• İshakEdebiyat

Öykü- Altay Demir- Gri An

Karşı binanın giriş katındaki şen şakrak teyze, tam da dişlerine merdiven altı diş karaborsasında on yıl garantili platin kaplama yaptırdığı günün ikindisinde evinde ölü bulundu. İnsan evladının ömrünün, taklit bir diş kadar belirgin olmaması komşuların kafasını hiç kurcalamadı. Ya da karşı binanın giriş katındaki şen şakrak teyzenin nasıl her daim bu denli neşeli kalabildiği. Onlar sadece karşı binanın giriş katındaki şen şakrak teyzenin -ki artık yeter! İnsaflı bir okuyucu şu kadıncağıza bir isim bulsun- neden ölmüş olabileceği gibi gereksiz detaylarla ilgilendiler. Mahallenin çığırtkan komşuları ve delikanlılıkta kalfalık imtihanını tek celsede vermiş zindan tespihli abileri mevcut gerilimi yeterli bulmamış olacaklar ki hemen polisi aradılar. Sirenlerin duyulmasıyla alaca rengi solan kaldırım taşları iki sol tekerleğin üzerlerine park edilmesinden sonra iyice grileştiler. Taşlardaki grilik araçtan ilk inen polisin botuna bulaştı, üstüne doğru tırmandı ve omurga hizasına sıkıca yapıştı. Hiç sebep yokken polis aniden arkasını döndü ve yukarı çevirdiği gözleriyle karşılaştık. Sigara izmaritinden diktiğim kulenin griliği, polisin göz bebeklerine yansıyordu. Oynak göz bebekleri kül griliğini birazdan girecekleri binaya taşıdı. Ben hangisine bakıyorum? Ah ölümün griliği! Yaşamın iyi ki bitmişliği ve olmasa da olurmuşluğu! Polisin beni görme olasılığını hesaplarken zil çaldı. Bu kadarcık sürede polis cesedi incelemiş, üç beş kişiye rastgele sorular sormuş olmalıydı. Parlak zekâlardan biri benim hayatımı balkona taşıdığımı, sürekli geleni geçeni seyrettiğimi söyledi herhalde. Ben de iki paket sigaranın akciğerlerdeki ikametgâhını henüz onaylamıştım. Zil ne de içli içli çalıyordu. Bıraksalardı da çalsaydı şöyle gönlümce. Lâkin dünya nefesini solumuş her fani bilir ki mekanik her cıvıltının ardında organik bir sabırsızlık yatar. Zil sesinin yerini kapı yumruklaması alınca açmak zorunda kaldım ve tüm griliği ile polisin dudaklarının aralıksız kıpırdadığını fark ettim. Karşı binanın -katlanamıyorum bu tamlamaya, biz ona Aykız teyze diyelim, hem Gülkız, Balkız, Vaykız diye türetilebilir- hakkında sorguya çekiliyor olmalıydım. Orada olduğuna emin olmak için gözlerimi iyice ovuşturarak polisin gri gözlerine baktım. Ölüm ne de yakışacaktı bu yağız bedene. Nihayet griye bürünecekti tüm mahalle, tüm ben, bakkalla ev arasındaki yol…

“Aykız Hanım’ı en son ne zaman görmüştünüz?”

Grinin kesin olmama halini seviyorum. Tuvaldeki yokluğu var edebilmesi. Her bir harfi doğururcasına tahta bir çubuğun ucundaki karbonun beyaz zeminde bıraktığı izin griliği. Kalmanı gerektiren bir sürü sebep varken gidilen asfaltın griliği. Polis benden herhangi bir cevap gelmeyince yerdeki kâğıt tomarlarına eğiliyor. Onu griliğe kavuşturmak için muazzam bir an. Bunu ona borçlu gibi hissediyorum. Bu iyiliği yapmalıyım. İyilik yapmak genetik bir bozukluk ve kimse tedavisini bulmakla ilgilenmiyor. Herkes Aykız teyzenin şenliği ve şakraklığı ile kafayı bozmuş durumda. Yerdeki yığıntıdan bir tanesini çekip yüksek sesle okumaya başlıyor:

…ve kadın, mağarasında doğum sancıları çekerken erkek ateşi buldu. Kadın bebeğini doyurmakla yükümlü iken erkek elektriğin kablosuz nasıl yayılabileceğini keşfetmekle meşguldü. Kadın kızına etek dikerken, oğlunun koşmasıyla övündü. Kadın ertesi günün yemeğini akşamdan hazırlarken, erkek binalar dikti yeryüzüne. Ve gün geldi erkek kadına döndü, güldü, kendiyle övündü.

“Komşular uzun süredir evden çıkmadığınızı söylüyor. Tanır mıydınız Aykız Hanım’ı?”

Aykız teyzenin adını daha az önce koymuşum, tanışıklığımız bu sorgulamayı gerektirecek düzeye gelmedi. Polis, gri gözleriyle evin nemli duvarlarında birkaç tur attıktan sonra yerden aldığı kâğıtları gelişigüzel inceleyip tekrar sorular sormaya devam ediyor. Okudukları mı daha çok safrasına zarar veriyor, yoksa evin içindeki ağır küf kokusu mu belirsiz. Karşısındaki adamın tepkisizliğinden bitap düşüp köşedeki püsküllü örtünün altına büzülen koltuğa bırakıyor kendini. Elindeki buruşuk kâğıttan okuduklarını mırıldanmaya başlıyor:

...Evladım, not alın! Maktul on yaşlarında bir simitçi. Yeni yetme bir erkek bedeni. Onu ben de görebiliyorum. Hayır, adli hekim gelmedi daha. Hayır, ben sanki zemindeki kana bakarak çocuğun öldüğünü anlayamıyorum. Hayalleri varmış bu çocuğun. Sanki herkesin olmaz mı? Simit tablasının altında son anda bulmuş memur arkadaşlar. Neredeyse çöp olacaklarmış. Yazık! Güneş yanığı teninin altına üşüşmüş gülümsemeleri. Dişleri birbirine o yüzden kenetlenmiştir dedik. Hekim Bey aradı, rica etti. “Biraz idare edin, kızımı kurstan alıp, eve bırakıp hemen geliyorum” diye. Ne bileyim oğlum ben ne kursu. İki soda kap, madem bir süre buradayız. Şeritleri belirgin çekin. Çocuğun sağ kulağından gelen parlak taze kanın akıntısı bile yetmemiş sıcaktan kavrulan mermeri serinletmeye. Nasıl illet bir sıcak! Ne var ki iki adım ötemizdeki ana yoldan geçen arabaların kustuğu egzoz dumanı kanın kokusunu bastırabiliyor. İçim kalktı akşam akşam. Evladım, bakma öyle dingil gibi. Parmak izi al, kıl, tüy bir şeyler topla. Tak eldivenleri. Hepsi ayrı torbalara. Bir öğrenemedin Necati. Yaşaması hiçbir açığı kapatamayan şu bedenin ölüsü neyi halledebilir ki? Herhangi bir bağra kor olup düşer mi? Mermer sıcak, hava pis. Henüz kimlik tespiti yapamadık. Ama biraz yaklaşınca hiçbir kadın memesine değmemiş ağzı yetimlik kokuyordu. Ne kamerası bu izbe otobanda! Tek şahit şu gölgesinde uzandığı iğde ağacı. Anlar mısın Umay Ana’nın dilinden? Ne söylüyor şu rüzgarda gıdıklanan iğde çiçekleri? Anlamıyorsan susacaksın Necati. Toprağı susturmak için beton dökülürken sesini çıkarmadıysan şimdi de susacaksın. Karınca yuvaları çimento kaplı kabristana dönerken neredeysen, oralarda takılacaksın bir süre daha. Öğreneceksin evladım, susmayı da memuriyeti de. O topladığın kan örneklerinin içine koruyucu sıvı koyacağını da benim söylememi beklemiyorsundur umarım. Beceriksizsin demek istemiyorum Necati. Eli kulağındadır, gelir şimdi hekim. Sen Savcı Bey’e sunacağın raporu düşün. Bu gariban da bekleyecek bizimle. Tıpkı aylarca raflarda uslu uslu duran, sabırla keşfedilmeyi bekleyen silik bir roman karakteri gibi bekleyecek. Şu ölçekli fotoğrafları düzgün sabitle. Dilimden bir kaza çıkacak, Necati!

Sesi odanın boşluğunda yalpaladıkça polise karşı bir acıma duyuyorum. Yine de beni duyamayacağı kadar derindeki bir karanlıktan cevap veriyorum:

“Bayım, (Biz bu hitabı günlük hayatımızda kullanmıyorken çevirmenlerin bu fuzuli ısrarı neden?) siz her kadının sadece yağlı boyalar kullanarak mı makyaj yaptığını sanırsınız. Aykız teyze hep gülerdi. Her şeye, her vakit. Bilakis aşırı makyajlıydı yüzü. En kalıcı makyajı, en steril maskesiydi gülümsemesi. En sevdiği renkti gri. Bunu bana onu kül rengine boyarken kendi söyledi.

Sokağın başındaki siren sesleri çocukların curcunalarını hizaladıktan sonra iki sol tekerleğini karşı kaldırımın üstüne park eden arabanın tepesinde çalmaya devam ediyor. Mahallelinin telaşı daireler çizerek balkonun alüminyum korkuluklarına çarpıp geri savruluyor. Yeni sigara paketime uzanıp araçtan ilk çıkacak polisin botlarına dikiyorum gözlerimi.


Altay Demir


58 görüntüleme