kuruldu. Osuruktan banyolar yaptı milyonerler. Yollara zeplinlerden boşaltıldı. Birkaç ülke bayrağındaki yıldızları yeşil bir dumanda sembolize ettikleri osurukla değiştirdiler. Önce hayrat, sonra bir belediyecilik gereği olarak yollara osuruk stant ve çeşmeleri dikildi.

“Yeryüzü dönüşüyor, geviş getiriyor, öğürüyor ve hayvani bir huzurla gülümseyerek, sırtını sıcak kalorifer peteğine dayamış vaziyette, ağzında sigara, burnunda en leziz kokularla sesli bir biçimde osuruyordu.” Durumu böyle tarif etmişti, ödüllü bir yazar.

Tüm bu olanlardan sonra bir adam, binlercesi gibi, Orangutanı bulup mühründen öpmeye ant içti. Çocuğu yeteri kadar Nesquik tüketemiyordu ve tüm ısrarlarına rağmen onu meyve suyu ya da içme suyuyla tüketmek istemediği de açıktı. “Ya nesquik katacağım sütü bulursun ya da kaçarım evinden,” dedi babasına bir gün. Adam tek oğlunun -annesi doğumda yoğun osuruk serumu sebebiyle ölmüştü- evden kaçmasına dayanamazdı. İnek yetiştirip süt temin etmeliydi. Bunun için mührü öpmek gerekse bile.

Uzun yıllarını aldı Orangutanı bulması. Nesilden nesile miras bırakılan Anzer Balının sahibini bilmesinin payı var bunda. Bürokratik engelleri aşarak, araya tanıdık sokarak, bol sıfırlı bir senet imzalayarak az miktarda Anzer Balı elde etti. Orangutanın Amazon’da dolaştığı dedikodusu onun da kulağına gelmişti. Oraya gitti. Ormanı aradı. Yüksek sesle elindeki Anzer Balından bahsediyor, Orangutanı tahrik etmeye çalışıyordu. Tüm ömrünüzce bir anı beklersiniz ve o an geldiğinde tuvalete gitmeniz gerektiğini düşünürsünüz ya hani. Adam da Orangutanı karşısında gördüğünde öyle hissetti. Orangutan kafasını sağa sola sallayıp adamın elindeki bal kavanozunu aldı, hızlı hızlı yemeye başladı. Adam “mührü öpmem gerek,” dedi, “kehaneti ancak bu şekilde gerçekleştirebilirim.” Orangutan kafasını tekrar sallayıp adamın gömlek cebinden bir sigara aldı. Yine cebindeki çakmakla yaktı. Kalan eliyle boş kavanozu adamın eline tutuşturdu. Sigaradan derin bir nefes çekti içine. Uzun yıllar sonra biraz mutasyon geçirmişti. Ömründe ilk defa, konuşmak üzere kara dudaklarını araladı, “ Evladım mühür değil o, doğum izi.”

Sigarayı orta parmağıyla ormanın derinliklerine fırlattı. Sağa sola hızlıca göz attı. Sırtını dönüp yürümeye koyuldu.


Ahmet Tarık Tekoğul

179 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör