top of page
  • Yazarın fotoğrafıİshakEdebiyat

Öykü- Aydın Demir- Cik Cik

Uçuyordum. Uçtukça da ferahlıyordum. Rezidanstan telaşla çıkmıştım. Pekâlâ! Üretimi yetiştirememe düşüncesiyle paniğe kapıldım.

Taşların kahverengiden kızıla çalması, suni denizin bedenimizde olması, gökyüzünün mavi batması mesele değil de nedir? Saçmalık! Ya yağmur üretilseydi? Ya çimen turuncu akıntı ya deniz şeffaf boru olsaydı? Olsaydı sıkıntı.

Duman grisi keçinin kulağını kaşıyan, bulutsu yaprağı gördüm. Ahaliden biri,

“Cik,” dedi.

Etrafa baktım. Bulutun ucunda yaşama tutunmaya çalışan tanrının kolu. Tüylerim diken diken oldu. Gökyüzünde kimse yoktu. Bir rezidansın balkonunu, yerde yürüyen kuşları, bedenlerimizdeki denizi gördüm. Uçmaya devam ederken,

“Cik cik,” dedi.

Kanatlarımın rüzgârıyla dönüp bakmak istedim. Lakin girdapta aynı yöne döndüğüm için bakamadım. Olabilir. Yerden bir kuş yuva yapma sevinci ile cik cik diyerek yürümüştür. Bir uçak vardır belki.

“Cik,” demeye devam ediyor.

Kanatlarım isteksiz bir dönüşle bulutların arasına saklanıyormuş gibi geldi.

Bulutun kenarına oturdum. Diğer bulutun üzerinde kaçak rezidans çıkan bir robot. On saniyede yüz katlı bir rezidans dikiyor. Belki de bu yükseliş sesini cik cik diye duymuşumdur. Robotun sesinden farklı bir ses.

“Cik cik cik,” dedi.

Hani bazen boğuk, soğuk bir ses isminizi çağırıverir. Pek sıktır. Belki de çok sevdiğiniz birinin yerine geçerek sizi çağırmıştır. Olabilir.

Güneşi, bulutu andıran garip, mavi bir duman kapladı. Siyah bulutsu bir el, rezidans diken robotun sırtından bir kablo kümesi aldı. Her zamanki beyaz kapağı giydirdi robota. Vidalarını sıktı.

Bulutun üstüne oturdum. Diyebildiği kadar cik desin. İsterse omuz dayayabildiğin dost olsun. İsterse bulutlar dahi olmasın, ben kulağıma cik cik diyen bir maşuk olayım, umurumda değil.

Belki bulutların arasında saklambaç oynayan tavşan ile kaplumbağa, belki denizi taşıyan bir kuş.

En iyi ben cik cik derim. Kim aksini iddia edebilir. Kendimi kaptırıp güzel bir şekilde ötüp durdum.

Birden karşımda bir kadın, bir robot gördüm. Çiçekli yolu sordular. “Hemen altınızda,” dedim. Gökyüzü yere indi sanki. Yürümediler. Saniyesinde benden uzaklaştılar. Çırpı bacaklı zürafaların doğumunu izleyen tanrının torununu gördüm. Şaşkınlığını hindi silkelenmesiyle giderdi. Zürafanın yavrusunu kucağına aldı. Temizledi. Öptü. Şimdi hurdalıklar mezarında idim. Bana cik cik diyen kesin robot artıkları, parçaları. Kaldı mı böyle robotlar. Konuşsalar cik cik demezler. Robottan ne kaldıysa artık o robottu.

Robotlaşmayan bir insan hiçbir şey yetişmeyen bu kızıl toprakları belliyordu.

“Merhaba son insan,” dedi.

“Sen de mi son insanlardansın?” dedim.

Belleme işine daldı. “Cik cik,” dedim. Oralı bile olmadı. Bir daha “Cik.” Yine canlılık yok. Hızlı hızlı “Cik cik cik…”

“Bir şey mi dedin beyefendi,” dedi.

“Kim, ben, yooo,” dedim.

İşaret parmağını burnuna soktu. Karıştırdı. Çıkan salyayı pantolonunu siler gibi yaptı.

“Cik cik,” dedim.

Yüzünü kızıl gökyüzüne kaldırdı. Olmayan kuşlara baktı. Şeffaf boru olan denize baktı. Bana tedirgin bir şekilde döndü.

“Bu topraktan bir şey oluyor mu? Patates olur mu?”

“İyi olması için zaman gerek.”

“Diğer sebzeler, meyveler ne zaman yetişecek?”

“Patatesi haşlayıp gübre yaptıktan sonra.”

Öksürür gibi “Cik,” dedim.

Ezberlemek zorunda kaldığı yönlere tekrar baktı.

“Robot kuşlar olmalı,” dedim.

“Benim de kulağıma bir ses gelir lakin nereden gelir? Zaten kulağım sağır.”

“Doktor çağırıp yıkatmalı.”

“Çağırıp yıkattın mı?”

“Yıkatmaya gerek kalmadı, küçücük bir kulak kesiği ile duyma işini kapattım.”

“Çocuk var mı?”

“Çocuklar mı? Dokuzdu sekiz kaldı.”

“Şu meşhur dokuzuncu var, o mu? Yürek acısı macerası varmış!”

“Evet. Duymadıysan anlatayım mı?”

“Anlatma sus. Haydi kolay gelsin.”

“İyi gezmeler.”

On robot boyu uzaklaşınca,

“Cik cik.”

Gördüm onu. Peyzaj mühendisi. Oydu kesin.

“Saklanma yakaladım seni,” dedim.

“Mavi ejder meyvesi kalmadı daha doğrusu topladım, senden niye kaçırayım, değerli taş karşılığında değil mi?”

“Bir ses var, cik cik diye senden geldi.”

“Onu çekiç kulaklarım da duyar lakin nereden gelir belirleyemez.”

“Nereden geldiği önemli değil, dağ kadar rezidanstan, yürüyen kuşlardan, şeffaf boru denizden, robotsu insandan, bulutsu ottan, gökyüzünün dokuzuncu katında yetişen çiçekten. Yeter ki o ses gelsin. Bir cik cik sesi çalmadı mı kulağına fena. İşitildikten sonra kuşlar uçsun, çiçekler koksun, robotluğu bıraksın insanoğlu.

Cik cik!

Cik cik!

Cik cik!


Aydın Demir


163 görüntüleme0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör
bottom of page