• İshakEdebiyat

Öykü- Armağan Can- Perdesiz Pencereler

“Ne hoş bir güzelliği vardır; hafif adımlarla, dünyadan gülümseyerek geçenlerin.

Kimseye bir kötülüğü dokunmadan yaşayanların, onurlu bir yaşamı seçenlerin”

Kendine Ait Bir Oda- Virginia Woolf


Hava aydınlanmadan uyanıp, yattığı yerde zamanın sessizce geçmesini beklemekten yorulunca radyonun düğmesini çevirdi. Sesini çok az açtı. Duyduğu şarkıyı biliyordu. Çocukken babasının akşamları yemek öncesi pikaba koyup dinlediği 45’lik plaklardan birinin ön yüzünde bu şarkı vardı. Babası plakları ne kadar özenle korursa korusun ses hep cızırtılı çıkardı. Tam da benim gibi diye düşündü. Otuz beş yaşımda aynı bir 45’lik plak gibiyim. Bakalım benim diğer tarafımda hangi şarkı çalacak? Yaylarını sırtında hissettiği kanepede diğer tarafına döndü. Bu oda da evin diğer odaları gibi içine birileri kurabiye dökmüş gibi kokuyordu. Bu koku onu çocukluğuna doğru çekiyordu.

Evin salonunda annesinin yaptığı havuçlu kekin yanında içecekleri çayları ikram ederken fısıltı gibi çıkan sesini hatırladı. “Kadınlar evlenirken mutsuzluklarını duvakların ardına, sonraki mutsuzluklarını evlerinin tüm camlarını kapatan tüllerin arkasına saklıyorlar. Net görmeyi engellemek için gözlerin önüne perdeler iniyor.” cümlesi biter bitmez teyzesi, “Ayşin, sen bu düşüncelerle nasıl evlendin?” diye küçümseyerek sormuştu. Teyzesinin sorusuna cevap veremeden annesinin sert bakışı eşliğinde “Cık cık!” sesini duymuştu. Aslında o da bilmiyordu. Hayatlar o kadar sıralıydı ki... Hayaller aynı, planlar belliydi. Kesişen hayatların beklenen sonucuydu galiba.

Üniversitede tanışmışlardı. Bitince evlenmişler, pazar kahvaltılarına gidip, televizyon seyretmişlerdi. Şiddet nasıl başlamıştı. Yaktığı bir yemekle mi? Arkadaşıyla iş çıkışı bir mağazaya uğrayıp eve biraz geç geldiği zaman mı? Onunla televizyon seyretmekten vazgeçip kitap okumayı tercih ettiği akşamlar mı? Ben çocuk istemiyorum dediği gece mi? Hatırlamak istemiyordu.

Boşandığının ilk aylarında ailesinin yanından ayrılıp kendi evine çıkmak istemişti. Ama el âlem, konu komşu, eş dost, hısım akraba öyle çok konuşmuştu ki, “Bırakın ben konuşayım,” diyememişti. Cesaretin yanında korku, umudun yanında umutsuzluk kol kola geziyordu. Kimin koluna gireceğini şaşırıyordu.

Başlangıç noktası olarak bir ev belirlemişti. Ceplerini dolduran ağır kelimeleri ilk defa da ev aramaya başladığı zaman duymuştu. Ev sahiplerinin bekâra, boşanmışa, tek başına bir kadına, gece nöbetleri olan bir hemşireye ev kiralama konusunda bazen açık açık dile getirilen bazen de imalarla süslenen sebepleri vardı. Ailesi, onun mitoloji kitabında okuduğu ve çok etkilendiği hikâyede olduğu gibi Apollon’un aşkını istemeyen ve kaçan Daphne’ye benzemesini, bu eve kök salıp güzel kokusu ile defne ağacına dönüşmesini ve hep orada durmasını istiyordu. Oysaki Ayşin, kendi evinin balkonunda saksılarda hayalleri gibi renk renk çiçekler büyütmeyi düşlüyordu. Zihninin kenar boşluklarında yerini alan düşünceleriyle oldukça yavaş geçen zamandan sıkıldı. Sessizce hazırlanıp kendini dışarı attı. Güneş doğmuş, insanların telaşı başlamıştı. Ailesine her şey olup bitince haber vereceği için bugün kendine hayali bir nöbet yazmıştı. Ev bulmak için tüm çabaları boşa çıkıp umutsuzca nöbet çıkışı yine baba evine döneceği akşam Ceyda’ya, “Sadece kendime doğruyu söyleyeceğim. Gerekirse kalan herkese yalan söylerim,” demişti. Aynı nöbetin çıkışında biraz yürümek istediklerinde Ceyda bu evin kiralık ilanını sigara almak için yöneldiği bakkal dükkânının camında görmüştü. Yeni silinmiş olan zemine ayak izi yapmamaya dikkat ederek, mis gibi kokan taze ekmekler arasında kiralık evle ilgili bilgileri not almıştı. Ayşin hemen aynı gün aramış, telefondaki kadın, “Beşinci katta, asansörü yok güzel kızım,” demişti, “ev bir oda ve salon, mutfağında sadece iki dolap ve küçük bir tezgâh var, işine yarar mı?”

Kendi de aynı apartmanın giriş katında oturan ev sahibinin ziline bastığında kararlaştırılan saatten kırk dakika önceydi. Onu anlayışla ve gülümseyerek karşılayan ev sahibiyle yavaş yavaş beş katı çıktı. Yurt dışında yaşayan ağabeyinin dairesiydi. Bir önceki kiracının tayini çıkmıştı. Badanaya ihtiyaç vardı. Eşyası çoksa sığmayabilirdi. Giden kiracı birkaç parça eşya bırakmıştı. İsterse atardı. Anahtarı cebinden çıkarıp Ayşin’e uzattı.

“Sen aç güzel kızım evinin kapısını,” dedi. Ayşin şaşkınlıkla anahtarı aldı. Kirayı, şartları konuşmamışlardı. Beş kat yavaş yavaş çıkarken kendine söylediği doğruları fark etmeden ev sahibine de sıralamıştı. Sözlerin beyninin kıvrımlarında döndüğünü düşünürken, aslında sözleriyle apartman boşluğunda dönmüştü. Biraz da başı dönüyordu. Anahtarı kilide takıp çevirdiğinde kendini sürpriz partinin baş konuğuymuş gibi hissetti. Şimdi hayatındaki tüm güzellikler bir yerden çıkacak, alkışlayacak, tepesinden aşağıya hafif sözlerden oluşan konfetiler dökeceklerdi. Burası duvarları bembeyaz boyanmış, kocaman pencereleri olan küçük bir evdi.

“Bak eski kiracı bir kitaplık bırakmış” dedi ev sahibi. Daha anlamlı bir hediye olamazdı. Salonun penceresinden bakınca binaların çatısını görüyordu. “Tüllere gerek yok,” dedi kendi kendine, “pencereler perdesiz kalsın.”


Armağan Can





223 görüntüleme1 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör