• İshakEdebiyat

Öykü- Arzu Anlar Saraç- Amnezi

"Belleği olmayan kendine kağıttan bir bellek yapar."

Gabriel García Márquez

Gözlerimi açıyorum, her yer karanlık. Tüylerim diken diken oluyor. Soğuk. Çok soğuk. Öldüm mü diye düşünüyorum. Tanrım buraya kadar mı? Gözlerimi sıkıca kapatıp hatırlamaya çalışıyorum. Dişlerimi sıkıyorum, sanki bir faydası olacakmış gibi... Zihnimde sonsuz bir uzay boşluğu. Hiçbir şey hatırlayamıyorum. Bildiğim tek şey varım ve şu an buradayım. Kulağımda uzaklardan bir müzik. La Bohemia. Buğulu, kırık sesiyle Buika söylüyor. Bir anlığına iyi hissediyorum. O halde ölmedim. Bir tür felç geçirmiş olabilirim ya da beyin sarsıntısı.

Ellerimi havaya kaldırıp müzikle birlikte hareket ettiriyorum. Ayaklarım buz gibi ama kıpırdatabiliyorum. Annesinin sıcak rahmini az önce terk etmiş bir bebek gibi hissediyorum; şaşkın, tedirgin ve ürkek. Görüntü ağır ağır netleşiyor. Bir yerlerden cılız bir ışık sızıyor. Bomboş bir odadayım. Hastane olabilir diye düşünüyorum. Ağır bir beyin travması geçirmiş olmalıyım. Kendimi teskin ediyorum. Yavaş yavaş hatırlayacaksın diyorum, merak etme. Yattığım yerden doğrulup ayağa kalkıyorum. Yürüyebiliyorum. Daha iyisi, düşünebiliyorum. Zihnimi yokluyorum. Ne çok şey biliyorum; dünya tarihini, edebiyat akımlarını, psikoloji kuramlarını, sosyal kaideleri, kanuni haklarımı, imla kurallarını... İçlerinde varlığıma dair ufacık bir ipucu bulamıyorum.

Duvarda kapı kadar, çerçevesiz, akışkan bir ayna fark ediyorum. Hızla karşısına geçip kendimi süzüyorum. İlk fark ettiğim şey yolun yarısını fazlasıyla geçmiş bir kadın olduğum. Yüzüme bakıyorum. Kaz ayaklarımdaki kırışıklıklarla, çökmüş göz altlarımdaki morluklarla ve kemerli burnumun üzerindeki çillerle tanışıyorum. Kızıl saçlarıma düşmüş gümüş tanelerine bakıyorum. Fena durmuyorlar… Hatta belli ölçüde bir ağırlık katıyor duruşuma. Kemikli, uzun parmaklarımı yüzümde gezdiriyorum. Üzerimdeki beyaz örtüyü çıkarıp atıyorum. Tenim ne kadar da kuru. Yer çekimine yenik düşmüş, belleğim gibi pörsümüş bu memeler bana ait olamaz. Aman tanrım! İşte bundan hoşlanmıyorum. Tekrar beyaz örtüyü alıp vücudumu sarıyorum. Adımı hatırlamak istiyorum. Bunu başarabilirsem bir çok şeyi hatırlayabilirim gibi geliyor. Zihnimde bir kaç isim beliriyor. Öyle ilham gibi birden bire geliveriyor; Derya, Didem, Derin... Derin! Evet hatırlıyorum; Derin Dağdeviren.

Başım dönmeye başlıyor. Işığın kaynağını bulup odayı aydınlatmak istiyorum. Köşedeki pencerenin hemen önünde masif ahşap bir çalışma masası ve üzerinde yeşil bir banker lambası var. Yaklaşıyorum. Üzeri darmaduman kağıtlar, kitaplar, defterler, kalemlerle dolu. Pencereden dışarı bakıyorum. İlk önce pek bir şey göremiyorum, gözlerimi kısıp bakışlarımı karanlığın kalbine dikiyorum. Kocaman bir incir ağacı boylu boyunca göğe uzanıyor. Üstelik üzerinde olgunluktan çatlamış meyveleriyle öylece dikiliyor karşımda. Daha önce nasıl oldu da göremedim. Ağzım sulanıyor. Pencereyi açıp en ballısından bir tane kopartıyorum. Nahifçe dış kabuğunu soyup, tek lokmada ağzıma atıyorum. Küçük çekirdekleri ve narin lifleri dişlerimin arasında ezilirken, ağzımın içine tatlı bir neşe doluyor. İnciri seviyorum. Hatırlıyorum. Bu ağacı buraya çok sevdiğim biriyle beraber dikmiştik. Ben onu çok sevmiştim, o beni yarı yolda bırakıp gitmişti. Kalbimden mideme inen bir ağrı hissediyorum. Tüm keyfim kaçıyor. Kimdi hatırlayamıyorum. Bu ağacı kiminle dikmiştim, ben mi dikmiştim, taşındığımda zaten burada mıydı? Beynim zonkluyor. İçimden bir ses kurcalama diyor, altı üstü bir incir ağacı. Olmaz, hatırlamalısın diye diretiyor aklım. Ansızın zihnimin içinde fotoğraflar beliriyor. Birden hatırlamaya başlıyorum.

Bu evi sadece bu manzara için satın almıştım. Yazı masasının karşısında, alabildiğine uzanan sonsuz bir incir bahçesi manzarası. Bu ağaç hep buradaydı. Ben sıkılınca incir ağacına bakıp huzur buluyor ve yazmaya devam ediyordum. Ben Derin Dağdeviren, yazar Derin Dağdeviren. Belleğim yerine gelmeye başladıkça içimde bir huzursuzluk peydahlanıyor. Kendimden hoşlanmadığımı, geçmişimle barışık olmadığımı fark ediyorum. Masanın üzerindeki kitaplara dokunuyorum. Ne kadar çok okuduğumu anımsıyorum. Geceler ve günler boyu kapanıp, sıkıldığımda, tedirgin hissettiğimde, yalnız kaldığımda deliler gibi okuduğumu... Okudukça acılarımı pekiştiren dünyadan uzaklaşıp felaha erdiğimi anımsıyorum. Elime masada açık unutulmuş olan kitabı alıyorum. Altı çizili cümleyi yüksek sesle okuyorum.

“Ben bunu yaptım,” diyor belleğim. “Bunu yapmış olamam!” diyor gururum, ve bu çekişme sürüyor. Sonunda bellek boyun eğiyor. Kitabı kapatıp işaret parmağımla kitabın kapağındaki kabartmalı yazıya dokunuyorum. Sigmund Freud. Yazarına yakın bir dosta gülümser gibi gülümsüyorum. Biz birbirimizi bir yerlerden tanıyoruz, biliyorum. İçimdeki ruhsal sancı bedenimde şiddetli bir ağrıya dönüşüyor. O an her şey zifiri bir karanlığa gömülüyor. El yordamıyla az önce kalktığım yatağı buluyorum. Bir cenin gibi kıvrılıp kendi bedenime sarılıyorum. Kabullenemediğim şeyler var, ne olduğunu ben de bilmiyorum. Varoluş sancısı tam olarak bu mu? İçinde bulunduğum zaman da mekan da çok tekinsiz geliyor. Zihnimde fizik kanunları işlevsiz kalıyor. Uyumak istiyorum. Bu ortak evren her kiminse lanet ediyorum. Gözlerimi kapatıp kendi bireysel evrenimin kollarına bırakıyorum bedenimi. Karanlık beni teslim alana kadar öylece yatıyorum. Can yakan bir aydınlıkla, istemsiz yeniden açıyorum gözlerimi. Ne kadar zaman geçti bilemiyorum. Bir akıl hastanesinde bir çeşit teste mi tabi tutuluyorum? Bir tür işkence mi bu? Gözlerim alışıp, ışığın hükmü azalınca hızla etrafı seçebildiğimi anlıyorum.

Kafamda bir ses, "Direnme artık, bırak kendini bana," diyor.

"Mümkünatı yok," diyorum. Ellerimle kulaklarımı kapatıyorum. Tatlı bir melodi çınlıyor zihnimde. Aynı anda şarkıyı mırıldanmaya başlıyorum. Kalkıp dans etmek istiyorum. Gün ışığında içinde bulunduğum oda gözüme oldukça sevimli görünüyor. Bir hastane odasından çok, Jane Austen tarzı bir romandan fırlamış genç bir kız odasına benziyor. Yaprak yeşili duvarlara pembe çiçekler boyanmış. Yatağımın karşısındaki duvar boydan boya kitaplarla dolu viktoryan tarzı büyük beyaz bir kitaplığa bakıyor. Odayı dolduran ışığın kaynağı ahşap pencere alabildiğine uzanan kiraz ağaçlarıyla dolu. “İncir ağacı değil miydi bunlar?” diye düşünüyorum.

Kafamdaki ses, “Bırak incir ağacını, gördüklerinin keyfini çıkar,” diyor. Pencereyi açıp bahar havasını içime dolduruyorum. Kafamı sağa çevirince altın varaklı bir boy aynasıyla karşılaşıyorum. Gözlerime inanamıyorum. Kaz ayaklarım yok olmuş, burnumda bir kemer yok bilakis hokka gibi, kumral saçlarım bukle bukle omuzlarıma dökülüyor ve tek bir beyaz yok. Taş çatlasın yirmi beş yaşındayım. Karanlık, sen ne çirkinsin diye düşünüyorum. İnsan kendine ışıkta bakmalı. Karanlık tüm güzellikleri örtüyor. Gururla kendime bakıyorum aynamda. Hatırlamaya çalışıyorum, ben yazar Derin Dağdeviren. Ellerim tekrar memelerime gidiyor. Gördüğümden memnunum, parlak beyaz dişlerimle yansımama gülümsüyorum. İşte bu benim diyorum. Ama daha önce göbeğime iniyordu bunlar.

“Yeter ama, biraz mutlu ol artık,” diyor ses. Olamıyorum. Belleğimde ters giden bir şeyler var. Burnuma garip yanık bir çikolata kokusu geliyor. Neden bilmem, geriliyorum. Işık kayboluyor. İçime ne idüğü belirsiz bir telaş doluyor.

“Unutma’!’ diyorum kendi kendime, sen Derin Dağdeviren’sin, genç yazar. Unutma! Belleğimde kendimle ilgili birikmiş bilginin un ufak olmasından korkuyorum. İsmime sıkı sıkı tutunuyorum. Karanlığın ortasında onunla yapayalnız kalıyorum. Öncesi yok, sonrası yok. Bu kadar acı bir insanın varoluşu için büyük eziyet. İçine hapsolduğum karanlıkta ardı ardına hatırladığım şeyleri sıralamaya başlıyorum; Derin Dağdeviren, yazar, yirmi beş ya da elli yaşında, orta boylu, kızıl ya da kumral, okumayı seven, okuyarak nefes alabilen, zamanın birinde çok sevdiği biri tarafından terk edilen, büyük ihtimalle amnezi hastası çünkü semptomlarını biliyorum. Panikle zihnimde o semptomları sıralıyorum; bir çeşit hafıza kaybı durumu, yeni bilgi öğrenmekte ve bellek oluşturmada sıkıntı yaşanır, kim olduğunun farkındadır, hasta yürümeye, akıcı bir biçimde konuşmaya devam edebilir ancak yakın bellek kaybedilmiştir...

Yazmak istiyorum. Yazmaya karşı büyük bir açlık duyuyorum. Kendimi yazmak istiyorum, yazıp yeniden yaratılmak... Acılar içindeyim. Belki de delirmek üzereyim. Pencereye ulaşabilsem, kendimi kuş gibi aşağı bırakabilsem… Nedir bu içimde ki keder, hüzün, delilik? Kendimden kurtulmak istiyorum. Zihnimde fısıltılar... Sakin olmaya çalışarak ona kulak veriyorum.

“Olmuyor, olmuyor... İçim şişti artık. Benden bu kadar! Hey içerdeki beni duyuyor musun? Vazgeçtim.”

Ses çok tanıdık geliyor. Ama bu ses zihnimden gelmiyor. Belli ki kapının dışından geliyor.

“Siz kimsiniz, yardım edin bana lütfen, çıkarın beni buradan!” diye bağırıyorum.

Dışarıda sinir bozucu bir kahkaha kopuyor.

“Ah çocuğum, sen de kendini iyice nimetten saydın. Olmuyor işte yapamıyorum. Senin yüzünden kurabiyeleri de yaktım zaten. Söyle bakalım akşam misafirlere ne ikram edeceğim ben?”

Buranın kesinlikle bir tımarhane olduğuna emin oluyorum. Konuşan da yan odamdaki deli olmalı diye düşünüyorum. Fakat sesi o kadar tanıdık geliyor ki.

“Lütfen yardım edin, sıkışıp kaldım buraya,” diyorum.

Ayak sesleri duyuyorum. Odanın kapısının altında minicik bir ışık görünüyor. Kapının gıcırtısıyla beraber her yer aydınlanıyor. Yan odadaki deli kadın elinde bir tepsi yanmış kurabiye, kibirle sırıtarak kapımın hemen önünde dikiliyor.

“Amma da inatçı çıktın. Yok kuzum yapamayacağım. Uğraşamam ben seninle.”

“Ben Derin Dağdeviren, yazarım, amnezi hastasıyım sanırım, ya da beyin sarsıntısı falan geçirdim. Ne olur bana yardım edin.”

“Hayır tatlım, asıl Derin Dağdeviren benim. Amnezi falan da değilsin. Rahatla. Sadece yazmaya çalıştığım bir karaktersin. Ama olmuyor işte, keçi gibi direniyorsun.”

Bu kadın kesin deli diye düşünüyorum. Sarkık memeli, kırışık suratlı şapşal.” diyorum içimden.

“Sensin sarkık memeli,” diyor öfkeyle yüzüme bakarken.

“İki çocuk emzirdim ben. Hem de toplam dört sene. Tabii ki sarkacaklar. Bundan rahatsız olduğumu mu sanıyorsun?”

“Olmuyor musunuz?”

Gözlerini çılgınca belertip dik dik yüzüme bakıyor.

“Senin suyun epey ısındı. Burada kalıp acı çekmene gönlüm razı da değil. Ama seni yaratacak gücüm de yok. Anladım ki insan kendini yazamıyor. Çok tekinsiz oralar, pek kurcalamamak lazım.”

Hiç hoşlanmadığım bir kahkaha atıyor.

“Baksana incir ağacını bile hatırladın. Ben onu unutmak için ne paralar ödedim terapistlere. Az daha zorlasan kocamın beni terk ettiğindeki depresyonuma kadar inecektin vallahi. Çok tehlikeli çok! Sen şimdi gözlerini kapat, yatağına uzan, ben bir çaresine bakacağım,” deyip hızla kapıyı kapatıyor. Arkasından koşup zorluyorum kapıyı. Açılmıyor. Bir yandan bağırıp diğer yandan kapıyı yumrukluyorum. Kadının uzaklaşan adımlarını duyabiliyorum. Aklına bir şey gelmiş olacak ki dönüp tekrar geliyor. Kapıdan uzaklaşmamı emrediyor. Dediğini yapıyorum. Kafasını aralıktan uzatıp konuşmaya başlıyor.

“Bak hâlâ zorluyorsun. Ben sana cennetten bir mekan kurguluyorum, sen illa mutsuz olacağım diye diretiyorsun. Kurtul artık şu melankoliden. Gerçi ben yapabildim mi ki senden bekliyorum.”

O an aklıma parlak bir fikir geliyor. Belki de bu deli kadını kafalayabilirim diyorum.

“Durun gitmeyin lütfen! Tamam haklısınız ben sizin yarattığınız bir karakterim. Bu, kafamın bu kadar karışık olmasını açıklayabilir. Peki neden ben?”

Deli kadın bocalasa da elindeki tepsiyi yere bırakıp olduğu yere çömeliyor.

"Bak tatlım seni sevdim. Ne de olsa bensin. Yani seni benden esinlenerek yarattım. Ama yarattığım Derin Dağdeviren'e ben bile katlanamadım. Her yazar bir yerde kendini anlatmak ister. Kendimi anlatayım derken aynada aksimi gördüm. Hiç hoşlanmadım. Hadi dedim hoşlandığım gibi yazayım. Yok bu kez de sen direndin. Daha seni bir kurgunun içine bile yerleştiremeden pes ettirdin beni.”

“Bence beni yazmaya devam etmelisiniz.”

“Nedenmiş o?”

“Çünkü çok iyi arkadaş olabiliriz. Gördüğüm kadarıyla fazlasıyla yalnız birisiniz.”

“Bak sen şuna. Beni kafalamaya mı çalışıyorsun? Bravo, tam bana göre bir davranış. Desene gerçeğine epey yakın yazmışım seni. Ama yemezler.”

Öfkeleniyorum. Bu kadının deli olduğundan adım kadar eminim. Ama o kapının öteki tarafına geçmek için ona ihtiyacım olduğunu da biliyorum. Ayağa kalkıp ona doğru hızla koşuyorum. Şak diye kapatıyor yüzüme. Zorluyorum açılmıyor.

“Yeter artık, ne hâlin varsa gör. Kocam beni terk ederken “Ne olduysa hep bu inadından’’ demişti. Haklıymış adamcağız vallahi. Hadi canım. Başka zaman belki. Şimdi seninle uğraşacak gücüm yok benim. Au revoir!”

Bunlar bana zihnimin oyunu olmalı diye düşünüyorum. Belki de bir kabusun içine hapsoldum. Terlemeye başlıyorum. Aralık pencereden koyu gri bir duman süzülerek odaya doluyor. Çok sıcak oluyor, vücudumu ateş basıyor. Çalışma masasındaki kitapların ucu tutuşuyor. Zihnimde yine bir müzik dönüyor. Nickelback, Fire! Bu şarkıyı çok öfkeliyken dinlediğimi hatırlıyorum. Perdeler, kitaplar, çarşaflar, yatağım alev alev yanıyor. Saçlarım, ellerim, sarkık memelerim eriyor. Belleğim ağır ağır kayboluyor. Bir sürü insan çığlığı tırmalıyor kulaklarımı. Gözümün ucuyla son gördüğüm şey içinde onlarca sayfanın küle döndüğü rustik bir şömine ve şömineyi hüzünle izleyen deli kadının gözleri oluyor.


Arzu Anlar Saraç

120 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör