• İshakEdebiyat

Öykü- Aysel Ertan- Bit

“Eğ başını!”

İlk isyanım, bu cümleye karşı başladı. Henüz birinci sınıfa gidiyordum. Ensesi kaşınmaktan kızarmış, kulağı çekilmekten kepçeleşmiş küçük bir çocuktum. Öğretmenim tedirgin bakışlarla gözümün içine baktı ve tekrar etti.

“Oğlum eğsene başını!”

Ensemi tatlı tatlı kaşırken, eğmemekte kararlı olduğum başımı iki yana salladım. Öyle ya! Birinin önünde eğilmek için mi vıcık vıcık çamura, dize kadar kara rağmen okula gidiyordum? Üstelik anam, okula başladığım gün sıkı sıkı tembihlemişti. İçine çökelek sardığı yufka ekmeğini elime tutuştururken, “Oku oğul, oku ki başın hep dimdik olsun. İlmin yolunu ışıtsın,” demişti. Malum, anaya hürmet Hakk’ın emri. Kimsenin önünde eğilmemeye kendi kendime söz vermiştim o gün. Ama Bahri Öğretmen, başımı eğdirmekte kararlıydı. Ellerini, yana yatırdığı kırlaşmış saçlarında dolaştırdı. Sonra top sakallarını sıvazladı. Derin bir nefes alıp arkama geçti.

Eyvah, dedim. Enseme okkalı bir şaplak geliyor! İki işaret parmağını gür, kıvırcık, uzamış saçlarımın arasında dolaştırınca şaşırdım. Bu dokunuşta öfke yoktu; içimi yumuşatan bir şefkat, sıcacık bir sevgi saklıydı. Yavaş yavaş gevşemeye başladım. Utanmasam, başımı okşayan öğretmenimin dizlerine yatıp uyuyuverecektim. Kafamda hissettiğim iki çimdikle kendime geldim. Şimdi, Bahri Öğretmen kollarını kaldırmış, iki parmağını sıkıştırmış karşımda duruyordu. Ben de kaldırdım ellerimi. Zannettim, karşılıklı oynayacağız. Parmaklarımı şıkırdatmaya başlayınca sınıf kahkahayı bastı. Öğretmenim bu duruma da tepki vermedi.

“Şu çekmeceden kibrit kutusu çıkar,” dedi. Çıkardım.

“İçini boşalt,” dedi. Boşalttım.

Parmaklarının arasında hapsettiği neyse koyup kutunun kapağını “Şaakk!” diye kapattı. Sonra masasındaki keskin lavanta kolonyasını ellerine boşalttı.

“Bunu al! Kaybetme. Kapağını açmadan doğru babana götür. Bugün okula gelme, izinlisin,” dedi.

Elimdeki kibrit kutusuyla babamın yanına değil, doğruca eve gittim. Anam leğende çamaşır yıkıyordu. Bu saatte eve gelişime şaşırarak yüzüme baktı. Telaşla kalkıp elinin köpüğünü üzerine sildi.

“Hayrolsun bu saatte kurban olduğum,” dedi.

Elimdeki kibrit kutusunu cebime koyup oynamaya başladım. Anam neşeli kadındı. Babamın tüm sertliğine, yaşamın tüm zorluğuna rağmen yüzündeki tebessümü yitirmezdi. Ben oynadım, anam oynadı. Ben oynadım, anam oynadı. Sonra da şalvarıyla saklayamadığı göbeğini zıplata zıplata güldü.

“De hele bu saatte ne işin var senin evde?”

Uzattım cebimdeki hazineyi.

“İzinliymişim, öğretmen dedi. Bunu da sana gönderdi. Hediyedir,” dedim. Anam kutuyu açar açmaz gülücüğü yüzünde dondu, bastı çığlığı.

“Vay başıma gelenler! Nerden bulaştı sana bu meretler? Yat hele yat kucağıma, güneş gitmeden!”

Belli ki bir aksilik vardı. Hemen içerden getirdiği beyaz örtüyü serdi. Beni kucağına yatırdı. Ne olduğunu anlamasam da itiraz etmeden dediğini yaptım. Ana gibisi var mıydı? Elbette bir bildiği vardı. Anam saçımı taramaya başladı. Taradı, taradı, taradı. Taramalara doyamadı. Uyumuşum. Lavanta kokusuyla uyandım. Anam elime kibrit kutusunu tutuşturdu.

“Kalk,” dedi, “Paydos saati gelmeden bunu okula götür.” Koşa koşa okula gittim.

“Anam bu kutuyu size gönderdi öğretmenim,” dedim. Öğretmenim kutuyu açarken merakıma engel olamayıp baktım. Kutunun içi siyah, minik böcek ölüleriyle doluydu.

Vah, vaaah! Anam da elini kana mı bulamış? Öğretmenim kutuyu sessizce çekmeceye koyup ellerini lavanta kolonyası ile tekrar yıkadı. Paydos zili çaldığında herkes başıma toplanmıştı.

“Kutuda ne vardı?”

“Ooolum bize de ver hele bi denecik, bir gün biz de tatil yapalım ne var!”

“Amma da cimrisin, bir daha ben de sana bubamın getirdiği şehir ekmeğinden vermeyeceeem!”

Ah bir de ben bilseydim neler olduğunu. Bitmeyecek çilenin adına “bit” denildiğini. Bilseydim, bir dakika bile beklemeden, seve seve hepsine bol keseden dağıtırdım.

Bu popülerlik akşam babamın eve gelişiyle sona erdi. Kibrit kutusunu anamın önüne fırlatıp,

“Bu saçlar kesilecek!” diye kükredi. Belli ki iş ciddiydi, Bahri Öğretmen hazine kutusuyla babamın berber dükkânının kapısına dayanmıştı. Beş erkek evladı olan annem, yenice uzamış saçlarımı kestirmemekte kararlıydı.

“İki günde temizlemezsem bana da Döndü demesinler,” diye esaslı bir cümle kurdu.

Hiç bu kadar uzun kucakta yattığımı, saçımın her teline dokunulduğunu hatırlamıyorum. Önce beyaz bir örtü serildi, sonra saçım sık dişli bir tarakla tarandı. Beze düşen kan emici obez böcekleri annem yakalayıp iki tırnak darbesiyle acımadan öldürdü. Sanki kafamda kaliteli bir polisiye filmi çekiliyordu. Ben de melodik çıtırtılarla sürpriz sonu bekliyordum. Simsiyah, kıvırcık ve gür saçlarımın arasında meretler bitmek tükenmek bilmedi.

Bitmiş bunlar. Lavanta kolonyası ile kafam yıkandı. Bitmediler. Tarakla toplandılar. Bitmediler. Gün içinde otuzu öldürülüyor, kalanlar sabaha kadar yine yumurtluyordu. Bize verilen sürenin sonuna gelmiştik. İkinci günün sabahı annem kafamı mazota buladı. Burnuma bağladığı tülbentten nefes alamadığımdan mı kokudan mıdır bilmem, fenalaştım. O zaman annem saçımı ovalaya ovalaya yıkadı. Bir kız çocuğu özlemiyle benim, en küçük oğlunun, saçlarını özene bezene taradı. Sonra da elimden tutup babamın berber dükkanına götürdü. Babama,

“Bak, şimdi göreceksin! Kafası tertemiz oldu,” dedi.

Babam sol bacağı aksayarak yanımıza geldi. Son derece huzursuz, suratı asıktı. Havanın da öyle suratı düşmüş, ha yağdı ha yağacak... Elimden tutup berber koltuğuna oturttu. Çırağına seslendi.

“Sar beyaz örtüyü üstüne, tara saçı hemen!”

Çocuk, örtüyü kefen gibi sardı her yanıma. İdamlık mahkûm gibi bekliyordum. Tarağı alnımdan tutup enseme doğru indirdi. Temiz… Soldan enseme doğru taradı. Temiz! Sonra tarağı sağ kulak arkamdan enseme doğru çekti. Mazottan sersemlemiş iki bit indi beyaz örtüye. Annemde bir çığlık. Babamda öfkeli bir bakış.

“Berber Hasan’ın bitli, uzun saçlı oğlu dedirtmem! Eğ başını önüne!”

Anneme baktım. Başını önüne eğmişti. Demek ki bazı zamanlar başı öne eğilir insanın. Annem çaresiz. Küçük oğlunun saçlarına kıyamıyor “Kesme!” çığlıkları hâlâ kulaklarımda. Ben başımı eğmek istemiyorum. Kaşınmaktan kızarmış enseme çekilmekten kızarmış kulaklarım ekleniyor. Berber babamdan okkalı bir şamar yiyorum. Sonra yere tutam tutam siyah, kıvırcık saçlarım dökülüyor. Annem ağlıyor. Babam, “Süpür şu saçları, uzağa at!” diye emrediyor. Çırak, alelacele süpürürken biz annemle eve gidiyoruz. Saçlarım sıfır numaraya vurulmuş. Ama hâlâ kafamın içinde dolanıp duran bir şeyler olduğunu hissediyorum.

***

“Benim hikâyem, sokakları tezek kokusuyla kaplı bir köyde, köy berberinin sınırlarını zorlayan bitli oğluna kadar uzanıyor anlayacağınız.”

“Sonra ne oldu,” diye sordu gençten bir mahkûm. Telaşsız, kaygısızdı. Hiç acelesi yok gibiydi. Dışarıda işleri bitirmeye yetmeyen zaman, burada geçmek bilmiyordu. Öykü dinlemeye çok zamanları vardı nasılsa.

Delikanlı durdu, düşündü, hafifçe tebessüm etti. Yokluk ve sefalet içinde yaşanan yıllar bir film şeridi gibi gözünün önünden geçip gitti. Birkaç dakika sessizlik oldu. İnce belli bardaktaki çayını bitirdi. Köşesi kırılmış seramik tabaktaki son bisküvi kırıntısını ağzına atıp hızlı hızlı yedi. Soruyu soran genç çocuğa döndü.

“Sonra ne mi oldu? Ayna gibi kafayla ertesi gün okula gitmeyeceğim, diye tutturdum. Babamın işine geliyordu. Yanında çalıştırdığı çırağa üç beş kuruş vermekten kurtulacak, beni yanına çırak olarak alacaktı. Anamsa, O okuyacak, dedi de başka bir şey demedi. Elimden tutup öğretmenime beni kendi elleriyle teslim etti. Bana başımdakileri paylaşmadığım için küsenler, kazınmış kafamı görünce kıkır kıkır güldüler. Ancak Bahri Öğretmenimiz adildi. Saçlarımla alıp veremediği yoktu ki. Herkesin kafasını sırasının üzerine eğdirdi ve ellerine taktığı eldivenle saçlarını kontrol etti. Ertesi gün okuldaki bir avuç çocuğun kaderi de benimkinden farksızdı. Babam o akşam elinde bir kese kâğıdı leblebi ve kuru üzümle geldi. Yüzünde güller açıyordu. Aferin len, dedi, Kedi olalı bir fare tuttun! Bunları sana aldım, yersin.

Enseme yumuşaktan bir tokat attı. Anladım ki babamın en iyi bildiği iletişim şekli şamardı. Okullu çocukların saçını sıfıra vurunca cebine hatırı sayılır bir para girmiş; bu da onu ziyadesiyle memnun etmişti. Aksayarak yer sofrasının yanına vardı, bir dizini dikerek oturdu. Tabağına ısırgan aşını doldururken annemin de yüzü gülüyordu. Ama annemin mutluluğunun babamın kazandığı parayla ilgisi yoktu. O, oğlunun suçsuzluğunun onuruyla mutlu olmuştu. Okuldaki bitin suçlusu ben değildim. Artık benimle kimse alay edemeyecek, beni kimse üzemeyecekti. Okula gitmemem için de hiçbir sebep kalmamıştı.

“Anan da sana pek düşkünmüş,” dedi Tokmak Cemal. Ranzasında sessiz sedasız anlatılanları dinleyen bir mahkûmun gözleri dolmuştu. Anası tarafından henüz beş yaşındayken terkedilmişti. Karanlık zindan, bu eziklik ve sevgisizlikle kendi sessiz kuyusunda biriktirdiği öfkesinin sonucuydu. O da,

“Anan da sana pek düşkünmüş,” diye tekrarladı.

“Düşkündü,” dedi, “O gün hayatımın dönüm noktasıydı. Leblebi ile kuru üzümü bir kâseye döküp kese kağıdını dikkatlice açtım. Gazetenin her köşesini hiç atlamadan okudum. Yapışkanlı yerlerini bile... Bu küçücük köyde davarı dağa salmak ve tarladan mahsul toplamak arasında sıkışmış yaşamın dışında her şey ne kadar da değişikti. Eğlenceli, ışıltılı hayatlardan tut da pisi pisine yok olan hayatlara kadar film gibi şeyler yaşıyordu insanlar. Okuyacağım, dedim.

Annem kel kafamı okşarken, Oku oğul. Oku da büyük adam ol! Ama adam olmak kolay iş değildir ha! diye fısıldadı kulağıma.

Tokmak Cemal sırtımı sıvazlarken tok sesiyle şöyle dedi.

“Büyüğünü küçüğünü bilmem ama adam gibi adam olmuşsun evlat!”

***

Tokmak Cemal, koğuşa yeni gelmiş bu zıpkın delikanlının dalıp gittiği gözlerinden ayırdı gözlerini. Çayından bir yudum hüpletti. Gayri ihtiyari ensesini kaşıdı. Sıfıra vurulmuş parlak kafasında bir elinin parmaklarını dolaştırdı. Çayından bir yudum daha alıp âdeti üzere elinin tersiyle pala bıyıklarını sildi.

“Sadede gel mektepli. Seni bu dört duvarın arasına neden attılar? Bit katili bir ananın oğlusun diye değil, öyle değil mi?”

Koğuşta bir kahkaha koptu. Belli ki gülecek bir nedene hepsinin ihtiyacı vardı.

“Okulu bitirinceye kadar babam saçımı yaz kış hep sıfıra vurdu abi. Vurdu vurmasına da, benim kafamın içinde hep dolaşıp duran bir şeyler vardı. Bunların beynimi kemirmesine engel olmanın tek yolu cevabını aramaktı. Aklıma takılan soruları durmadan Bahri Öğretmenime soruyordum. Babam, Okuyup da ne yapacaksın? Elin ekmek tutsun yeter, derken öğretmenim, Gelecek vadediyorsun. Sen okuyacaksın, derdi. Cehaletin bit gibi kanımı emmesine engel olmanın tek yolu vardı. Onu hayatımdan söküp atmak… Anama, okuyacağıma, doğrudan ve adaletten ayrılmayacağıma söz verdim. Sözümü tuttum, okudum. Şimdi bildiğim doğruları bit gibi yok etmek istiyorlar. Kafamın içinde bilincimi kemiren düşünceleri, demir parmaklıkların arasına hapsetmek istiyorlar. Beni kurak bir toprağa çevirmek istiyorlar. Yalana, dolana, haksızlığa boyun eğmediğim için de, Suçlusun, diyorlar abi.”

“Bu da senden Tokmak Cemal,” dedi orta yaşlarda bir mahkûm.

“Haksızın başına tokmak gibi inerim evvelallah! Boşuna Tokmak Cemal demediler. Anlaşıldı yeğen. Sen bir efendinin tavuğuna, kış, demişsin.”

Genç, omuzlarını aşan saçlarını arkaya attı. Anlatmaya devam etti.

“Hâkim, parmaklarının arasında döndürdüğü kalemi masaya koyup, Tutukluluk halinin devamına… dedi. Şaşırdım. Sonra beni kibrit kutusu gibi bir hücreye koyup kapıyı şaaak, diye üzerime kapattılar.”

Koğuşta muhabbet iyice koyulmuşken dışarıdan ayak sesleri geldi. Başlar çevrildi. Gardiyan, kapıdaydı.

“Demir Baysan!”

Yıllardır hiç değişmeyen alışkanlıkla eli ensesine gitti. Kaşınarak ayağa kalktı.

“Şu meşhur gazeteci sen misin,” diye sordu gardiyan.

“…”

“Bugün mahkemen var. Hazırlan haydi!”

Tokmak Cemal'in elindeki tespihi daha hızlı çevirdi. Ranzasında sessiz sedasız anlatılanları dinleyen genç mahkûm gülümsedi. Sanki renkli bir gökkuşağı geçti o gülümsemenin içinden. İnsan geçmişini inkâr edemiyordu ama geleceğini inşa etmeyi hayal edebilme yetisine sahipti.

“Abi, ben de okur muyum,” dedi.

“Okursun tabii,” dedi Demir, “Okursun! Yeter ki iste.”

Sonra ellerini uzattı. Kelepçeyi taktılar. Bildiği doğruları kafese tıkmaları da kelepçelemeleri de nasılsa imkânsızdı. Gencecik insanları zehirleyip uyuşturmak, sokak ortalarında çırpına çırpına ölmelerine neden olmak; bir gençliği yok etmek bit öldürmeye benzemezdi. Doğru bildiği her şeyin arkasında durmaya kararlıydı.

***

Delil yetersizliğinden dolayı karşı taraf serbest bırakılmıştı. Ve Türk Ceza Kanunu'nun ilgili maddesi uyarınca bireyin şerefine saldırı ve hakaretten Demir Baysan adına dava açılmıştı.

“Söz savunmanın,” dedi hâkim.

“Hâkim Bey,” diye başladı söze. “Diyelim ki ben korkunç bir şey yaptım. Beni ilgilendirmeyen bir işe burnumu soktum. Farz edelim, kimse onları o zehri almaya zorlamamıştı. Kendi istekleriyle almışlar hatta ısrar etmişlerdi. Yine de o akşam kaldırımda uzanıp kalan cansız bedenler dört ediyor.

Üstüme vazife değilken başkasının tavuğuna kışt dedim, diyelim. Bu yüzden bütün kapılar yüzüme kapansın. Bundan sonra aç gezeyim. Hatta sırf bu yüzden, demir parmaklıklı kapıların arkasında ömrüm tükenip gitsin.

Tamam. Delillerin hepsi yok sayılsın. Gördüğüm tüm gerçeklerin peşini bırakayım. Eğmediğim başımı önüme eğeyim. Gözleri kapatayım Hâkim Bey. Bir daha sadece güzel haberler yazayım gazete sayfalarına. Eğlence yerlerinde nöbet tutayım o vakit. En son yıldızı parlayan genç kızı sevgilisiyle yakalamak için pusuya yatayım. Öyle şatafatlı fotoğraflar çekeyim ki herkes unutsun bundan önce çektiğim zehirlenmiş bedenleri... Kimsecikler hatırlamasın. Kimin, kimle, nerede yakalandığının heyecanıyla uyuşsun beyinler. Her şey yolunda ve herkes eğleniyor havası essin memlekette. İşte sorun şu ki, hepsi mezarda dört gencin bedeni, yangını sönmeyecek sekiz ana-babanın çığlıkları gerçeği değişecek mi? Anaların elleri yakama, oğulların kızların elleri boğazıma yapışmış bir pençeden farksız. Şimdi siz söyleyin, ben bu ölüleri yok nasıl yok sayayım?

Söyleyeceklerim bundan ibaret.”

Hâkim başını önüne eğdi. Demir Baysan, çocukluktan kalma alışkanlıkla başını kaşıdı. Duruşma salonundan adaletin yerini bulmasını dileyerek dimdik çıktı.


Aysel Ertan

60 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör