• İshakEdebiyat

Öykü- Ali Emre Arvas- Musa'nın Horozları

Taşları eskimiş, döşemeleri köhnemiş, en yenisi belki kırk yıllık, bakımsız, yığma evlerin yan yana dizildiği, yoğunlukla düşük gelirli işçi ailelerinin ve düzensiz göçmenlerin ikamet ettiği sevimsiz, dar bir sokak. Duvarları yıkılmaya yüz tutmuş küçük bahçeler içerisindeki hatmiler, güller, karanfiller alını, morunu alıp çoktan gitmiş. Akşamları ellerinde pazar fileleriyle dönen babalarını karşılayan çocukların neşeli bağırışları, hamarat hanımların şen kahkahaları, serçelerin, bülbüllerin, sakaların şakımaları sanki hiç var olmamış. Şimdi kesif bir yoksunluk ve yoksulluk. Bu sokak sanki bin yıldır böyleydi.

Musa, annesi ile işte bu sokakta, merhum pederinden kalma sarı taştan inşa edilmiş, tek katlı, kâgir bir evde yaşıyordu. Bir işi yoktu. Daha doğrusu artık önceden çalıştığı, en uzunu altı ay sürmüş olan düzensiz işlerde bile çalışamıyordu.

O melun illetten sonra kimseyle doğru dürüst görüşmüyor, hiçbir yere gitmiyordu. Neredeyse bütün zamanını eğreti bir çitle çevrili küçük bahçede geçiriyordu.

Gün boyu oturduğu yeşil tahta iskemlenin üzerinde sigara içerken, bahçede eşelenen horozları izliyordu. Kanatlarının üzeri, başlarının bir kısmı, uzun boyunları ve kuyrukları altın gibi parıldayan yaldızlı, sarı tüylerle bezeli bu dört horoz Musa’nın her şeyi olmuştu. Kendi elleriyle büyüttüğü; altın sarısı başlarını öpüp okşarken konuştuğu, dertleştiği horozları izlemek en büyük tutkusuydu.

Dirseği ters oturduğu iskemleye dayalı, eli çenesinde dalıp giderdi bazen. İskemle gösterişli bir araba; horozlar arabaya koşulu kara yağız atlara dönüşürdü. Musa mı küçülürdü, bahçe mi büyürdü? O küçürek bahçe devasa bir düzlük olurdu. Şaklatınca kırbacı atlar nasıl da kişner, dörtnala muhayyel beldelere koştururdu.

Bazen horozlar hiç hatırlamadığı babası olurdu. Upuzun bacaklarıyla damların, çatıların üzerinden atlar alır götürürdü Musa’yı. Ne Musa bilirdi gittikleri yerleri ne de babası.

Yahut güneşin altında hımbılca eşelenirken, aniden devcileyin böceklere dönüşür toprağa geniş tüneller açarlardı. Girdikleri tünellerin ağzından “beni takip et” dercesine Musa’ya göz kırparlardı.

Musa henüz dört yaşındayken babası bir iş kazasında hayatını kaybedince annesi ve kız kardeşiyle kalakalmışlardı. Neyse ki başlarını sokacak bir evleri ve merhumdan kalan maaşları vardı. Öyle boğazlarından kesecek, ser sefil olacak bir halde değillerdi ancak her istediklerine sahip olmaları da mümkün olmamıştı hiç.

Kız kardeşi geçen sene annesinin deyişiyle kakalağın birine kaçmıştı. Annesi çok üzülmüş, Musa da oldukça öfkelenmişti. İki ay kadar nerede olduğunu öğrenememişler, ikinci ayın sonunda nihayet haber almışlardı.

Geçen iki aylık sürede Musa’nın öfkesi hafiflemiş, kardeşinin sağlığı için endişelenmelerine de gerek kalmamıştı. Gel gör ki konu komşunun yavaş yavaş seyrelmeye başlayan kınayıcı, aşağılayıcı bakışları, bulundu haberinin gelmesi üzerine yeniden artmıştı. Tanrılar kurban istiyordu!

Ne yapacaktı Musa, gidip kardeşini ve kakalağı öldürecek miydi? Sigaralar içti, ofladı, pufladı, bir balkona, bir bahçeye, bir eve, bir oraya, bir buraya derken kınanmayı, aşağılanmayı göze aldı ve hiçbir şey yapmadı. Hem kurban kesmek vacip değil miydi ki?

Dört ay geçti, söylentiler azaldı. Kız kardeşi karnında bebesi yanında kakalakla el öpmeye gelince göstermelik bir öfke ile birlikte, “Vay efendim hangi yüzle geldin, bizim senin gibi kızımız, kardeşimiz yok,” faslının ardından dedikodu masalarına meze olmak pahasına gönülsüzce barışıldı. Şimdi bakınca kakalak da fena çocuğa benzemiyordu sanki.

Doğrusunu söylemek gerekirse kız kardeşi kaçıp gittiğinde pek de üzülmemişti. Onu öfkelendiren şeyin etrafındakilerin aşağılayıcı, yargılayıcı bakışları olduğunu şimdi daha iyi anlıyordu. Kız kardeşinin yaşadığı mahalle, bulunduğu ortam buradan iyi miydi bilmiyordu ama bu uğursuz sokaktan, şu balkonlara tünemiş kukumavlardan kurtulmuştu işte.

Musa, şimdilerde zamanın anlamını yitirdiği durağan bir yaşam sürüyor olabilirdi ama çocukluğu hiç de öyle geçmemişti. Kirpi oku gibi dik dik, simsiyah, parlak saçlar, yay gibi iki kaş, sıpa gözü gibi uzun kirpikli, irice kara gözler, zayıf, ince yüzüne yakışan muntazam bir burun ve çeneyle oldukça güzel bir çocuktu. Ne var ki aynı zamanda oldukça sıskaydı. Erik dalı gibi incecik kollar, Medine hurması gibi uzunca kuru bir vücut, o haylaz bedenin tüm yükünü taşıyan kibrit çöpü gibi iki bacak. Gün boyu oturmaktan ve kullandığı ilaçlardan nerdeyse yüz kiloyu bulmuş bu adamın vaktiyle üflesen uçacak bir çocuk olduğuna inanmak gerçekten güçtü.

Ele avuca sığmazdı. Kedi, köpek taşlamak, sapanla kuş avlamak, köpek kuyruğuna teneke bağlamak, konu komşunun bahçesinden olmamış meyve, kümesinden yumurta araklamak, çeteler kurup başka mahallelerden çocuklar ile kavgaya tutuşmak gibi o yaşlar için meşru sayılabilecek vukuatların yanında haddi aşan haşarılıklarıyla başta annesi olmak üzere konu komşuyu bezdirirdi.

Anasına sorsan okuyacaktı Musa, memur olacaktı. Kâtip olup kolalı gömlekler giyecekti. Koluna taktığı şemsiyesini açtığında sadece yağmurdan değil, her türlü kötülükten, kem gözden, nazardan, fukaralıktan, eşkıyalıktan, düzenbazlıktan hem kendini hem onları koruyacaktı. Orta mektebi gücün bitirdi.

Kimden öğrendi, nereden duyduysa dalgıç olmak istediğini söyledi bir gün. Güneydeki kentlerden birine gidecek, dalgıç olacaktı. Bu fikre nasıl kapıldı bilinmez ama mantıklı bulunmayacağı belliydi. Başta anası olmak üzere etrafındaki herkes, gördüğü en büyük su birikintisi belediye parkındaki eğreti havuz olan bu delişmen çocuğun hayalini boğmakta zorlanmadı. Bu ilk hayal kırıklığı değildi tabii.

Ardından İstanbul’a gitmek istedi, jonglör olacak, sirklerde çalışacaktı. Bak bak bak! Tedirgin oldular tabii, o ney dediler. Bir maymunun ilk kez karşılaştığı bir nesne gibi önce parmaklarıyla dürttüler, tereddütle ucundan tutup çevirdiler, incelediler. Sonra hırsla yere atıp çığlıklar atarak üzerinde tepindiler; ezdiler, ezdiler ve onu da hayaller mezbeleliğine gönderdiler.

Bu böylece sürüp gitti. Bir yanda Hayalî Musa Efendi’nin ansiklopedilerden, belgesellerden, bilinmez diyarlardan getirip, hesapsızca Musa’nın sırtına yüklediği hayaller; öte yanda Musa’nın attığı her adımı sorgulayan, eleştiren; getirip önlerine yığdığı hayalleri gülünç ve anlamsız bulup reddeden kukumav heyeti.

Önerdiği her şey reddedilen, attığı her adım sorgulanan, kurduğu her hayal yıkılan bu adam sürekli tosladığı bu duvar karşısında öfkelenmeye başlamıştı. Dibinde kimi çürümüş, kimi kurumuş, darmadağın umutlar, hayaller, arayışlar, özleyişler yığılı; milyonlarca baykuş kafasının ustaca dizilmesi suretiyle inşa edilmiş bu muhkem duvar hangi mimarın eseriydi?

Duvarı yıkacak gücü yoktu, üzerinden atlayacak becerisi de, onu dönüştürecek birikimi de. O halde kendini duvara ispat etmeliydi.

Etrafındakilerin saygı duyduğu, hürmet ettiği, vird çeker gibi her sohbette adlarını zikrettiği kimseler hep varlıklı insanlar değil miydi? O halde o da varlıklı bir adam olmalıydı. Böylece lakırdıdan ibaret de olsa söyledikleri dinlenir, ham hayalleri takdire şayan bulunurdu herhalde! Evet, kesinlikle varlıklı bir adam olmalıydı. Peki ama nasıl?

İnsanlığın on bin yıllık kadim bilgisini, tecrübesini göz ardı etmeyerek Musa da öncülleri gibi altına yöneldi. Varlıklı, güçlü bir adam olmanın en kolay yolu çil çil sarı altına sahip olmaktan geçiyordu. Bunun en kolay yolu da bir gömü bulmaktı tabii. Hemen işe koyuldu.

Yaşadığı bölge eski bir yerleşim yeriydi, haliyle define işiyle ilgilenen kişi sayısı hiç de az değildi. Musa öncelikle bu işin ilmini tahsil edeceği bir üstat aradı. Onun rahle-i tedrisinden geçecek, icazet alacak ardından kim tarafından korunuyorsa korunsun, nerede saklanıyorsa saklansın o hazineyi bulacaktı.

Tabii ki böyle bir üstat bulamadı ancak defineci kahvelerinde kendisi gibi bu işe hevesli birçok kimseyle tanıştı, cinci hocalarla saatlerce görüştü. Çeşit çeşit büyü, efsun, türlü türlü ritüel öğrendi. Romalılara, Ermenilere, Rumlara, bu topraklarda yaşamış diğer eski halklara, cinlere, Hz. Süleyman’a, Hızır aleyhisselama dair envâi türlü hikâyenin ortasında buldu kendini.

Öyle bir hayretle ve öğrenme tutkusuyla doluydu ki; yaşam ile ölümün, hayal ile gerçeğin, doğru ile yanlışın, siyah ile beyazın sarmallar oluşturarak iç içe geçtiği tüm o hikâyeleri şevkle dinledi. Kendinden geçti, hızlı manevralarla havada pikeler yapan bir kırlangıca dönüştü. Mücerret bir zamanın ve mekânın içerisinde hızla yolculuk ederken havada uçuşan her kelimeyi, her heceyi, her sesi yakaladı.

Tüm bu ezoterik ilmin yanında, pozitif bilimi de ihmal etmedi tabii. Orada burada günlük yevmiye karşılığı çalışarak biriktirdiği parayı ikinci el bir metal detektörüne yatırdı.

Elbette ki yeni meşgalesi de anlayışla karşılanmadı. Evvela nasihat edildi, kimilerince alaya alındı, yargılandı, aşağılandı ama asla pes etmedi. Hırsı, Tanrısal bir öfkeydi artık! Tüm o yargılayıcıları önünde secde ettirmek adına avucuna alması gerektiğini düşündüğü altına olan sevdası delice bir saplantı haline dönüşmüştü. Bu asla onların suratına çarpacağı bir duygu değil, bütünüyle kendi içinde yaşadığı bir hezeyandı.

Bir gece rüyasında; palalarla, mızraklarla, kılıçlarla, baltalarla üzerine saldıran kalabalık bir ordunun karşısında kendisini altından bir zırh kuşanmış olarak görmüştü. Ayakları iki yana açık vaziyette, kolları göğsünde bağlı, yüzünde müstehzi bir gülümseme ile öylece kalabalığın üzerine gelmesini bekliyordu. Zırhından yayılan parlaklık, baykuş ünlemesi gibi sesler çıkararak üzerine saldıran kalabalığın gözlerini kamaştırıyor, yaklaştıkça sesleri artacak yerde gitgide azalıyor, uysallaşıyordu.

Kalabalıkla arasındaki mesafe kapandığında karşısında amacını çoktan yitirmiş bir kitle vardı. Büyülenmiş bir halde Musa’ya bakıyorlardı. Kısa bir sessizliğin ardından şuursuzca yere kapaklanmaya başladılar. Ellerinden düşen silahların şakırtısı metalik bir yağmuru andırıyor; mutlak sessizlik, kalabalığın Musa’yı ululadığı mutlak bir teslimiyete dönüşüyordu.

Önceleri gördüğü rüyalar hep böyle vecd ile kendinden geçmiş kalabalıkların sergilediği kutsal seremoniler, mutantan zaferlerle doluydu. Rüyalar görüyor, arıyor, bulamıyor, hırslanıyor, öfkeleniyor, yeniden arıyor, yeniden bulamıyor, yeniden hırslanıyor, yeniden öfkeleniyordu.

Gördükçe aradı. Detektörle taranmadık alan; belle, kazmayla, kürekle eşilmedik toprak parçası bırakmadı. Bir iki kırık amfora, birkaç paslı akçe ve bolca hayal kırıklığı. Bulabildiği bunlardan ibaretti.

Bir gece rüyasında kendisini bu defa altın tüylü bir baykuş olarak gördü. Yaşadıkları sokaktaydı. Sokak boyunca tüm ağaçlar, balkonlar, çatılar milyonlarca baykuşla doluydu. Sokağın tam ortasına dikilmiş kocaman bir ağacın üzerinden kendi evlerine doğru bakıyordu. Az sonra evin kapısı açıldı ve içerden ağzında şnorkel, gözünde deniz gözlüğü olan dalgıç kıyafetli bir çocuk çıkıverdi. Ellerinde lobutlar, ayağında paletlerle sokak kapısına doğru yürüdü. Sokağa adımını attı, etrafına bakındı ve elinde tuttuğu lobutları ustaca çevirerek yürümeye başladı. Ayağında paletler olmasına rağmen attığı adımlar ile lobutların dönüşü kusursuz bir uyum içerisindeydi.

Tüm baykuşlar Musa’ya bakıyorlardı. Bulunduğu daldan usulca kendini bırakarak aşağı doğru süzüldü. Dalgıç kıyafetli çocuğun omuzlarına pençelerini geçirdi ve devasa kanatlarını çırparak hızla yükselmeye başladı. Onunla beraber tüm baykuşlar harekete geçmişti. Kanat sesinden ve muhteris çığlıklardan sokak adeta yıkılıyordu.

Pençelerinin arasında dalgıç kıyafetli oğlan, arkasında milyonlarca baykuşla şehrin ortasına doğru uçtu. Belediye parkına varınca ortadaki havuzun tam üzerinde tavaf eder gibi dönmeye başladılar. Birkaç tur attıktan sonra Musa pençelerini gevşetti ve çocuğu aşağı bıraktı. Hızla çakılan çocuk, derinliği ancak bir insanın dizlerine kadar olan havuzda deliler gibi çırpınıyordu. Tüm o baykuşlar şimdi havuzun etrafına dizili arsız maymunlara dönüşmüştü. Garip sesler çıkararak çocuğu taşlıyorlardı.

“Hayır, hayır, defolun, Hayııırrr!” Boğazı yırtılırcasına bağırarak uyandı Musa. Anası sesine koşup da vardığında yatağında sayıklar halde bulmuştu onu. Terden sırılsıklam olmuş evladı, ağzından salyalar akıtarak defolun, defolun diyordu da başka bir şey demiyordu.

Sonraki günlerde de bu kâbuslar, sayıklamalar devam etti. Musa kötüledikçe anası üfürükçülere, büyücülere koştu. Hepsi ağız birliği etmişçesine aynı şeyi söyledi; Cin musallatı.

Muskalar, büyüler, tütsüler fayda etmedi. Musa bir deli oğlan oldu.

Kara haber tez duyuldu. Her sohbetin, her toplantının konusu Musa olmuştu. Beş harfliler bıkıp usanmadan üç harfli musallatını konuşuyordu.

“Tabii olacağı buydu. Üç harfliler uğramıştı işte. Defineyle uğraşanın hali ne olacaktı ki? Yazık, yazık. İflah olmaz artık bu. Aman zaten işe yaramazın tekiydi. Haytalığın, soytarılığın sonu bu işte…”

Didik didik ettiler, günlerce yediler Musa’nın etini. Musa canının derdine düşmüş çırpınıyordu. Ne evlerine yönelmiş kınayıcı bakışları görüyor ne söylenenleri duyuyordu ama boğulurken üzerine atılan her taşı duyumsuyor, acısını hissediyordu.

Neyse ki amcası akıl etti de Musa’yı bir doktora götürdü. Doktor Hanım konuştu, dinledi, inceledi, anladı. Bir torba dolusu ilaç ve Latince terimlerle dolu bir raporla gerisin geri eve yolladı.

Aradan uzunca bir zaman geçmiş, ilaçlar işe yaramıştı. Musa sakinleşmiş, yüzünde pek de tekin olmayan bir huzur hali zuhur etmişti. Şimdi tüm gününü bahçedeki yeşil tahta iskemlenin üzerinde sigara içerek geçiriyordu. Kucağına aldığı horozların altın sarısı başlarını öpüp okşarken, gözleri uzak bir noktaya dalmış “Bulacağım, mutlaka bulacağım” diye kulaklarına fısıldıyordu.


Ali Emre Arvas

517 görüntüleme1 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör