• İshakEdebiyat

Öykü- Aykut Akgül- Katilliğin Mimarisi

Birinci Gün

Beni çağırdı yanına ve yaklaş diyerek fısıldadı. İçimdeki korkuyu atmanın tek yolu olana bitene katlanmaktı. Yaklaştım ve daha küçük bir fısıltıyla, “Buranın mimarisi ne kadar da mükemmel,” deyiverdi. Sadece kafamı ondan suratına daha derin bakarak ağır ağır geri çektim. Daha önce hiçbir katilden hem de buraya dair böyle bir şey duymamıştım. Hücrenin içindeki her şey ikiye katlanacaktı artık, buna hazırdım nicedir ama böylesini hiç ummuyordum. Adamın kurduğu ilk cümle, “Buranın mimarisi ne mükemmelmiş.” Peki öldürdüğün insanın iç organlarını yere yaydığında da aynı şekilde etkilendin mi? Mesela beynini çıkarıp sağ avucunun içine aldıktan sonra o beyni ampule doğru kaldırıp işaret parmağınla herhangi bir yerini göstererek, “Acaba burada kimi düşünüyordu?” diye mi sordun yoksa insan vücudunun en zor kırılan kemiğini, o insanın bütün kemiklerine eşit kuvvette tekmeler vurarak mı test ettin? Sonuç ne çıktı peki? Kaval kemiği mi? Hiç şaşırmadım. Onca şeyden sonra merak ettiklerin yaptıklarını masum mu kıldı, bir şeylerin açıklanabilir olması onları affedilir mi yapıyor, hayır senin bir insanı öldürmen diyorum, hem de bu bakış açılarınla, nasıl oluyor da insan kendini birini öldürdüğünün bilincinde olduğu halde katil olduğuna inandıramaz? Bu çok açken, açlığını bastırmak için çok sevdiğin birinin cenazesinin düşünmek gibi bir durum değil ki. Değil yani, insan bir kere katil olur ve bir daha asla olamaz, o ölünün arkasından binlerce insan öldürse bile olamaz, çünkü katil olmak ilk defa bisiklete binmek, basket topunu bir kere sektirmeyi öğrenmek ve ilk defa sevişmek gibidir. Gerisi hep tekrarın tekrarı. İşte kafama takılan da bu; kişinin kendini bir şeylere inandırmak için en çok kendine sağır olması gerek galiba. İnsan kendini ne kadar dinlerse o kadar alışıyor pisliğine ve yalanına. Çok uzattım ve seni üzmek istemem, ama seninle asla konuşmayacağım. Sana senden ne kadar etkilendiğimi açık etmeyeceğim, senin zaafların ve bağışıklık kazandığın hiçbir şey umurumda değil. Sen bir katil olarak, birini öldürmüş bir canlı olarak, hatta seni uzayda yer kaplayan herhangi bir hacim olarak bile reddedeceğim. Ayrıca buranın mimarisini buralarda özellikle en çok kim sallamıyor bil bakalım?

Ben!


Yirmi ikinci gün

Kendisiyle tek bir kelime bile konuşmadım. Söylediği hiçbir şeyle ilgimi çekmesine müsaade etmedim. Yalnızca dün gece uykumda birine yalvardığımdan bahsetti, göz ucuyla şöyle bir baktım yüzüne. Ona baktığımı fark etmedi bile. Elinde bir kitap var, hiç okumuyor. Sadece elinde tutuyor, uyurken yastığının altında, uyandığında ise dizinin üzerine koyuyor. Ağlarken bile elinden bırakmıyor. Katil olabilecek hiçbir insanı beceriye sahip değil. Çünkü bildiğim bir gerçek varsa o da şu; katiller en çok yalnızken açık verir. Bu adam katilden çok, bir katilin hiç katil olamayacak yanları gibi. Geçenlerde demir kapıya parmak uçlarını sürterek, “Demir, işte dünyanın gerçek yüzü,” deyiverdi. O kadar zor tuttum ki kendimi. Bir insan dedim sonra kendi kendime, bunca yaşına, bunca başarısına, hatasına, kazasına ve kayıplarına rağmen nasıl olur da böyle basit şeylere aklını yorar ki? İnsan neden aklını yorar en başta, bu sorunun cevabını en iyi kötüler verebilir diye biliyorum. İyi insanlar aklına çok yüklenmeyen, iç güdüleri ve bir tık ötesi belli başlı normlarda eğitilmiş duygularıyla hareket ederler. Eğer bu katil kötü bir insan olsaydı onunla güzel bir dostluğumuz olabilirdi. Kötülerle dost olmak, dost kalmak her zaman daha yüksek bir adrenalin ve şehvet uyandırır insanda. Bir düşünsene, ne acı, katil olmuşsun ama hâlâ kötü bir insan değilsin. Tahmin ve tahammül edilemez bir güdüklük. Bu katil başarısız yapıt. İnsanlar bu katile baktığında sadece bir et parçası görecekler. Oysa gerçek katillere bakan insanlar asla onlarda bir et parçası görmezler.


Yetmiş dördüncü gün

Katil iyice kendini kaybetti. Elindeki kitabı yemeye başladı. Kitap ise ortalama beş yüz sayfa. Her gece bir sayfa koparıp yiyor içinden. Sayfa atlamamaya ve estetiğe fazlasıyla dikkat ederek yapıyor bu işi. Her sayfayı uyumadan önce yiyor ve büyük bir rahatlamayla dalıyor uykuya. İlk günlerde yemediği geceler oluyordu, o gecelerde ise sabaha karşı kalkıp panikle kitabı açarak içine bakıyordu. Bütün gayretiyle yemediği sayfayı koparıp hemen atıyordu ağzına. Yavaş yavaş bana benzemeye başlamıştı. Aramızda bir şeyler yoluna girebilirdi artık.


Yüz kırk yedinci gün.

Kendini öldürmeye kararlı. Bu iyi bir gelişme.


Yüz yetmiş altıncı gün

İlginç bir olay oldu. Evet katil öldü, ama ilginç olan bu değil. Katil ölmeden önce kustu, kimisi intihar ederken, yani ölümün tarafına geçmeden hemen önce yaşar bunu. Ben buna yol tutması da diyorum. Neyse, ilginç olan kusması da değil. Katil kustu ve ortalığı yüzlerce sayfa kapladı hücrede. Sayfalarını yediği kitabın o olduğunu varsayıyorum. Onca sayfanın arasından güç bela seçiyorum kitabın kapağını. İsmi ise çok ilginç: "Katilliğin Mimarisi"

37 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör