• İshakEdebiyat

Öykü- Ann Quin- Çıplak Kadın ve Deniz Manzarası

Kadının kafası çevresindeki kayalıkların arasında, kıyının gri, çopur olduğu kısımdaydı ki şaşırmamasının nedeni de oydu zaten. Kuşkusuz bedenin rengi zeminle uyumlu ya da aynı tonda değildi, biraz fazla pembeydi, fakat yine de iyi bir tezat oluşturduğu düşünülebilirdi. Yosunlu saçları irinli su birikintisinde yüzüyordu. Bu koyu saçlar kadının bileklerine kadar geliyordu. Kaskatı parmakları bir böceği ya da bir deniz yaratığını yakalamak için son bir hamlede bulunmuş gibi ya da hayatta kalmak için kumların küçük bir bölümüne tutunmuş gibi uzamıştı. Kadının parmağında yüzük olmadığını fark etti.

Bir sigara yaktı, bakışlarını yardıma hazır, sert, beyaz şövalyeler gibi duran uçurumda gezdirdi. Sigarayı içine çekerek aşağı baktı. Eğer harekete geçip sırtını güneşe verirse gölgesi doğrudan cesedin üzerine düşecekti ve ceset belli bir açıdan neredeyse güzel görünecekti. Cesedin pembe dolgunluğu her şeyi bozuyordu kesinlikle. Montunu çıkardı, cesedin üzerini kibarca kapattı. O halde bile gri gabardinin altından görünen kafa tatmin edici değildi. Montu çekiştirdi, astarı ıslanmış, sigara paketi çıkmıştı. Hiç kibriti yoktu, sigarayı fırlatıp attı, sigaranın saç tellerinin arasında yüzmesini, gidip gelmesini izledi. Aynı yerde bir kaybolup bir ortaya çıkan bot gibiydi. Paketi aldı, gelip giden akıntıya fırlattı. Birkaç martı havada daire çiziyordu. İçlerinden biri kadının üzerine çullanıp saçlarını gagalamayı denedi. Kovaladı onu. Martı küçümseyici bir çığlık atıp döne döne uzaklaştı. Yağmur başladı. Şapkasını iyice indirdi, oturabileceği kuru bir kaya parçası bakınırken yakasını yukarı çekti. Kafanın hoş biçiminden apayrı duran ceset yüzünden dikkati dağılmıştı ve görüntünün iyileşmesine yardımcı olması için gölge bir yer bakınmayacaktı artık. Onu daha yukarılara taşıyacaktı.

Kadının omuzlarından tuttu, soğuk fakat yumuşaktılar. Çakıl taşlarının ve kayaların arasından sürükledi, sonunda onu sağ tarafına geçirebildi. Uygun bir yer bakındı. Suyla gelen ağaç dalları, metal parçaları, gazete, çürümüş portakal kabuğu, kırılmış şişeler… Bunlar asla bir arka plan oluşturamazdı. Bir sigara içebilseydi, sorunu anında çözebilirdi. Cesede baktı dik dik. Ceset çakıl taşlarıyla bezenmeye başlamıştı. Kalça kemiği çıkıntı yapmış, kum ve küçük taşlarla kaplanmış, hiç yoktan kaba bir pembelik ortaya çıkmıştı. Fakat tamamen farklı bir mekân bulması gerekiyordu.

Belki de uçurumun etrafında temiz bir kum alan, parlak taşlar, şimdi olduğu yer gibi vahşi bir orman değil de bir çöl vardı. Ellerini kadının koltuk altlarına yerleştirdi. Kadının tıraşlanmış kıllarını hissedince, hiç kimsenin orasına dokunmamış olduğunu hatırladı. Yolu yarılayınca elini cesetten çekip mola verdi, o anda kadının kafası yana düştü. Böyle bir pozisyonda ceset tek başına göz alıcı bir nitelik ediniyordu, katlandığı yer balık gibi kavisli, fakat yine de tam değil.

Kayalıklar daha yakın mesafeden daha az tehditkâr görünüyordu. Tepedeki ıslak kum şeridini görebiliyordu, yayılan mürekkep lekesini, ya da kan, hatta saç da olabilirdi adı her neyse ki bu gerçekten hiç önemli değildi. Sonuçta oradaydı, tüm gerçekliğiyle, bütünlüğüyle, onu tanımlamak için her ne denilirse işte. Bu sefer cesedi taşıyabilecekti. Yağmur cesedin bile onu korumadığı şu yer yeryüzünde, dünyanın bütün yükü sırtındaymış gibi hissettiriyordu. Dalgaları duyuyordu fakat çiselemeyi hissetmiyordu. Kurumuş ağzında tuz tadı vardı ve ellerinin kan lekesi olduğunu fark etti. Kararan gökyüzüne doğru kesilmiş bir dilim pasta gibi uzanan kayalığa yaklaştıkça, sırtındaki ağırlık hafifliyordu. Kayalıklara tırmanırken ayağı kaydı, paçalarına su sıçradı, son anda durabildi.

Yan taraf toprak kayması olan yer hariç temizdi. Çok fazla kum olmasına rağmen çakıl taşlarının azlığı dikkat çekiciydi. Cesedi yere indirdiğinde her şeyi kaplayan karanlığı fark etti. Yere yığıldı, görünüşe bakılırsa her şey boşa gitmişti. Çok mu geçti gerçekten? Etrafına göz attı, yağmur kumsalı dövüp duruyordu, kayalıklar bile görünmüyordu.

Kör birisinin dokunması gibi dokundu ona. Avuçladığı ıslak ama pürüzsüz tenin kumunu, taşını, yosununu temizledi. Geceyi geçirebileceği bir kuytu bulabilirdi, bir yerlerde bir mağara olmalıydı. Sonunda bir kayaya denk geldiğinde cesedi arkasında bıraktığını fark etti. Çok sevdiği birinden ayrılmış gibi boğucu bir üzüntüye kapıldı. Sevgilisinden, karısından, annesinden, çok sevdiği bir kadından ya da hiç sevmediği birinden. Öne doğru sendeledi, düştü. Yolun devamında kumu ayakkabısına yerleşmiş böcekler gibi hissederek emekledi.

Akıntı yakındı, kayalara vuran dalgaları duyabiliyordu. Ceset neredeydi, belki de çoktan götürmüştü onu dalgalar. Kıyıya geldi, onun hemen yanında olduğundan emin sağa döndü. Telaşlıydı, cesede ayağı takıldı, telafi için başını kucaklayıp ağlayabilirdi. Onu kumların üstünden kayanın olduğu yere kadar geri geri giderek sürükledi. Cesedi kayaya dayayıp sığınabileceği bir yer aramaya başladı. Sonunda bir yer buldu, tam olarak mağara sayılmazdı, bir gecelik idare ederdi. Hemen geri döndü, yüzüne yağmur atıştırıyor, rüzgâr şapkasını uçuruyordu. Elleri buz gibiydi fakat kafası ter içinde kalmıştı. Kadını saçlarından tutup kayayla taşların olduğu yere çekti.

Sabah güneşi gözlerini o kadar kamaştırdı ki elini siper etmeden hiçbir şey göremedi. Gelgit uzaklaşmış muhtemelen dönüşe geçmişti ki bu da öğleden sonrayı işaret ediyordu. Böyle bir zamanda nasıl bu kadar uyuyabilmişti? Neyse ki işleri yoluna koymak fazla zamanını almayacaktı. Cesede eleştirel bir bakış attı, zaten bildiği birine bakmanın nesnelliğiyle. Artık o kadar pembe ya da tombul değildi, belli belirsiz şişmiş karnının haricinde ilk başta düşündüğü kadar kötü değildi.

Kumsalın karşı tarafına, olduğu yerdeki boşluğu içine alan ya da dışarda bırakan kayalıkların gölgesinin zayıf bir açıyla düştüğü yere baktı. Kumsalı defalarca aşındırmış, sonunda cesedi kumun daha beyaz ve taşsız olduğu üç yüz fit yukarıya taşımaya karar vermişti. Yakınlardan gelen sesleri duyduğunda cesedi kaldırmak üzereydi. Bir anda üzerine kapandığı kadının yüzüne baskı uyguluyordu ister istemez. Sesler yaklaştığında nefesini tuttu. Kendini cesedin üzerine tamamen çekti. Dudağı kadının soğuk, narin dudağına değiyordu. Sesler azaldı. Tamamen kesildiğinde kalbi hızla atıyordu, cesedin yanına uzanıp kafasını diğer tarafa çevirerek bir süre bekledi. Dudağını elinin tersiyle sildi. Birkaç sinek kondu boynuna, biri şakağına doğru ilerledi. Cesedi kaldırdı, yürümeye başladı, fazla uzak sayılmazdı.

Cesedi kafası denize dönük olacak şekilde yerleştirdi, açısını ayarladı. Aslında aklına gelen her pozisyonda tam olmayan bir şey vardı. Neydi, mekân mı, ceset mi yoksa sadece kendisi mi?

Kumsala bir kez daha baktı, kayaların ve taşların olduğu daha yakın yerlere. Bu sefer kadının bacaklarından tuttu, çok yorulmuştu, yavaş yavaş yürüdü. Heyelanın olduğu yerde cesedi tek başına bulması etkiyi bozmuştu, ihtiyacı olan sadece kafaydı. Cebinden çakısını çıkardı, biraz paslıydı, bu da biraz zaman alacağı anlamına geliyordu. Kadının saçını tuttu, kafasını bacaklarının arasına yerleştirip kesmeye başladı. Bir süre sonra başını çok fazla eğmekten sersemledi, bıraktı, kadının kafası kumların üzerine düştü. Güneş çoktan tepeye çıkmıştı. Tutuşmuş parlak bir delik gibiydi. Tamamlanmamış eserine soğukkanlılıkla baktı, yarım vücudun şimdiden daha iyi görünmeye başladığını düşünerek işine devam etti. Bıçağın ucunu kazağının koluna sildi ve kafa vücuttan ayrılana kadar boynu kesmeye devam etti. Kafayı aldı, gülerek, zafer kazanmışçasına, başarısının tek tanığı olan güneşe doğru kaldırdı. Saçlarından tutup kafayı altın rengi bir yama gibi duran kumsalın ortasına götürdü. Çocuk gibi nazikçe yere bıraktı ve yukarı baktı. Fakat kafa bıraktığı yerde kalmadı, yuvarlanmaya başladı. Ayağıyla durdurdu onu. Aldı, kuma derin bir çukur açıp oraya yerleştirdi. İlk defa gözlerini fark etti, yosunlu taşlar gibi yemyeşil. Birkaç adım geri gitti. Çok güzel, mükemmel görünüyordu. Beklediği zevk birden hayal kırıklığına dönüştü. Daha büyük bir çukur açmayı düşündü. Sonra kafayı içine atacak, üzerini kum yığınıyla hızlıca kapatacaktı.

Başsız bedeni görünceye dek geri geri yürüdü. Ağzı belli belirsiz aralıktı, gülümsüyor gibi. Şimdi ceset bırakıp unuttuğu o köşede ışık ve gölge oyunlarının altında çok daha iyi görünüyordu. Yaklaştıkça sesleri duymaya başladı yine. Bu sefer çok yakından. Kıyafetlerine, ellerine baktı. Kanla kaplıydı. Denize daldı.


Ann Quin

101 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör