• İshakEdebiyat

Öykü- Atilla Ünsal- Mavi Pinokyo

Gece vardiyasında pestilim çıktı. Huzur Apartmanı’nın çöplerini de atayım, tumba yatak. Dördüncü kattan aşağı salıyorum kendimi. Karşılıklı sekiz kapının önünde çöp poşetleri. Üçüncü kat İsmet Hanım kapı gözünde yine. Çöplerini çaldığım için öfkeli. Arada kapıyı açar, “Hırsızzz!” diye bağırır arkamdan arı gibi. Sanki geceden kendi bırakmıyor çöpü. Alıştım artık zıvanadan çıkmalarına. Bir sabah geldiğimde kapısının önünde buldum onu. Serçe parmağını kapı deliğine sokmaya çalışıyordu. İlk başta anlamadım ne yaptığını. Baya baya serçe parmağı ile kapıyı açacağını sanıyordu. Gülmemek için zor tuttum kendimi. Dışarıda kaldığını anlayınca, “Bir de benim anahtarı deneyelim,” dedim. Kenara çekildi. Banka kartımla kapı dilini itip açtım kapısını. “Biliyordum senin hırsız olduğunu,” diye bağırdı çağırdı. İçeri girip suratıma çarptı kapıyı.

Çöp arabası gelmemiş yine. Poşetler taşıyor. Kapağı bastırınca leş gibi bir koku çıktı. Yerdeki elma kabuğuna basınca ayağım kaydı. Yere düştüm. İsmet Hanım nazar etti sabah sabah. Üstümü başımı çırptım. Başıma bir şey gelmeden evin yolunu tuttum.

Kaldırımdaki köpek boklarına basmadan yürüyorum. Yarın Perşembe. Erkenden çöpleri toplar sonra bir güzel silerim apartmanı. Bahçeyi yıkadıktan sonra da gider yatarım. Vehbi Bey’in bahçesi yağmur ormanları gibi. Cıvıl cıvıl kuş sesleri yükseliyor. Sarmaşıklar demir çitleri aşıp sokağa taşmış. Ucundan kıçından zorla görülüyor konak. Hayret! Bahçe kapısı açık. Kaliteli bir ayakkabı bırakılmış kaldırıma. Kenara. Migros poşetinin üzerine. Deve tüyü renginde. Hakiki deri. Artık İtalya’dan mı Fransa’dan mı bilmem ama harbi güzel. Emekli büyükelçi Vehbi Bey’in ayakkabıları. Vefat mı etti acaba?

Etrafa bakındım. Kimse yok. Sandaletlerimi çıkardım. Çorapsız ayaklarıma geçirdim ayakkabıyı. Kot pantolonun altına. Sıktı ama fena yakıştı. Galip Usta’ya açtırırım ben bunları. İki hafta kalıpta kaldı mı bol bile gelir. Sandaletleri poşete koyarken tatlı bir koku geldi burnuma. Derin derin içime çektim. Sonra dayanamadım. Bahçeye daldım. Bir kadın yeni geçmiş, parfüm kokusu havada asılı kalmıştı. Toprağa döşenmiş genişçe taşlara basarak kokuyu takip ediyorum. Bahçe yolu kıvrılarak ilerliyor. Sonunda Vehbi Bey’in konağı beliriyor önümde. Üç katlı. Betonarme. Bakımsız. Alt katın cephesi taş kaplı. Veranda demirlerini mor salkımlar sarmış. İkinci kat balkonuna tırmanıyor çaktırmadan. Çatı saçağında yan yana, üç tane kırlangıç yuvası. Bomboş. Aaa! Değil! Bir kırlangıç kondu yuvaya. Yavrusunun ağzına yemek bıraktı. Sonra hızla uzaklaştı.

Hay Allah! Döpiyesli möpiyesli bir kadın. Verandanın kenarına geliyor. Görür görmez tanıdım. Boyunsuz Melek’in ta kendisi. Merdivenlerden bahçeye indi. Hemen ayakkabılara baktı. Rezil rüsva oldum. Eşşek kadar adamım. Sokakta bulduğum her boku toplamasam olmaz. “Fahireddün?” diyerek elini uzattı. Yumuşacık ellerini sıkınca kulağımda bir şarkı çalmaya başladı. Elini tuttuğum ilk kızdı Melek. İlkokul birde ikimiz de folklor kolundaydık. Halay çekerken yan yana düşmüş, el ele tutuşmuştuk. O gün de böyle elim terlemişti utançtan. Neden utanıyorsam çocuk halimle.

Elini çekip hatırımı sordu. Tekstil atölyesinde çalıştığımı, çöpleri, valideyi, kız kardeşimi, kuğu gibi boynu olan Zarife’mi anlatıyorum. Bir de yedi yaşındaki kızım Derya’yı. O da anlatıyor. Avukat çıkmış. Boşanma avukatı. Evlenip boşanmış yakın zamanda. Çocuk da yok.

Vehbi Amca’ya üzüldüğümü söyledim. Baş sağlığı diledim. “Dostlar sağ olsun!” dedi. Çok yaşlıymış. Beş yıldır yatalakmış. “Kurtuldu!” dedi üzgün bir sesle. Tekrar ayakkabılara baktı. “Sıkıyor galiba?” dedi. Alay edercesine değil ama hüzünle. Başımla onayladım. “Babamın ayaklarını da sıkardı,” dedi.

Melek, konağa gidip helva getirdi bana. Ayaküstü götürüyorum. Kim yaptıysa, fıstıkları kararında kavurmuş. Oh, şekeri de harika. İkinci tabağı isterim ama ayıp olur. “Allah rahmet eylesin. Ruhu şad olsun!” dedim tabağı uzatırken. Müsaade istedim.

Eve gidip derin bir uyku çekecektim. Ama gidemedim. Ağaçların arasından zar zor seçebildiğim bir şey izin vermedi. Koyu yeşil garaj kapısının açık sol kanadına yaslı. Bir bisiklet. Mavi Pinokyo bu. Etrafında garajdan çıkarılmış ıvır zıvır.

Bunca yıl bu garajda saklanmıştı. Şimdi üzeri toz kaplı. Ön tekerleği sekiz. Baktıkça heyecandan kalbim yalpalıyor. Yıllar önce bir kara dut ağacına yaslıydı. Tamirci Kemal Usta direksiyona gri bir mukavva iliştirmişti. Üzerinde kurşun kalemle yedi lira yazıyordu. Beyaz selesi dutlardan kirlenince içeri aldı Pinokyo’yu Kemal Usta. Yağ pas içindeki dükkanına. Babam akşam gazete kağıdına sarılı para desteleriyle geldi eve. Beyaz ayakkabılığın üstüne bıraktı. Sulu patates yemeği yerken Pinokyo’dan bahsettim ona. “Yedi lira!” dedim. “Alırız!” dedi. Sevinçten bütün gece uyku girmedi gözüme. Sabaha karşı daldım. Uyandığımda babam gitmişti. Nerde olduğunu sorunca annem şaşkın şaşkın bana baktı, yumurta almaya gittiğini söyledi. Ayakkabılığın üzerindeki paralar da yoktu. Gazete kağıtları vardı sadece. Kız kardeşim parça pinçik ediyordu hepsini. Ocağın üstündeki tereyağının yanık kokusu geldi burnuma. Salon perdesini araladım. Sokağın sonunda, annemin gelmek üzere dediği babamı gördüm. Sonra pencere pervazına tutundum. Çünkü sokağın ucu bir tepsinin kenarı gibi aşağı doğru indi. Babam tepsiden düşüp kayboldu. Annem ve kız kardeşim üstüme doğru sürüklendi. Duvar dibinde balık istifi olduk. Havada gazete kağıtları uçuşuyordu.

Vehbi Bey’in bahçesi geçmişin çöplüğüne fırlatıp attı beni. Loş garajında boya kutuları, araba lastikleri, bahçe hortumları, bambu sandalyeler, ahşap askılıklar ve daha bir yığın öteberi. Mavi Pinokyo yıllarca koyun koyuna yatmıştı onlarla. Şimdi dışarı çıktığı için mutluydu. Sekiz olmuş ön lastiğine dokundu Melek. “On yaşındayken babamın arabasına çarpmıştım. Bile bile!” dedi. Gülümsedi. Sonra tozlu ellerini çırptı. “Al kızına götür!” dedi. Utanarak kabul ettim. Defalarca teşekkür edip sokağa çıktım.

Bisikletin selesi alçak. Vidaları paslanmış. Migros poşetini direksiyona astım. Beyaz seleye vurarak tozları temizledim. Sonra oturdum. Direksiyonu tutup pedalı çeviriyorum. Dizlerim direksiyona çarpıyor. Düz gidebilmek için sıkı sıkı direksiyona sarılıyorum. Yıllardır bu ânı beklemişim. Teper miyim hiç? Doğru eve. Uyumaya. Bir türlü yönümü bulamıyorum. Yalpalıyorum ama düşmüyorum. Pedalları çevirirken Vehbi Bey’in ayakkabılarının sıkmadığını fark ediyorum. Dizlerim direksiyona çarpmıyor. Küçük parmaklarımla direksiyona yapışıyorum sıkı sıkı. Sokak birden bir tepsi gibi aşağı doğru eğiliyor. Bırakıyorum kendimi. Sekiz çizen mavi Pinokyo ile yokuş aşağı sürükleniyorum.

159 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör