• İshakEdebiyat

Öykü- Armağan Can- Leyleklerin Göçü

Adaya ilkbaharın önce kokusu gelir. Şenlik öncesi hazırlık gibi, her köşe başı kokularla donanır. Çam ağaçlarının keskin kokusuna, çimenlerin sadece baharın ilk günleri duyabileceğiniz narin kokusu eşlik eder. Çiçekler, cıvıldaşan kuş sesleriyle daha nazlı nazlı açarlar, güzel kokularını etrafa saçarlar. Patika boyunca ilerledikçe meltemin getirdiği deniz kokusu havaya karışır. Bu lezzetli karışım içimi sarar, gönlüme dolar. İçim dolu dolu olunca hafif esen rüzgârı sırtıma alır, tepeye doğru tırmanmaya başlarım.

Adanın hiç ev olmayan bu yakasında bir meyhane vardır. Meyhane dediysem, Alexis’in canı ne isterse o gün onu meze olarak hazırladığı, bizim itirazsız kabul ettiğimiz, beş masalı, masaların üstüne mavi beyaz kareli örtülerin serili olduğu ufak bir kulübedir. Her masanın çevresinde yer yer boyaları soyulmuş, bir zamanlar beyaz olduğu belli tahta sandalyeler vardır. Duvarlarda kuş ve manzara resimleri asılıdır. Giriş kapısı hava sıcak olduğu zamanlarda bile kapalıdır. Kapının üstünde asılı olan çan, içeriye her gireni, içeriden her çıkanı haber verir.

Meyhane olup Pelergos ismi mavi bir tabelayla kapının üstüne asılmadan önce kır kahvesiydi burası. Gelen üç beş gediklisinin haricinde, yokuşu tırmananların manzaraya karşı soluklandığı bir yerdi. Kocası öldükten sonra Madam Niça bir süre çalıştırmayı denedi, ağrıyan dizleri buna izin vermeyince şehre oğlunun yanına gitmek için kır kahvesini elden çıkardı. Buranın yeni sahibi olan Alexis, kır düşmüş saçlarına rağmen yaşı hiç tahmin edilemeyen, çevik, tirşe mavisi gözleriyle baktığı zaman insanın içini görüyormuş, sende denizlerde boğuluyormuşsun izlenimi veren, sessiz bir adamdır. Sessiz dediysem, hiç konuşmaz değildir ama laf israfı yapmadığını söyleyebilirim.

Burayı çalıştırmaya başlamadan önce küçük sandalıyla denize açılan, gün akşama dönerken sandalı ufukta görünen bir balıkçıydı. Deniz ona hiçbir zaman meçhul olmamıştı. Müşterileri sandalın iskeleye gelmesini bekler, herkes, çevredeki kediler dahi nasibini alırdı. Pekâlâ, bu arkadaşlıkta ne olmuştu da Alexis karayı denize tercih etmişti? Kır kahvesinin gediklilerinin yerini, benim gibi mütecessislerin almasında en büyük sebep bu değişimdi.

Akşam güneşiyle halleşerek tepeyi çıkarken, baharın gelişiyle gün aşırı açılıp açılmadığını kontrol ettiğim Pelergos’tan gelen kokular içimi heyecanla doldurdu. İstemsiz olarak adımlarım sıklaştı, ıslıkla bir şarkı tutturdum. Kapıyı açmamla tüm kış duymayı özlediğim çan sesini işittim. Masadan kalkan üç kafaya ve tezgâhın arkasında hızla dönen Alexis’e gülümseyerek baktım. Camın önündeki masada, okulun emektar memuru Ömer ile genç hademesi Salih oturuyordu. Ömer kışlık kasketini çıkarmıştı. Elini başına götürüp saçını yoklayarak bana selam verdi. Salih, “Hoş geldin abi,” diye her zamanki sevimli ve sıcak haliyle gülümsedi. Bu çocuğu Adada sevmeyen yoktur. Babasız büyüdü. Annesini de on üç yaşında kaybedince el birliği ile büyüttük. Liseyi okuması için bile şehre gitmeye ikna edemedik. “Ben kimsesizlikten korkarım,” dedi. Burada herkesin evladı, kardeşi, ağabeyi olarak yaşayıp gidiyor.

“Merhaba, kalimera,” diyerek yüzüm kapıya dönük olarak masaya yerleştim. Yan masada tek başına oturan Yani’ye kaçamak bir bakış attım. Kadehini hafifçe kaldırdı. Gülümseyerek bir baş selamı verdim. Şehirde bir kumaşçı dükkânı vardı. Bir hafta içinde dükkânı ilk çıkan alıcıya sattığını, akşam vapurunda kucağında üç top kumaşla adaya dönünce öğrendik. O gün bu gündür her yerde onunla karşılaşır olduk. Sabah erken meydandaki kahvede gazetesini okur, öğleden sonra parkta bir bankta dinlenir, akşam ya burada ya da çarşıdaki büyük lokantada olur. Genelde yalnızdır. Zaten insan yaşadığı yere benzer. Tek başına koca denizde duran bu yer gibi, hepimiz hayatta tek başımıza dururuz.

Bir süre sonra Alexis elinde iki bardak, tabak, çatalla masama geldi.

“Hoş geldin,” dedi.

“Hoş gördüm, nasılsın? Kış nasıl geçti?”

Kısa cümlelerle iyi olduğunu belirtti. Çok öksürmüş, onu söyledi.

“Radyoda bu yıl leyleklerin erken döneceğini dinledim,” dedi. Adada o kadar çok martı vardı ki acaba başka kuşlar da var mı diye kısa bir süre düşündüm. Sonra tepeye tırmanırken şarkılarıyla bana eşlik eden serçeleri, sakaları, kırlangıçları hatırladım. Lakin adaya uzun süredir leylekler gelmiyordu. Önceden geldiğinin kanıtı ise binaların bacalarındaki yuvalarıydı.

“On üç yıldır bekliyorum,” dedi. Bu beklediği sanki leylekler değildi. Kimi bekliyordu? Ama soru sorup konuşmasını durdurmak istemiyordum.

“Bugün canım yoğurtlu biber kızartması istedi. Girit ezmesi, haydari var. Balık da levrek. Getireyim mi?” Söz bitti. Tüm bilgileri verdi. Mutfağa geçmeden önce radyonun düğmesini çevirdi, sesi çok açmadı. Eğlenceli bir Rum türküsü çalmaya başladı. İçeriyi kokular, müzik sesi ve söylenmeyen sözler doldurdu. Alexis’in insanın içine dokunan halinin yerini, zorlu bir kışı bitirip bahara kavuşmanın mutluluğu, tekrar buluşmanın keyfi aldı. Mezeler, balıklar geldi, “Sağlığa,” diyerek neşeyle kadehler tokuşturuldu. Boşalan kadehler tekrar dolarken, kapıdan gelen çın sesiyle Alexis sessizce dışarıya çıktı.

Onun ritüeli buydu. Balıkları masalara dağıtır, şöyle göz ucuyla eksik var mı diye bakar, tezgâhın arkasından kendine bir kadeh alır ve sessizce dışarı çıkardı.

“Bir derdi olmasa böyle yapmaz değil mi Ömer Abi?” diyerek sessizliği Salih bozdu.

“Dert değil de sanki bir bekleyiş gibi.” Belki ayrı ayrı masalarda oturuyorduk ama sohbetimiz birdi. Sözlerini anlamasam da ayrılığı anlattığını düşündüğüm bir şarkı boyunca sustuk. Camdan dışarı bakınca Alexis’in karartısı görünüyordu. Yani, “Yıllar önce bir öğretmen gelmişti. Adı Nevin’di. Bir süre kalmıştı burada. Hatırlar mısınız?” sorusuyla sözlerine devam etti. Üstünden ne çok zaman geçmişti. Bu adaya tayin olup, sabah gelip akşam dönmeyi seçmediği için herkesin hatırladığı bir öğretmendi. Okul dağılınca çocuklarla yürürdü. Nereden geçse orası neşelenirdi. Adaya gelenler göçmen kuşlar gibidir. Havalar ısınınca evlerin pencereleri açılır, çamaşırlar iplerde uçuşur, kızartma kokuları havaya karışır, sokaklar çocuklarla dolardı. Havalar soğuyunca şehre göç başlardı. Nevin öğretmen, çilli yüzü, kıvır kıvır saçları, tel çerçeveli yuvarlak gözlüğü ve elinden düşürmediği kitapları ile her mevsim buralıydı. Ben hatıralara dalmışken emektar memurun sesini işittim.

“İnsan burada ölmeye kıyamaz,” derdi. Okullar yeni açılmıştı. Geçmiş gün ama hatırlıyorum, havalar daha sıcaktı. Okulun bacasındaki leylek yuvası doluydu. Koridor onun öksürüğüyle çınlardı. En son izin alıp şehre tedaviye gitmişti. Giderken okula dönmüş, “Bu leylek tekrar dönene kadar iyileşip ben de döneceğim,” demişti.

“Döndü mü?” Bu sorunun cevabını bilmeyen tek kişi Salih’ti. Salih kendini anlatılanlara kaptırmıştı. Bir tek o mu? Hepimiz aynıydık. Anlatılanlar, anılar, sesler, kokular hepsi birbirine karışmıştı.

“Dönmedi. İyileşemedi de. Yerine sabah gelip akşam dönen bir öğretmen geldi.”

“Çok zaman geçti Yani. Nevin öğretmen nereden aklına geldi?” diye sordum lakin cevaba ihtiyacım yoktu. Anılar, saklandıkları yerlerden çıkmaya başlamıştı. Alexis’in öğretmen için ayırdığı balık, okul çıkışını öğrencilerden hevesli beklemesi, bir selam için uğraşması gözümün önünde canlandı. Alexis’in karaya sığınması, deniz üzeri göçen bir dertli kuş yüzündenmiş. Bu sefer kadehler Nevin öğretmen için kalktı. Dışardaki karartı da aynı anda kadehini kaldırdı. O yıl göç eden leylekler bir daha adaya gelmedi.


Armağan Can

128 görüntüleme2 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör