• İshakEdebiyat

Öykü- Altay Demir- Nani

"Geri kalanını sallasak da imanın sadece ikinci şartını kabul etsek olmaz mı?" diye sormuştu bana. Aceleyle on dakika sonra hareket edecek otobüse yetişmeye çalışırken bir yandan da çantadan akbilimi bulmaya çalışıyordum. Caddenin gürültüsü, içinde bulunduğum telaş, aradığım kitabın sadece bir kitap evinde bulunması, onun da bol dolarlı bir etikete sahip olması yeterince afallamama neden olduğundan sesin nereden geldiğini ve kime hitaben söylendiğini anlamam üç beş nefes sürdü. Bu yersiz girişi üstüme aldıktan sonra, "Şartları ben koymadığım için pazarlık yapmama imkan yok," diye cevap verdiğimi anımsıyorum. İyi de nasıl hatırlayabiliyorum cümlesi cümlesine? Sonrasında zihnimin kara deliğinden hafızama izinsiz geçişler yapan bölük pörçük kareler.

Şişli’de çok katlı, eski, dar merdivenli bir bina. Ara katlarında duvar kireçlerine çoktan infaz emri verilmiş pasaklı bir daire. Salondan gelen dövme makinesinin aralıklı cızırtısı. Telefonumun şarjı bitmek üzere. Neyse ki ince uçlu şarj aletimi yanımdan hiç ayırmam. Dolmasını bekliyorum. Bir taraftan karşımda yapılan dövmeyi inceliyorum. Sol kolun dirseğinin üst tarafına eklenen bir melek figürü. Durgun, huzurlu, incinmiş bir melek… Vücudunun muhtelif yerlerindeki acemi işi dövmeler eşlik edecek meleğe.

Otobüsü yakalıyorum nihayet. Almam gereken ders kitabına yine param yetmiyor. Bu ay da burslu arkadaşlarla iyi geçinmem gerekecek. Bölüm hocaları üşenmiyorlar, sadece Taksim Pandora’da bulunan pek ender kitapları sırf ben alamayayım diye titizlikle listeleyip dolar kuruyla arama gereksiz bir resmiyet koyuyorlar. O yüzden fakülteden mezun olduğumda kütüphanem okuduğum bölümle ilgili en ufak bir ipucu vermiyordu.

Bir görüşmemizde hayallerine itiraz ediyorum. ‘"üzerek Yunanistan’a geçmekten daha makul hedefleri olmalı insanın," diyorum. Zaten iki kere yakalanmış. Paşa paşa cezaevinin tadına da bakmış. ‘"O yüzden mi gidip Mavi Marmara gemisine adını yazdırdın?" diye dalga geçiyor. O zaman fark ediyorum. İkimizin de vahim derecede boğulası var. Sadece farklı sulara dikmişiz gözlerimizi.

Otobüs tıklım tıklım. Elinde dertlerimi içine tıkıştırabileceğim büyüklükte bir kanvas alışveriş çantası bulunan tombul teyzeye yer veriyorum. Elimdeki derginin kayıp düşmemesi için kolumun altına sıkıştırdım. Kulaklığımdaki Slayer çığlığı şoförün sigara dumanını bastıramıyor. Gün ışığı görevini çoktan yapay ışık süzen sokak lambalarına devretti. Sıkışık trafikteki kırmızı fren lambalarının yerine uğurböceği konvoyunun eşlik etmesini tercih ederdim. Eve varmama bir kaç durak varken teyzeye ödünç verdiğim koltuğa geri oturuyorum ve bana sattığı dergiyi incelemeye başlıyorum.

Çiçek Pasajı’nın karşı sokağındaki bir binanın ikinci katında teraslı bohem bir kafe. Kafenin duvarında yatay fırınlanmış ceviz ağacı kabuklarından ahşap mdf bir çerçeve. Çerçevedeki fotoğrafta iki uyumsuz beden, iki sarsak ruh. Kırmızı şeritli gri bir başörtüsü takmış kız, kaşlarını çatmış, binanın arkasında kalan dut ağacına bakıyor. Karşısında oturan oğlan da kıza. Habersiz çekilen fotoğraflar kadar asil bir anlatım şekli bulamıyorum hâlâ.

Hiç bir edebi değeri yok bu derginin. Olsa kesin anlardım! Politik, sanatsal ya da bilimsel…. Caddede yürüyen boş kalabalığın hengamesinden faydalanıp tanesini dört liraya satabilmek için sayfalarına bol bol engelli fotoğrafı serpiştirilmiş bir paçavra. Resmi satış izni diye yutturdukları belgeyi de özalitte dergiden daha ucuza çıkarttıklarını tahmin edecek yaştayım. Günde kaç tane bunlardan satarsa üç öğün yemek eder diye hesaplamaya çalışıyorum. Aklıma gelen sonraki soru daha da açık uçlu. Günde kaç öğün yiyerek hayatta kalabiliyor o?

"TV’de belki, belki hapiste.

Yüzümde var gülümseme." mısralarını mırıldanırdı ne zaman canını sıkmama izin verse. Bu şarkının gerçekleşme ihtimali benim bu toplumda var olabilme ihtimalinden bile zayıf diye sustururdum her seferinde.

Elimdeki meyve bıçağını düşürmeden son anda bırakıyorum masaya. İçerden ergenliğinden bir türlü nasibini alamayan oğlumdan boğuk bir isyan yükseliyor.

"Anne televizyonun sesini kıs, ders çalışıyoruz burada."

Şimdi kumandayı aramakla uğraşamam. İki adım daha yaklaşıyorum ekrana, hâlâ ekranın içine adım atıp olaylara müdahale edemeyişimize içerliyorum. Yunanistan’a şişme botla kaçak giriş yapmaya çalışan Suriyeli mültecilere yardım ederken askerlerin ikazını hiçe sayan bir Yunan esnafından bahsediyor akşam haberleri. Pandora’yı hatırlıyorum. Kalbim sıkışıyor. Ceviz ağacından yapılmış çerçeve... Vücudumdaki tüm kan suratıma hücum ediyor. Kamera yüzünü göstermiyor, gerek de yok zaten. Üstündeki parlak sarı tişört kollarındaki dövmelere güneşimsi bir zemin oluşturmuş. Gözüm sadece tek bir dövmeye takılıyor. Durgun, huzurlu, incinmiş... Ve yıllardır hiç bir cümle içinde kullanmadığım adı geliyor aklıma. Nani!


Altay Demir

114 görüntüleme