• İshakEdebiyat

Öykü- Atakan Boran- Cemiyet Otel

Zaman kudretini hatırlatarak Cemiyet Otel sakinlerinden ona itaat etmesini bekliyordu. Akrep ve yelkovanın bu denli yavaş hareket etmesinin başka açıklaması olamazdı. Asırlar boyu uyumuşuz hissiyle de uyansak gün bitmiyordu. En uzun gündüz, en uzun gece birbirine karışmıştı.

Sadece birkaç gündür buradaydım. Bu topluluğun arasında yer alma fırsatına nihayet sahip olmuştum. Çevremdekiler aldığım davetten sonra bana gıpta ile bakmıştı. Aslında kimse Cemiyet Otel hakkında yeterli bilgiye sahip değildi. Tek bilinen Cemiyet’ten bir davet almanın seni ayrıcalıklı kıldığıydı. Cemiyet’te konaklamak için bilinen herhangi bir koşul yoktu. Daha doğrusu yapılabilecek bir genellemeyi yok sayabilecek örnekler her zaman mevcuttu; mesleğin, eğitimin ya da zenginliğin bu açıdan belirleyici olduğu söylenemezdi. Buraya yalnızca davet edilirdiniz. Cemiyet’in kapısından içeriye adım atanla çıkan kişi ise asla aynı olmazdı. En azından yıllardır Cemiyet hakkında anlatılanlar bu şekildeydi.

Cemiyet Otel, bir dağın tepesinde sık ağaçlıkların arasına kurulmuştu. Bir otelden ziyade sanatoryumu andırıyordu. Etrafı duvarlarla çevriliydi. Civarda bir yaşam emaresi mevcut değildi. İnsan yapımı olabilecek bir ev, bir kulübe dahi görünmüyordu. Dağlar ve ağaçlar Cemiyet Oteli çepeçevre kuşatmıştı. Buranın ülke içinde mi yoksa dışında mı olduğunu söylemek mümkün değildi. Bu konuda, konuştuğum hiç kimsenin bir fikri yoktu. Buraya bizi getiren araçla öylesine uzun bir yolculuk yapmıştık ki herkes uykusuna yenik düşmüştü. Gözlerimizi açtığımızda kendimizi Cemiyet Otelin önündeki geniş bahçede bulmuştuk.

Buraya gelmeden önce beni alacak aracı beklerken Bekir diye birisiyle tanışmıştım. Gerginliğimi gidermek için yanı başımda peş peşe sigara yakan bu adama selam vermiş, ayaküstü birkaç dakika konuşmuştuk. Araç geldiğinde onun da Cemiyet Otele davet edildiğini öğrendim. Boşboğazlık ederek onunla geçmişim hakkında konuşmadığım için ucuz atlatmıştım. Çünkü kural oldukça açıktı, Cemiyet Otele davet edilenler geçmişini ardında bırakmalı, bu konuda hiç kimseye tek bir söz dahi etmemeliydi.

Bu kural benim için oldukça zorlayıcıydı. Bekir de bu durumdan muzdarip. Bunu açık açık ifade etmekten çekinmiyordu. Otel görevlilerine bunu söylediğinde, bir karşılık alamamıştı. Zaten otelde konaklayanlar haricinde kimsenin ağzını bıçak açmıyordu. Bütün görevliler dillerini yutmuş gibiydi. Kimse hiçbir yönlendirmede bulunmuyor, kesinlikle bizimle iletişime geçmiyordu. Gün içerisinde, bitmek bilmez zamanı nasıl tüketeceğimiz konusu belirsizliğini koruyordu. Buraya gelirken Cemiyet Otelin böylesine başıboş olacağını herhalde hiçbirimiz hayal etmemiştik.

Bekir’in kafasında bu konu hakkında benden çok daha fazla soru işareti bulunuyordu. Burada bir başımıza vakit tüketiyor oluşumuz kasten mi tasarlanmıştı, bunun hakkında kafa yoruyor ama eninde sonunda işin içinden çıkamıyorduk. Bekir, “Geçmişi unutmamız, başka birine dönüşmemiz bekleniyor. Dışardan bir müdahale olmadan dönüşmemiz mümkün değil ki. Bizden istenen değişimse anlıyorum ama dönüşümse bu işi bu şekliyle kabul edemiyorum,” diyordu. Oysa bizden istenen bir şey olup olmadığı dahi meçhuldü. Cemiyet Otel hakkında yaptığımız çıkarımların çoğunu kendi kafamızda kurmuştuk. Somut olarak yapılacak tek çıkarımı davet mektubundaki geçmiş hakkında konuşmamak ile ilgili kuraldan hareketle yapıyorduk.

Bir gün Bekir, bahçede gezinti yaptığımız sırada otelin üst katlarına doğru avazı çıktığı kadar bağırdı. “Bu otelle ilgilenen kimse onunla hemen görüşmek istiyorum.” Talebi elbette karşılık bulmadı. İşin ilginci diğer otel sakinleri Bekir’in bu haklı talebini yadırgamıştı. Onu bir ayrık otu olarak görüyorlardı. Bekir ve benim haricimde herkes halinden memnun gibiydi. Biz memnun değildik çünkü buraya gelmeden önceki yaşamımıza nazaran burada değişen hiçbir şey olmamıştı.

Birkaç gün sonra artık Bekir’le canımıza tak etmişti. Kendi rızamızla buraya gelmiştik ama bir mahpustan farksızdık. Muhatabımız yoktu. Sadece yatıyor, yiyor içiyor, bahçede turluyor, sonra yine yatıyorduk. Günden güne yaşamımız tekdüze bir hâl almaya başlamıştı. Zaman zaten geçmek bilmiyorken onu amaçsızca doldurmaya çabalamak bizi yıpratıyordu. Bekir artık buna katlanamayacak gibiydi. İşaret fişeğini, bana geçmişini anlatarak ateşledi. Bekir’in şair olduğunu öğrendiğimde şaşırdım. Bir şairin daha ince bir kişiliği olacağını düşünürdüm. Bekir oldukça kaba saba biriydi. Sözünü sakınmıyor ve bunu da içinden geldiği gibi palas pandıras yapıyordu.

Bekir meslek olarak şairliği benimsemişti. Kitap gelirleriyle, şiir üzerine verdiği atölye eğitimleriyle, çevirilerle, köklü bir dergide yazdığı denemelerle ve bir barda düzenli olarak şiir okuyarak kazandığı parayla geçiniyordu. Ancak uzunca bir süredir ne bir şiir ne de bir deneme yazabilmişti. Bu yaşına kadar hiçbir kadınla ilişkisi olmamasını öylesine kafaya takıyordu ki bu yüzden şiire küsmüştü. “Kadınların yanında sanki ağzım mühürleniyor, iki kelimeyi bir araya getiremiyorum,” dedi. Şiirlerinin konusu ise, söylediğine göre, hep kadınlar hakkındaydı. Kitaplarını okuyanlar onu, bir kucaktan diğerine koşuyor sanıyordu. Bu durum onu içten içe yiyip bitiriyordu. Yalnızlıkla mücadelesinde, tek dayanağı olan şiirden kopuşuyla boşluğa düşmüştü. Cemiyet Oteli bir çıkış yolu olarak görmesine karşın yaşadığı hayal kırıklığı, onu daha da dibe çekmişti. Buna daha fazla katlanamayacağını, bu akşam geç vakitte buradan kaçmayı kafasına koyduğunu söyledi.

Cemiyet Otel’in yarattığı hayal kırıklığı hakkında son derece haklıydı. Ben de tıpkı onun gibi bir an evvel buradan kurtulmak istiyordum. Hakkında söylenenlere karşın burası bana hiçbir şey katmamıştı. Öte yandan buranın böyle bir amacı olduğuna ilişkin düşüncelerim hep kulaktan dolma bilgilere dayanıyordu. Daha önce Cemiyet Otelde konaklamış hiç kimseyle tanışmamıştım. Burası hakkında yorumda bulunanlar da ne burada bulunmuş ne de burada bulunmuş biriyle tanışmıştı. Ağızdan ağıza yayılarak, abartılarak, uydurularak burası gözümüzde büyümüş olmalıydı.

İlk önce Bekir’e, buradan kaçak göçek yollarla değil doğrudan geri götürülmeyi talep ederek gitmemizi önerdim. Bekir bu fikrime sıcak bakmadı. Haklıydı çünkü bu talebimizi iletebileceğimiz bir makam yoktu. Otel görevlileri, bir robottan halliceydi. Otel bahçesinin dışarıya açılan kapısındaki güvenlik görevlileri ise üzerimizde bir baskı oluşturuyordu. Dışarı çıkmayı hiç denememiştik. Hem bahçenin büyüklüğü hem de duvarlar ve güvenlik görevlileri bizi bu fikirden uzak tutmuş olmalıydı. Üstelik Cemiyet’te “bir şey” olacağını beklerken dışarıya çıkmaya lüzum görmemiştik. Şimdi ise kendimizi iyiden iyiye tutsak hissediyorduk. Ancak Bekir ve ben, bu düzene boyun eğmeyecektik. Belki diğerleri gibi Cemiyet Otele ve zamana itaat etsek düşlediğimiz değişim gerçekleşecekti. Ancak bu, diğerlerinin izlediği yoldan olacaksa biz bunu kabullenemezdik. Diğerleri, seçimini yapmıştı. Hissizleşmiş gibiydiler, hareketleri donuklaşmış, git gide daha az konuşmaya başlamışlardı. Bunu ilk olarak ben fark etmiştim, bahçedeki bir kamelyada oturduğumuz sırada, Bekir’e diğerlerinin günden güne otel görevlilerine benzediğini söylemiştim. O andan sonra, diğerlerindeki tuhaflığın daha fazla farkında olmaya başladık.

Onlar Cemiyet’in talep ettiği biçimde yeni bir benliğe kavuşuyor olmalıydı. Bizim arzuladığımız bu değildi. Hissizleşmek değil, geçmişten kopmak değildi. Biz yaralarımızı onarmak, sorunlu yanlarımızı tedavi etmek niyetindeydik. Geçmiş olmadan bu mümkün olmayacaktı. Bizi biz yapan şeye sırtımızı dönmek, bizi tek tipleştirirdi. Cemiyet Otelin bir görevlisi olmayı istemiyorduk. Uğruna hizmet edilecek bir otelin bekçisi olurken benliğinden feragat eden o insanlardan olamazdık. İçimizdeki asi ruh, boynumuza zincirin geçirilmesine müsaade etmiyordu. Biz yaşamla bir başımıza, birilerine ihtiyaç duymadan mücadele edebilirdik. Mücadeleden yenik çıksak da yılmazdık.

Bekir’le uzun uzun bunları konuştuk. “Aradığım o cesaret için buraya bel bağlamakla yanılmışım, ” dedi, “Bir kadınla konuşacak olan da benim, doğru zamanda yine şiir yazacak olan da” Bu konuda ben de Bekir’den farksızdım. Eksikliklerimi tamamlama gücüne yalnız ben sahiptim. Hayatımda çok defa sığınacak bir liman, bana destek olacak bir omuz aradığım olmuştu ama en nihayetinde kendi yolumu çizecek bendim. Bu benim yaşamımdı ve Cemiyet Otele bir gereksinme duymamalıydım. Burada daha fazla vakit geçirmenin gereksiz olduğu konusunda kesin bir karara varmıştım.

Ona eşlik edeceğimi söylediğimde Bekir, bir arkadaşın desteğini yanında hissederek memnun olmuştu. Gece yarısı buluşup buradan kaçmak için sözleşerek odalarımıza çekildik. Tüm otel uykuya daldığında, kapım tıklatıldı. Bekir ile biraz da gergin bir şekilde koridoru geçtik, olabildiğince sessiz bir şekilde merdivenleri indik. Otel kapısının girişinde bir görevliyle istemsizce karşılaştık ama görevli her zamanki donukluğuyla sanki biz orada değilmişiz gibi boş bakışlarla etrafı süzmeye devam etti. Bahçeye çıkıp usulca duvara doğru yürüdük. Duvarlar oldukça yüksek olduğu için onları aşmamız mümkün değildi. Güvenlik görevlilerinin olduğu ana giriş kapısından çıkmak zorundaydık. Şanslıysak görevliler kulübelerinde uykuya yenik düşmüş olurlardı. Kulübenin yanından eğile eğile geçtik. Görülmemiz mümkün değildi. Demir kapının kilitli olma ihtimali bizi biraz ürkütse de Bekir kapının kolunu kendine doğru çektiğinde kapı ardına kadar açıldı. Koşturarak dışarı çıktık. Birkaç adım sonra arkamı döndüğümde güvenlik görevlisinin bize baktığını gördüm. Bize sesleneceğini, bizi yakalamak için hamle yapacağını düşünüyordum. Oysa adam istifini hiç mi hiç bozmamıştı. Bekir sırtımdan iterek koşmamızı söyledi. Biraz ilerledikten sonra, ormana girmek üzereyken, dönüp kulübenin yanı başında dikilen adama bir daha baktım. Tepesindeki ışığın altında seçilen adamın hareketsizliğine anlam veremiyordum. Bekir, “Kaçmamız lazım, koş hadi,” dedi. Bu bir kaçış mıydı, emin olamıyordum. Bizi kovalayan, kaçmamıza engel olan kimse yoktu. Yine de arkadaşıma eşlik ederek tüm kuvvetimle koşmaya devam ettim.


Atakan Boran


114 görüntüleme