Öykü- Ayşe Turkay Yiğit- Norveç’ten mi Geliyon da Yâr Sen Oslolu musun?
- İshakEdebiyat

- 25 Tem
- 6 dakikada okunur
O hafta sonu benim apandis (evet apandis, organın adı apandis olup, tıkanıp iltihaplanması durumuna ise apandisit deniliyor, alın size tıbbi bilgi, hizmette sınır yok müessesede) yaşadığı gerilime dayanamayıp patladı. Sanırım yeter artık yaşadığım bu hayat, bu pisliğin içinde ben yokum dedi ve boom! Sanırsın on yıldır tutuklu yargılanıyor.
Arkadaşım -apandis sana sesleniyorum- tıp bilimi yıllardır senin ne işe yaradığını bulamamış. Hakkında bilinen en net bilgi sensiz de yaşanabileceği. Bu neyin hırsı anlamıyorum, işe yaramaz olduğun için gurur yapıp bari gidişim muhteşem olsun, adım duyulsun, literatüre patlayarak geçeyim mi diyorsun, canlı bomba mısın, sansasyon peşinde misin? Gidiyorum ama peşimden seni de götüreceğim apandis kimmiş neymiş görsünler mi istiyorsun bre melun!
Tıbbi girizgahımızdan sonra malum güne dönüyorum. Sevgilim ziyaretime gelmiş, uzanmışız koltuğa, açmışız şarabımızı, sarılmış “Antonia’nın Yazgısını” seyrediyoruz. Bu esnada apandis denen sinsi şeytan hafiften niyetini belli ediyor ama ben filme konsantreyim ve idare etmeye çalışıyorum. Sevgilim pek hazzetmiyor filmden. Fazla feministmiş. Bu işin azı çoğu mu var ayol?
“Haftada bir görüşüp sevişmek nedir canım çok saçma.”
“Sevgi ve sadakatleri hiç bitmiyor. Bence çok makul bir ilişki biçimi” demekle yetiniyorum. Canım burnumda olmasa, “Patriyarkanıza halel mi geldi nooldu yiğido,” diyerek tirat atardım da “Kahir Kahiiiir ben iyi değilim ühüüüü” diyebildim ilaveten.
Bir süre Kahir ve gözyaşlarım eşliğinde kıvranarak kasıldım. Ben ağlıyorum Kahir ağlıyor. Doktorunu arasana diyor. Doktorum mu? Norveç’ten mi geliyon da yâr sen Oslolu musun?
Bu böyle olmayacak yolunda gitmeyen bir şeyler var. Gidelim acil servisimize. Acil servis bizim acil servis ve böyle günler için var değil mi? Bu durumda gitmeyeceğim de ne zaman gideceğim. Bizim Kahir, ekseriyetle özel hastanede sağlık hizmeti aldığından talebimi şaşkınlıkla karşılıyor. “Sağlık hizmeti devletin görevidir,” demiyorum. Kalan son gücümle, “Burada sadece devlet hastanesi var,” diyorum.
Gidiyoruz acil servise. Önce röntgen. Röntgeni gören doktorun gözleri büyüyor. “Bacım bu ne? Nasıl bir bünye seninki? Gaz bütün karın bölgeni işgal etmiş, organlık talep ediyor,” diyor. Bu doktor kesin İstanbul’dan geldi ve açık mikrofona çıktı. Normal şartlarda “organların kendi kaderini tayin hakları vardır” deyip sonrasında “Kürtler hariç” diye yapıştırırdım espriyi de canım burnumdaydı. Zaman mizah yapacak zaman değildi. Herkes susacak bilim konuşacaktı.
“Doktorcuğum gaz midede mi bağırsakta mı?”
Bilinçli hasta görüntümden taviz vermiyorum tabii.
Doktor, isterse Latince ile harmanlayabileceği havalı cümleler kurabilecekken, “Aşırı, aşırı, aşırı,” demekle yetiniyor ve tenkiye uygulamasını münasip görüyor. Aslında günlük kullanımda olduğu gibi anlatsam çok şenlikli bir yazı olurdu ama dergi yönetimini hikâyeme yer verdiklerine pişman etmek istemediğimden lisanı münasiple yazmayı tercih ediyorum.
Uygulamadan sonra doktorla uzaktan göz göze geliyoruz. Parmaklarını okey işareti yapmak suretiyle, “O iş tamam mı?” diyor. Ben de üzgün bir şekilde olumsuz işareti yapıyorum.
Tenkiye uygulaması tekrarlanıyor. Bu esnada bizimki “özel hastane nasıl olmaz” diye söylenip duruyor. Doktorla iletişimim işaret diliyle ilerlerken makul bir açıklama yapmama imkân yok. Doktor yine umutla yüzüme bakıp okey işareti yapıyor, ben de şöyle böyle işareti yapıyorum. Yani iki tıs bir fıs iş görür mü doktorcum çıkmıyor işte nahlet gele nedem.
Bu arada kan tahlili sonuçları çıkıyor. Lökositlerim 21000. Doktorda bir soru işareti oluşuyor. “Sende enfeksiyon var başka bir rahatsızlığın olmalı,” diyor ama apandisitten şüphelenmiyor (evet artık apandis arkadaşın adı apandisit, böyle daha havalı olduğunu düşünüyor herhalde hain).
1000’lik bir antibiyotik yazıyor, “Hemen başlamalısınız,” diye tembihliyor. “Pazartesi günü acil gastroloji bölümüne gideceksiniz. Sabah erkenden gelin sıranızı alın,” diyor ve ekliyor “Acil, acil acil.” Üçlemeyi seviyor bu doktor.
Hafta sonu sancı bir miktar hafifliyor. Sanırım doktorun verdiği 1000’lik antibiyotik ağrıyı baskıladığından rahatlık hissediyorum. Rahatlık dediysem de standart bir ağrı var ama tahammül sınırında. Hastanedeki tenkiye meyvelerini evde veriyor. Of muhabbet boka püsüre sarıyor. Aksi gibi sevgilim yanımda.
Ağrım hafifleyince aklıma acilde doktorun lökosit değerim için söyledikleri geliyor.
“Hmm nasıl olur, 21000 ya 21000… olmamalı… öyle olsa şu değer de yüksek olur… yok yok değildir.”
Tahmin ettiğim şeyi Google’ ye soruyorum. Evet hafızamdaki bilgi beni yanıltmıyor. Normal şartlarda böyle kötü şeyleri aklıma getiren bir insan değilimdir. Google okuyup kendine hastalık yaratan arkadaşlarıma da kızarım ama bendeki parçaları birleştiriyorum hiç uzak gelmiyor bu durum. Çünkü vücudumda normal gitmeyen bir şeyler var bunu hissediyorum, doktorun söyledikleriyle de birleştirince olası görünüyor.
Sancıdan ve düşünmekten uyuyamadığım üç gecenin ardından pazartesi devletimin hastanesine gidiyorum. Sevgilimle bekliyoruz sıramatikten sıra almak için. Sıramatiğin başında bir de görevli koymuşlar zira kuyruktaki yaş ortalaması elli beş. Sıra bize gelince sıramatiğin kâğıdı bitiyor hay Allah. Bir süre kâğıt bekleniyor, artık kâğıt nereden gelecekse. Sanırım kâğıttan sorumlu görevliye ulaşmaya çalışıyorlar. Kâğıt geliyor, bu kez kâğıt takmaktan sorumlu personele ulaşılmaya çalışılıyor. Neredeyse kayyum atayacaklar sıramatiğe. Aziz Nesin öyküsü gibi bir sabah. İşler biraz acayip başlıyor gibi ama hadi hayırlısı.
Neyse sıra mıra derken gastroloji uzmanı olan süpersonik doktorumla karşılaşıyorum nihayet. Süreci anlatmadan önce dayanamayıp:
“Doktor bu 21000 ney Allah aşkına? benim daha ölmemem lazım,” derken buluyorum kendimi. “Google mı okudun?” diyor haklı olarak ama elimde değil kaygılarımı döküveriyorum ortaya.
Doktorcum muayene ediyor beni. Birkaç yerle telefon görüşmesi yapıyor. Beni acil ultrasona gönderiyor. Kan tahlili ve röntgen de istiyor. “Diğerleri çıkmasa da herhangi biri çıkınca gel,” diyor, “bakarım sonuçlara.” Kapıdan çıkarken de, “Sakın bir şey yiyip içme, su dahil,” diyor.
Tetkikler on ikiye çeyrek kala bitiyor ve süpersonik doktorumun tomografiye çıktığını, saat 2’de geleceğini öğreniyorum sekreterden. Ben de dönüyorum eve. Saat bir gibi telefonum çalıyor. Arayan doktorun sekreteri, doktorcum acil gelmemi istemiş. Kahir o sıra Hollandalı bir yazılım firmasıyla Zoom’da. İyi ki öyle. Çünkü yalnız gitmek istiyorum. “Sonuçları almaya gidiyorum,” diye not bırakıp çıkıyorum. Kafam karmakarışık. Korktuğum başıma geldi işte.
“Neredesin sen?” diyor, hafiften fırçalıyor doktorcum. “Ben sana beni gör demedim mi?” “Yoktunuz. Saat de on iki olunca işte,” diyorum neye şaşıracağımı bilemeden. Hem canım doktor dediğin hastanede hemen bulabileceğin bir şey değil ki ya neyse. Sağlık sistemindeki sıkıntıların yeri ve zamanı değil şimdi.
“Seni cerraha sevk ediyorum, büyük ihtimalle ameliyat olacaksın, tahmin ettiğim gibi apandisit,” diyor. Yine birkaç telefon görüşmesi neticesinde beni girişteki bankonun önüne yolluyor.
Bankoda yanımda biri daha var ve bana hasta siz misiniz diyor. Bütün hastane benim hasta olduğumu mu duymuş ne. Dünyanın benim etrafımda döndüğünü düşünüyorum. Meğer o gün göreve başlayan cerrahmış yanımdaki.
“Bana odamı göstersinler hemen bakacağım size,” diyor. Tanrım, umarım cerrahlıktaki ilk hastası ben değilimdir. Bu hikâyeyi Aziz Nesin yazsaydı apandisit yerine böbreğimi falan alırdı doktor. İyi ki ben yazıyorum.
Doktora oda göstermek için yanında iki doktor var. Onları takip ediyorum. Bu arada benim beyin bünyeyi terk ediyor. Sadece bana verilen komutları yerine getirerek otomatiğe bağlıyorum. Doktora odasını gösteriyorlar. “Siftah benden bereket Lokman Hekim’den,” diyerek giriyorum içeri. Dedim ya beyin terk. “Sizi ameliyat edeceğiz,” diyor. “Apandistiniz patlamış.”
“Ama ama, yani, nasıl, ne zaman, neden patlamış, derdi neymiş, ne zaman dolmuş taşmış da patlamış” derken kısa süre içinde ameliyat öncesi röntgen, EKG, kan vesaire işlemlerini hallediyorum ve ameliyat elbisesini giyiyorum.
Gastroenteroloji doktorunun yanından çıkarken Kahir aramıştı. “Ben galiba ameliyat olacağım ama günü saati belli olmadığından cerrah görsün ararım seni,” demiştim. Aradım. “Yatış işlemlerim tamam servisteyim ben,” dedim. Hastaneye geldiğinde ameliyat önlüğümü giymiş neredeyse gidiyordum. Her şey çok çabuk ilerliyordu, normalde devlette işler bu kadar hızlı ilerlemez biliyorsunuz ama o gün hep iyilerle karşılaşmıştım sanırım. Kahir Bey Kahir Bey gel devlet hastanesi gör.
Neyse fazla uzatmayayım ameliyattan çıktım ve her şey yolunda. Apandisit dışında tüm organlarım tastamam şükür.
Saat gece on iki civarı oldu. Kahir tuvalete götürdü beni. Sevgiliyle yapılabilecek en güzel aktivitelerden kombo yapıyoruz. Kapıda bekliyor, benim de işim bitti ellerimi yıkıyorum. “Burası çok kötü kokuyor midem bulandı” diyor. Bizim bebe tam nane molla çıktı iyi mi. “Hiç mi devlet hastanesi tuvaletine girmedin cengo? Sıcak su akıtan taharet musluğu da yok ha girersen şaşırma,” diyorum. Artık iyiyim. Şimdilik ölmeyeceğime göre espri yapabilirim.
Arkamı döndüm çıkıyoruz. O arkadan serumun direğini tutacak, kapıyı çıkacağız derken pat küt sesler duyuyorum. Arkamı bir dönüyorum bizimki yerde. Düşerken serumun direğini dolayısıyla beni de götürmeye niyetli ama hızlı bir manevrayla direği kurtarıyorum elinden ve “Hemşiranııımm,” diye bağırıyorum. Midesinin bulanmasıyla bayılması bir olmuş. Hemşiraanım, “Tansiyonunuz çok düşük acile göndereyim sizi, ben idare edemem,” diyor. Yüzü sapsarı olmuş, sağlı sollu salvolarla yürüyor zaten.
Bu hikâyeyi Kahir’den dinleseydiniz “Hayatımın en zor günüymüş bilmiyordum,” diye başlayan ağlak bir hikâye duyardınız kesin.
Neyse hemşireyle sandalyede acile yolladığım sevgilim on on beş dakika sonra yine sandalyede elinde serum şişesiyle belirdi odanın kapısında. “Aşk olsun,” dedim. “Refakatçilik yapmak istemiyor muydun yoksa?”
Fiziki ve duygusal yoğunluklu geçen dört beş günün ardından evimde bunları yazıyorum. Kahir, yaşadıklarının yüküne dayanamayıp erken döndü. Sanırsın Norveç Dükümüz, Bolu Dağ Komando Tugayı’nda arazi eğitiminden kaçtı. Onunla ilgili fazla detaya girmiyorum. Hikâyede ana tema o değil. Sanırım hayatımda da ana tema olmayacak. Bakacağız artık. Bu hikâyede başrol apandisitin.
Yazarların ilk yazıları için “hayatını anlatma tuzağına düşmemiş” gibi bir övgümüz var. Sanırsın edebiyattaki yedi büyük günahtan biri hayatından anlatmak. Hiç anlamam. Hem yazarlık payesi isteyen kim? Ben, anlatmayı seviyorum.
Demem o ki dostlar, bazı şeyler olmasa da olur. Bir parçamız zannetmişizdir ama onsuz hayat daha güzeldir. Bunu zamanla anlarız.




Çok güzel bir hikaye olmuş. Ulan Kahir bey seni ayrı gömsünler, apandisini ayrı gömsünler.:)))
Kaşeminize sağlık. Farklı ve hoş bir öykü olmuş.