• İshakEdebiyat

Öykü- Ali Nurdoğan- Hırsız

Evinin önüne geldiğinde, arabasını park etmek için gözüne uygun bir yer kestirmişti. Seri hareketlerle park ettiği arabasının kapılarını kilitlerken ona doğru yaklaşmakta olan kara kuru adamı görmemişti. Kafasında birikmiş çözüm aradığı meselelere değil de camları, aynaları kapatmak, ruhsatı almak gibi kontrollere dalmıştı. Rutini besleyen telaşlar… Yaklaşan sesin yüzüne çarpması ile irkildi. “Bilader, oraya bırakma istersen, şurada başka yer var, oraya geç, buraya hafriyat kamyonu gelecek.” Bir an kelimelerin kafasında anlam kazanmasını bekledikten sonra, “Evimin önü burası, hep buraya bırakırız biz,” dedi. Sonu kavgaya gidebilecek diyaloglarda, kendisinden daha güçlü bir birinci çoğul şahsa yaslanma güdüsü duyardı. Kibar, nahif, son kavgasını onlu yaşlarda etmiş, her eğitimli ve şehirli çocuk gibi irkildi. Kalbi teninde atıyordu. “İyi, kamyon bir zarar vermesin diye dedim, sen bilirsin. Dükkan önü ya burası,” tehdidiyle uzaklaştı herif. Ne kadar da sakin tehdit etmişti. Kapısının kilit tuşuna tekrar basıp, içinden küfürler ederek evine doğru yürüdü.

Şairlerin bile taraf edildiği, gazetelerin parti rozeti gibi ellerde gezdiği, her basmakalıp düşüncenin dile vuruşunun bir ideoloji savunusu olduğu ülkesi giderek daha da kötüleşiyordu. Büyüme rakamlarına sarılan ülkede, yaşam kalitesi o kadar hızlı kötüleşiyordu ki, İstanbul’un bilindik ve eski semtlerinde bile otopark mafyaları, organize hırsız çeteleri yuvalanmaya başlamıştı. Son zamanlarda, daire girişinin ışığını açık bırakarak uyuyabiliyordu. Uzun yıllardır yalnız yaşıyordu. Fakat konu komşudan duydukları ve geçen gece yan apartmandaki yaşlı kadının avazı çıktığı kadar bağırmasından sonra, bu korku iyice içine yerleşmişti. Beklentinin kendisinin, eylemin doğuracağı sorunlardan daha fazla endişe doğurduğunu düşünüyordu. Bu hırsızlık meselesi de öyleydi.

Eve girdiğinde ışığın düğmesini bulup, ses çıkarmadan ortalığı iyice kolaçan etti. Yirmi dört saattir uğramamıştı ne de olsa… Bütün gece fazla samimi olmadığı arkadaşlarıyla erkek erkeğe içmiş, onlardan ayrıldıktan sonra, sabaha karşı sarhoş olduğunu hissetmişti. Tavaf edilmiş İstanbul sokaklarının ağrısı ayaklarında hatıraydı. Neslihan onu terk ettiğinden beri giderek daha çok kendi evinde zaman geçirmeye başlamıştı. Daha çok içiyor, daha az uyuyor, daha az gülüyordu. Büyüsü kaçmış, otuzlarını geçmiş hayatının, tarihi geçmiş yiyecekler gibi onu bir gün zehirlemesinden korkuyordu. Kadınlar gelir geçerdi, erkekler de…Bu bir terk ediliş bunalımı falan değildi besbelli. İçinde yalnızlığı mutlaklaşmış, kemikleşmişti. Yalnızlığını soyunanlardandı. İkili ilişkilerindeki çıplaklık hali bundan ibaret olup, ruhunun incelikli bir meselesini ortaya açmayı bırakın, gizlemek için türlü bahaneler bulurdu. Kim ruhları arasındaki mesafeyi kıracak bir ivmeyle üzerine gelse, o kadar şiddetli iterdi onu.

Sarhoşluğundan ayılan beyni, eşyaların ve özellikle maddi olarak en değerli şey olan bilgisayarının yerinde olduğunu idrak edince rahatladı. Kendisini, sokağı en ince ayrıntısına kadar gören koltuğa attı. Acıkmış olsa da bir şey hazırlayamayacak kadar yorgundu. Gözleri sokak girişinde onu tehdit eden adamı arıyor, beyni eski anıları tarıyordu. Kişiliğinin darlığında, anıların yanıltıcı saldırıları altında inleyen belleğinde ortaya çıkmayı bekleyen gerçek neydi? Onu yalnızlığa iten kendi fikirleri, inanışları mıydı? Lanetli sorusu bu muydu benliğin? İnsanları suçlayamıyorsam, savaşı kendi zihnime açıyorsam, elde edeceğim Pirus zaferinde bana iyi şanslar…Ya kişiliğimi, inançlarımı ya da bu soruları sorma yetimi… Belki de zekamı kaybedeceğim. Her türlü büyük bedeller, iç savaşlar… Zekama olan hayranlığım cezam mı? Tanrı’nın özel bir ceza vermesine gerek yok. O ayrıcalığı kendi kendime mi verdim? Tebrikler.

Telefonunu kontrol etmek aklına geldiğinde saatin öğleden sonra dilimlerinde gezdiğini fark etti. İyiden iyiye acıkmıştı. Buzdolabı bomboş, epeydir alışverişi ihmal etmişti. Neslihan’ın evinde olsa bir sürü şey şimdi…Neslihan’ın da Allah cezasını versin. Bırak şu kadını. Üniversite yıllarından beri bu kadar boşlamamıştı ev işlerini. Tek ütülü gömleği yoktu. Holdingin serbest kıyafet düzeni sağ olsun, işe de tişörtle gidiyordu.

Düzeni dağılmıştı. Neslihan’ın gidişinde onu sinirlendiren asıl buydu. Ne kızın onu çocuk yerine koyup söylediği yalanlar ne arkadaşlarıyla bir olup çevirdiği dümenler ne iş yerinde edilen dedikodular… Onu asıl sinirlendiren bir süredir onun evinde beraber yaşadığı ve kurduğuna inandığı iyi kötü düzenin bozulmasıydı. Gereksiz birçok angaryayı kadınların üzerine yükleyen erkeklerin ömür uzatan rahatlığındaydı. Resmi cüzdanlara kavuşmayan, Anadolu’daki ailelerinin yüzlerini büyük bir düğünle ağartamadığı ya da bunun mümkün olmadığı kadınlar ile bu düzen çok uzun süre yürümezdi. Yıkıyordu birçok kadın bu dengesizliği. Daha önceki ilişkilerinden biliyordu bunu. Bu biraz da zamansız olmuştu işte. Olsun, madem öyle yeni bir düzen kurulacaktı illaki.

Sinirini bozan, yapboza dönen bu hayat tarzıydı. Her seferinde çöken bir binayı tekrar yapmak gibi bir şey. Temeli artık elverişsizdi. Yıkılacağını bildiğin bir şeyi tekrar tekrar yeniden inşa etmek kolay mı? O motivasyonu bulmak. Oyuncak değil ki bu. Beklemek dışında çözümüm mü var? Bekliyordu dalgaların dinmesini, annesinden kalma, eskimiş koltuk takımında…

Heykel gibi görkemli uyuduğunu düşünüyordu. Heybetimden mi? Yoksa antika eşyalardan daha antika olmamdan mı? Kompozisyonun bir parçası gibiyim. Bir ressam odanın resmini yapacak olsa, yüzümü köşesindeki abajurdan farksız çizmezdi. Ruhu bu odayla birleşmiş gibi. Gecelerin yalnızlığı, ruhundaki yük…Belki delirmekten korkuyor, uyuyana dek içiyordu. Sorun yumağına dönüşeceğini bildiği halde alkolle olan ilişkisini özellikle sorgulayamıyor, görmezden geliyordu.

Arabasına doğru yaklaşan olmamıştı, koltuktan zorlukla kalkarak mutfağa yöneldi. Bekar erkeklerin kurtarıcısı sihirli yumurtalardan karnını doyuracak kadim çözümler çıkarmaya çalıştı. Yemek üstüne, pis tabakların üzerine söndürdüğü bir sigara içti avuç içi kadar mutfağında. Çirkinlik ete kemiğe bürünse böyle gözükürdü, diye düşündü. Odaya geçti. Bilgisayardan çalan müzik eşliğinde kül tablasından duman yükselirken televizyonda seyredebileceği bir film aradı. Filmin görüntülerine dalarak uyumuştu ki yüksek bir sesle uyandı. Film bitmiş, ekranda spor programları akıyordu. Bekar adamların ninnilerini, kısık sesle konuşan spor programı sunucuları söyler, diye geçti aklından.

O ses? Korkuyla doğruldu. Hırsız mı? Göz ucuyla mutfağa baktı, bir dolap tahtasının düşmüş olduğunu fark etti. Sinirlendi, kalktı, hiçbir şey olmamış gibi mutfağa girdi, tahtayı alıp çöpe atmaya sokağa çıktı. Serinleten temiz havada canlanmış, uykusu açılmıştı. Saatler sonrasında yokladığı telefonda, birkaç arkadaş grubunun mesajları haricinde bir şey yoktu. Bir kenara attı. Tahtayı da…Çöpe atmaya çıktığında atamamış, evde ya da arabada kendini savunmaya yarayacak hiçbir şey olmadığından, atmamanın daha iyi bir fikir olacağına hükmetmişti. Dudaklarının kenarına bir gülümseme asılmıştı. Nasıl kullanacağını bilmese de tahtayı kullanma ihtimali, onu keyiflendirmişti.

Kalesini savunan bir derebeyi huzuruyla bir sigara daha yaktı mutfakta. Kaç yıl savaşlarından galip çıkmıştı bu evin anılarında? İllaki eşlik eden bir sigara yanardı iç zaferlerine. Salonda sigara içmeme kuralını, bilmem kaç önceki kız arkadaşı getirmişti. Artık mutfakta içiyordu sigarasını. Sigara içseler de, kadınlar daima görüntüyü kurtarmaya mı odaklıydı? Ufacık ve havalandırmasız mutfakta sigara içmesinin kaynağını anlayınca küllüğü salona taşıdı. Kendimizin zannettiğimiz ne çok alışkanlık vardı ki dibini iyice kazıdığımızda başka siluetler görürüz, diye geçti aklından. Belki doğduğumuzdan beri böyleydi bu…Çevresel etkilerin huzurunda, şahsiyete ait özgünlüğe örnek bulmak kolay mı, diye düşünüyordu sigarasını söndürürken. Ertesi gün iş yerinde arkadaşları ile konuşamayacağı bir film açtı. Doksanlı yıllara ait karanlık bir sanat filmi…Ne demekse sanat filmi? Artistik bir değer taşıyan her şeyi gülünçleştirerek kendisi ile arasına mesafe koymak, insanların doğal savunma refleksleriyle huzurlu kozasında rahatsız edilmeden yiyip içip ölme isteği, diye düşündü. İnsan kendine anlam aramıyorsa, ben neden anlam vereyim o bireye. O toplum olamamış güruha. Aramayanın mükafatı mı olurmuş?

Kendisiyle sohbetleri böyle uzar, sonra bekle ki uyusun…Bu gece öyle olmadı, çabuk daldı. Birkaç kez de uyandı. Bolca terlediği sıkıntılı bir gece daha geçmiş, sabah olduğunu fark ettiğinde rutinlerini yerine getirmek üzere kalkmıştı salondaki kanepeden. Epeydir yatak odasını kullanmıyordu. Yatak odaları çiftler, evliler ya da yaşlılar içindi ona göre… Düşünceleriyle birlikte terk etti evi. Dekordan bir parça eksildi. Ev ürperdi gidişinden.

Duvar saati akşamı gösterdiğinde anahtar sesine lambanın açılma sesi eşlik etti. “Akşam, yine akşam…” Mendili de yoktu ki kanayacak? Doğru bildiniz, yine içmişti. Çok değil, arkadaşlarını kırmayacak, sokaklarda rezillik çıkarmayacak, araba kullanamayacak ama kağıt toplayıcı çocukla şakalaşacak kadar. Mesafelerini kıracak kadar… Doğuştan sıcak kanlı olanlar bunu anlamazdı. Sersemlemiş ayakları koltuka istirahat etme fırsatını kaçırmadı. Külçe gibi bıraktı kendini. Kırık bir saat gibi… Tek işlevi yok olmuş, bir mekanik parça gibi. Ruhsuz hangi işlevi görebilirdi ki? Ruhu kırılmıştı bu daracık evdeki mücadelelerde. Soyut bir kırgınlık değil, düşen bir vazo gibi, futbol toplarının isabet ettiği pencereler gibi gürültüyle kırılmıştı. Sadece neredeydi, ne zamandı… Dikkat etmemişti.

Kim bilir kaç geceyi, hayatına girip çıkmış ya da görece kalıcı olmuş şahsiyetlerin davranışlarına, sözlerine odaklanarak geçirmiş, gün içinde gerçekleşen olay ve sohbetleri bu duvarlara bakarak tekrar gözden geçirmişti. Yaşanan an geri gelmese de daima oluşabilecek yeni anlara hazırlıklı olma duygusu ile düşünüyor, en ince ayrıntıları tasarlamaktan yorulan beyni, ağrılarla ona isyan edince, daha fazla düşünme zahmetinden kurtulmak için içmeye yöneliyordu.

Kadınlara başlarda ilginç gelen bu tahlil kuvveti, sığlığın böylesine hakim olduğu bu çağda böylesine bir derinlik, taze bahar çiçeği kokuları getiriyordu. Basbayağı lezzetli bir adam oluyordum. Onun bu meziyetleri ile derhal gururlanıyor, sosyal ortamlarda öğrendiklerini tam da zamanında satabiliyorlar, ilginçlik payelerini kaparak evlerine dönüyorlardı. Analiz kuvveti ilişkinin usanmışlığıyla birleştiğinde, çubuk bu kez onları gösteriyor, kendilerine giderek yabancılaşma ile kişilik zannettiklerini savunma arasında yalpalayan bir konumda kalıyordu kadınlar. Romantizmin ve cinselliğin coşkusunun çekildiği, sönmekte olan yıldız soğukluğundaki ilişkinin terminal evrelerinde aynı neşeyi tekrar yakalama adına yapılan karşılıklı hamleler sonuçsuz kalıyor, herkes kendi yolunu tutuyordu. Tekrarlayan bu şablonun esiri olan son beş on yılında dişe dokunur tek kadın Neslihan mıydı? Onun ayrıksılığına sebep olan bir şey var mıydı yoksa sadece ayrılığın tazeliğinin, karşıdakinin niteliklerini olduğundan daha iyi gösteren bir etkisi miydi bu? Yeterince tecrübeli olmasına rağmen çözüme varmakta zorlanıyordu.

Ortak bir sanat zevki, edebiyatta, resimde, müzikte ortak tutturulmuş bir yol muydu beni ayrı kılan? Söz gelimi eşit derecelerde önemli olabilecek başka meselelerde, başka kadınlarla ortak yollar tutturduğum olmamış mıydı? Hangi meziyet diğerinden daha üstün olabilirdi ki beraber yaşayan insanların duygularında? İyi bir içki arkadaşı olmak, iyi bir yatak arkadaşı olmaktan daha mı az önemliydi? Onu anlayan, ona göre davranan bir kadın mı yoksa şuurunun altında örtülenleri ortaya çıkarıp merhemi ile onu iyileştiren bir kadın mı ağır basardı zihninin terazisinde Kimse kimseyi kurtarmayacak… Öyleyse kadınlardan büyük devrimler bekleyen erkeklerin bu modern peri masalları nereden geliyordu? Kadınlar için de böyleydi elbette bu. Dünya ve gerçekliğimiz o kadar sıkıcı ki, o halde her birimiz bize iyi gelecek bir merhem, bir sihir, bir kıyak bekliyoruz hayattan güzel kadın veya erkek kılığında.

Neslihan’ın ayrılık sonrası yaptıklarını, iş yeri dedikodularını da düşününce bininci kez istifa etmeyi düşündü. İşi bırakmak gibi kahramanca hayallerinin, yarın sabah da gerçekler tarafından, mesela boktan bir işyeri servisi tarafından ezileceği düşüncesiyle kadehinden büyükçe bir yudum daha aldı. Tam o sırada, arabasının çevresinde gezinen adamı gördü. Dikkatle görebilmek için cama yaklaştığında; adamın köpeğini gezdirdiğini, köpeğin arabasının yanında yerdeki bir cisme saplantılı olduğunu, adamın o yüzden orada oyalandığını anladı. Tekrar kendini koltuğuna bıraktı. Odasının rüzgarla oynayan perdesine eşlik eden nefesler aldı.

Rutinin gereksinimleri doğrultusunda televizyon sesi kısıldı. Oturduğu yerden sokağındaki evlerin ışıklarının bir bir kapandığını görebiliyor, yatması gerektiğinin değil de sabaha az kaldığının müjdesi olarak görüyordu bunu. Bütün gece okuyabilir, yazabilir, film izleyebilir, güneşin doğmasına kalan müphem zamanı değerlendirebilirdi. Ağzındaki lezzetle işe de gitmeyebilirdi. Mahrum kalacağı gerçek lezzetlerin korkusuyla hiçbirini yapmadı. Herkes gibi, her zamanki gibi uyudu.

Henüz tanımadığı güzel bir kadın hayal etti, uyumadan önce. Durum ne kadar kasvetli, çıkışsız gözükse de hep daha iyi bir gelecek hayali ile uyurdu. Kuyularımızı kendimiz kazar, kendimiz çıkamaz hayallerle üstümüzü örter, imkansızlıklarla kafayı buluruz, diye düşündü. Milyarlarca insan, yataklarında kurduğu hiç gerçekleşmeyecek olasılıklar zinciri ile içlerini ısıtan hayaller olmasa nasıl uyurdu? Dünya geceleri bu kadar sessiz bir yer olmazdı evvela. Yardımcı olacak son bir yudum daha… Ve şuur kendini geceye teslim etti.

İçki ile yıkanmış bilinci derin bir uykudaydı şimdi. O bilinçaltının koridorlarında, rüya imkanlarıyla koştururken, odasına giren hırsızın sıktığı sprey nedeniyle uzun süredir ilk kez bu kadar uzun ve derin uyudu…Bu kadar içmeseydi fark ederdi belki yerdeki boş şişeye ayağı takılan adamı. Televizyonu götürmesinden dolayı seslerin kesildiğini bile fark etmedi. Odası uzun süre sonra ilk kez gerçekten sessizdi. İşe de geç kalacaktı yine...


Ali Nurdoğan



166 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör