top of page
  • Yazarın fotoğrafıİshakEdebiyat

Öykü- Armağan Can- Topuk Tıkırtısı

“Birazdan bu işi halledeceğim anne,” diyorsun, birkaç sevgi sözü ekleyip telefonu kapatıyorsun. Kamerasını kendine çevirip kadraja sığdığın kadarıyla kendine çeki düzen veriyorsun. Yüzüne anneannenden miras gülümsemeni yerleştiriyorsun. “Adamın çırasını yakar gülümsemesi,” derdi annen. Telefonunu içinde araba anahtarının, rujunun ve kredi kartının olduğu küçüğün de küçüğü çantana sıkıştırıyorsun. İki elinle kırmızı eteğini yanlardan sıvazlıyor, sırtını dikleştiriyorsun. Saçını şöyle bir savurup sağ ayağınla ofise adım atıyorsun. Gerisi tık tık tık…

Anneannenin yazlığının bahçesinde koca bir zeytin ağacı vardı. Bahçenin tam ortasında, çıkış kapısının önünde. Güya deden evi en çok da bu ağaç için almış. Evin bekçisi  gibi, dermiş, senden önce ölürsem seni korur diye de eklermiş hep. Öyle de olmuş. Anneannen de burada yaşamış. Yaz tatillerini geçirdiğiniz bu evde en çok keyif aldığın anlar ikindi vakti bu ağacın altına kurulan masada çay içip anneannenin yaptığı poğaçaları yediğin zamanlardı. Yemeğe olan düşkünlüğünden değil sofrada edilen lafların, sohbetin tatlılığından. Anneannenin son yazının son sofrasında ettiği söz aklına kazındı. “Sevişe sevişe de ölmesini bilin, dövüşe dövüşe de.”

Tık tık tık… Şimdi sen dövüş için hazırlanıyorsun. Bugün işe geç kaldın. Bilerek. Herkes gelsin masasına otursun, boş masana baksın, bir iki konuşsun, sesler toplansın fısıltıya, fısıltılar dedikoduya, dedikodular kulaklara gitsin istedin. Madem bu cephede savaş böyle sen de kuşandın silahlarını. Sanki bir bilgisayar oyununun içindeymişsin de her tık sesiyle bir kafayı kaldırıyormuşsun gibi ilerliyorsun koridorda. Tüm puanları topluyorsun. Canını kaybetmeden bir üst seviyeye geçeceksin. Son kalkan kafadan sonra masana ulaşıyorsun. Çantanı masana bırakmadan önce telefonunu çıkarıp bir tuşa basıyorsun. Ayaktasın, sandalyene oturmuyorsun, biliyorsun ki birazdan sana seslenilecek.

“Nehir Hanım, odama buyurun,” diyor müdürün. Yüzündeki gülümsemeyi koruyor, içinden savaşa savaşa diyorsun. Tık tık tık…

Bu işyerine gireli yedi yıl oldu. Hakkınla, tüm donanımınla, evdekilerin duasıyla işi kaptın. Çok çalıştın. Hiç hayır demeden verilen görevleri yaptın. Burada piştin. İhaneti, arkadan iş çevirmeyi, nadir de olsa dostluğu öğrendin. Her dersi kabul ettin. Geçen haftanın son iş gününe kadar da üzülsen, haksızlık olduğunu düşünsen bile uyumu bozmadın. Ama boşalan birim şefliğine senden sonra işe giren ve çoğu şeyi sana soran, en kötüsü de sorsa bile pek çok şeyi öğrenemeyen, karar vermede biraz yavaş, iletişimde beceriksiz Ege’nin getirilmesi senin durup düşünmene sebep oldu. Anneni aradın, geleceğini söyledin. Evi iş yerine çok yakındı. Balkonda seni bekliyordu. Görünce içeri geçti. Kapıda beklediğini biliyordun, için ısındı. Asansörden indin. “Hani topuk sesi gelmiyor,” dedi annen. Ayağında spor ayakkabı, adım atmıyor, sürüyordun ayaklarını. Gülümsediniz. Anneannenin ağaç altı toplantılarından bir aforizmadır. “Bir kadın önce topuk sesiyle mekâna girer.” Ayağını yere ne kadar sert vursan da ses çıkmadı. İçin dışına çıktı. Lavaboya koşturdun.

Tık tık tık… Adımların yavaş, sebebi varışını geciktirmekten ziyade bekleyeni sinirlendirmek. Topuk sesleri her yerde. Her bir tık, çivinin başına vurulan bir çekiç darbesi. Haksızlık yapanın, emeğini çalanın, bir şey bulamayınca giyimine laf edenin, taklit edenin, kıskananın, modern görünüşlü yobazın, eğitimi sadece üniversite okumak zanneden cahilin, söz taşıyanın, sessiz kalanın kafasına iniyor bu çekiç. Sen Nehir’sin hem de bir nehir. Akmayı, sürüklemeyi, coşmayı da sakin sakin süzülmek kadar iyi bilirsin. Kapıya ulaşınca tık tık yapıp duruyorsun, dönüp ofise görmeyen gözlerle bakıyorsun, onlar seni görsün istiyorsun. Üçüncü tık kapıya ve içeri giriyorsun.

Annenin evinde kaldın hafta sonu. Konuştunuz, anlattın dinledi, anlattı dinledin. “Zaten yaza ne kaldı,” dedi annen, “bırak işi git yazlığa.” Evini, eşyalarını, kiranı düşünecek oldun, “Sonbahara kadar kiran benden, yapraklarla beraber dökülsün içler,” dedi. Hafifledin, sıkı sıkı tutunduğun daldan kopup boşlukta süzülmek içine sindi. Balkonda çay içerken anneanneni andınız bir ikindi vakti. “Savaşa savaşa öleceksen son darbede çok şık ol,” sözü aynı anda aklınıza geldi. Şık elbiseler, topuklu ayakkabılar aldınız.

Tık… Müdür odası ama küçük. Topuk sesi çıkaracak alan yok. Sana gösterilen yere oturuyorsun. Saçlarını arkada toplamış. Üzerinde siyah bir elbise, dudağında kırmızı bir ruj. Bakınca karanlık bir şeyleri çağrıştırıyor. Yaptım oldu, der gibi küçümseyici bir yüz ifadesiyle masasının arkasına konuşlanmış. Sen kendi cephendesin.

“Bir e-posta aldım, sizin imzanız ile,” diyor. Gözlerinin tam içine bakıyor.

“Evet,” diyorsun. Zorlansın biraz. Tek kelime ile kapatıyorsun kapıyı. Çalsın dursun, bakalım hangi kelimeler açacak kapanan kapıyı. Emekli Türkçe öğretmeni annenle yazdığınız dilekçende resmiyete gizlice tüm anlatılacakları yüklediniz. Kelimelerle oynamak çok güzeldi. Annen, dilekçeye son noktayı koyarken yüzüne yayılan üzüntünün sebebinin işten değil de yazdıklarınızdan ayrılmak olduğunu anladığında, “Yazlıkta denersin kelimelerle buluşmayı,” dedi. Müdürünün yüzündeki tepkisizlikten ilk paragrafı okuduğunu anlıyorsun. Genel bilgiler, eğitimin, ne zamandır bu iş yerindesin, neler yaptığın ile ilgili cümleler sıralanıyor. Kafasını kaldırıp sana kaçamak bir bakış atıyor, okumaya devam ediyor. Yüzü yavaş yavaş değişiyor. Dudaklarındaki renk tüm yüzüne yayılmış gibi oluyor. Bu renk yerini önce bordoya, sonra siyaha en son da sarının garip bir tonuna bırakıyor. Her renk bir duyguysa galiba hasta oldu diyor, için için bu anın tadına varıyorsun.  Ağzını birkaç kez açmaya yelteniyor, olmuyor. Sesler dökülmüyor. Uzanıp çekmecesinden bir şişe su çıkarıyor, üç yudum alıyor.

“Ege ile bir ilişkimiz olduğu mu ima ediliyor?” diyor. Dört yıldır bir kere sana isminle hitap etmediğinin ayırdına varıyorsun.

“Ben hiçbir şey ima etmedim, örnek verdim. Böyle mi oldu ki ben değil de o seçildi dedim,” diye açıklıyorsun. Bal gibi de ima ettin. Sarf malzemeleri satan adamla yaptığı sözlü anlaşmayı tuvalette duyduğunu da arabasının bazı masraflarını şirketten karşıladığını da “bir örnek” gibi anlattın. Duyduğun ama hep kendi işine baktığın için karışmadığın detaylarla dolu dilekçen. Müdürün son cümleleri okuyor. Birden rengi yerine geliyor.

Hiç düşünmeden, “Pekâlâ,” diyor, “sizin kararınız bu yöndeyse saygı duyarız. Hemen ayrılabilirsiniz, ben iç yazışmayla duyururum.” Tam beklediğin gibi. Zarif bir şekilde ayağa kalkıyorsun.

“Sözleşmeme bağlı kalacağım. Yasal hakkım olan ihbar süremi kullanıp öyle ayrılacağım.” Kadının rengi tekrar kırmızıya dönerken küçük bir baş selamı ile odadan çıkıyorsun.

Tık tık tıkı tıkı tık… Neşeli bir şekilde masana dönüyorsun. Az sonra işten ayrılacağın haberi iç yazışma ile posta kutularına düşüyor. Çünkü sana da geldi. Bu iki haftanın tadını çıkaracaksın. Sinirler gerilecek, sen kahve içerken kiminle konuşsan birkaç kişi tedirgin olacak, gözler senin üstündeyken tüm silahlarınla cephede olacaksın. Çalışmayacaksın. Zaten kimse gelip sana bir şey soramaz, iş buyuramaz, rica da bulunamaz.  Çünkü sen işten ayrılıyorsun.

“Yeni şefiniz daha iyi bilir,” dersin. Her şeyi sana sorarken sorulara ne cevap verecek merak ediyorsun. Annene hızlı bir mesaj atıyorsun. “Her şey konuştuğumuz gibi oldu,” diyorsun. Anneannenin yazlığında geçecek günleri düşünüyor, en son fırının bozulduğunu hatırlıyorsun. Bilgisayarında alışveriş sitelerine giriyorsun. Sanki bilgisayarın da bu yaptığına şaşırmış gibi geliyor, ağzından küçük bir kahkaha kaçırıyorsun. Omuzlarından bir yük mü kalktı yoksa vedalaştığın dal sana artık ağırlık mı oluyordu, anlamıyorsun.

Tık tık tık… Kahve makinesine ulaşıyor sade bir kahve alıyorsun. Tık tık tık… Terasa çıkıyor tam da güneşte kalan masaya oturuyorsun. Tık tık tık… Üçüncüde çakmağı ateşliyor sigaranı yakıyorsun. Tık tık tık… Ayağınla Sezen Aksu’nun şarkısına eşlik ediyorsun. Hiçbir topuk tıkırtısı bu kadar davetkar çalamaz… Tık tık tık… Yüzüne gerçek bir gülümseme, omuzlarına gerçek bir rahatlama, sesine gerçek bir şükür yerleştiriyorsun. Tık tık tık… Telefonun üç defa çalıyor. Annenin sesi seni, içini sarıyor. Kısacık konuşuyor, akşama randevulaşıyorsunuz, telefonu kapatırken söylediği sözle arkana yaslanıyorsun. Tık tık tık…

“Zamanı gelmişti. Savaşa savaşa öldüğün yeter, diril ve sevişe sevişe öl kızım.”

0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör

Comments


bottom of page