top of page
  • Yazarın fotoğrafıİshakEdebiyat

Öykü- Aziz Erdoğan- Kadri'nin Çatalı

Kadri Öztopçu’ya

Saygıyla


Sabahın köründe, soğuğun ve uzun süre yatakta kalmanın verdiği bir bel ağrısıyla uyandım. Odadaki rutubet kokusu geceden daha ağır bir hâl almıştı. Deli Musa’nın attığı taşın koca bir delik oluşturduğu pencereden keskin bir soğuk giriyordu içeri. Yorgunluktan deliği tıkamayı akıl edememiştim. Geceden kalma abur cubur poşetlerini tortop edip uyumama engel olan soğuğu kesmeye çalıştım. Tekrar uyumaya çalıştıysam da başaramadım.

Kalkıp kasıklarıma baskı yapan ağrıdan kurtuldum ilk olarak. Fermuarımı çekince birinin duvara bokuyla “pasifler arasın” yazdığını fark ettim. Altında da bir numara yazılıydı. Numaranın sonu okunmuyordu. Yazan kişinin boku yetmemişti anlaşılan. Midem ağzıma geldi. Umarım parmağıyla yazmamıştır diye geçirdim aklımdan. Gerçi harflerin başlangıç yerleri parmakla yazılmışa benziyordu, ezilmiş gibiydi. Neden bunları düşündüğümü bilmiyordum. Aklımdan bunlar geçerken dünkü yediklerimi çıkardım. Hüseyin’e okkalı bir küfür savurdum. Sinirlenip çarpabileceğim bir kapısı da yoktu tuvaletin. Doğru dürüst sinirlenemediğime ayrıca sinirlendim.

Odayı turlamaya başladım. Ne işim vardı burada? Hüseyin’in aklına uyup geldiğim bu terkedilmiş yerde ya soğuktan kafayı yiyecektim ya da bir yerlerimi farelere yedirecektim. “Abi,” demişti. “Yeni taşındığımız evde deri bir çanta buldum, yüklüğün içinde. İçinde dediysem, duvarın içinde. Adam duvara gizli bir bölme yaptırmış. Orada buldum.”

Mutluluğu sesine de yansımıştı. Belli ki içindeki para bulma umudu asgari geçim derdine bir çare olsun istemişti. Ama sevecen sesine birazcık da korku sinmişti. “Korkuyorum abi, ya bu para birininse, peşine düşerlerse bu paranın. Tek kuruşunu harcayamadan, bu bataklıktan çıkamadan alırlarsa bizden. Ben çok sıkıldım abi, artık ben de yaşamak istiyorum. Şimdiye kadar açlıkla köşe kapmacamız yetmedi mi?” Kardeşimi sakinleştirmeye çalıştım, çantanın içinde paradan başka şeylerin olabileceğini, hemen sevinmemesi gerektiğini anlattım. “Abi, gece kendini asan kadının evi vardı ya, Ali Paşa’daki, orada buluşalım,” demişti. “Açmaya korkuyorum çantayı.” “Tamam,” demiştim. Hanıma, köydeki amcamın çok hasta olduğunu, son anlarında beni yanında görmek istediğini, en kısa zamanda geri döneceğimi söyleyip üstüne de ağlamaklı bir ses tonu ekledim. Gece Hüseyin gelir de çantayı açar, içinde ne varsa kırışır, sabahına da “Amcamdan miras kaldı,” yalanını uydurup öyle çıkmayı düşünüyordum hanımın karşısına. Fakat Hüseyin tüm planlarımı bozmakla kalmayıp beni yeni yalanlar bulmaya teşvik etmişti.

Saate baktım, dokuz buçuktu. Hüseyin hâlâ yoktu ortalıkta. Başına bir şey mi geldi, Deli Musa mı musallat oldu acaba? O kadar da dedim “Musa’nın oradan geçme,” diye. Salak bu çocuk. Süzme salak. Geçen Musa’nın horoz şekerini almıştı elinden. Musa yakalarsa elindeki sopayı götüne sokar, haberi yok.

Neyse ki yarım saat sonra Hüseyin girdi içeri. Eliyle omuzlarındaki karı silkeledi. Yüzünde korku ve merak vardı. Elindeki çantanın kulpunu sıktığı çok belliydi. Kimse alamasın diye şekerini sımsıkı tutan çocuklar gibiydi.

“Nerdesin göt herif? Dün geceden beri seni bekliyorum. Götüm dondu burda. Bir uyuyup bir uyanıyorum korkudan. Kimse takip etmedi değil mi lan?”

“Yok abi yok, korkma. Dün gece çıkamadım evden. Reis bahçeye çilingir sofrası kurdu, yanına da kendi gibi ipsiz sapsız iki kişiyle beraber kadeh tokuşturdu. Zom olmaları sabahı buldu anlayacağın. Anca çıkabildim dışarı. Hem ben uyudum mu sanki?”

“Bana ne lan! Uyusaydın. Ben mi dedim uyuma diye. Senin yüzünden yengene ne yalanlar uydurdum pezevenk. Çabuk açalım çantayı. Biraz daha geç kalırsam yengen beni eve almaz. Eve alsa da yatağa almaz. Salonun duvarına baka baka uyurum artık.”

“Ohooo, abi sen iyice Hanım köylü olmuşsun.”

“Başlatma köyüne de aç şu çantayı. Hem, oğlum hiç demedin mi bu adam geceden beri orada, dur bir iki lokma bir şeyler alayım, bir dürüm falan yaptırayım? Midem sırtıma yapıştı.”

“Abi şu çantayı bi açalım, sen ne dersen alacağım.”

“Söz mü lan?”

“Söz abi, ne zaman sözümüzü yedik?”

“Fırınci’ye de gider miyiz?”

“Gideriz be abi, gitmez miyiz? Gelsin kuzu pirzolalar, içli köfteler, tavuk soteler, buz gibi ayranlar, çeşit çeşit salatalar, ardına çaylar kahveler. Düşünsene, ordan çıkınca, umarız memnun kalmışsınızdırlar, iyi günler efendimler, yine beklerizler. Daha neler neler...”

“Tamam lan, hadi aç. Ya da dur, açma. Ondan geriye sayalım. Heyecanı olsun.”

“Yeni yıla mı giriyoruz abi, ne ondan gerisi?”

“Ne bileyim oğlum, her yerde öyle yapıyorlar. Hem biraz biz de heyecanlanmayalım mı?”

“Haklısın abi. Ooonn, dokuuuzzz, sekiiizzzz, yediiii…”

Heyecanlanmıştım. Alnıma terler birikiyor, koltuk altlarım ıslanıyordu. Sanki bir el evin soğuğunu kesip güneşi içeriye almıştı.

“Altııı, beeeeşş, döööörrrtt...”

Kalbimin sesini duyuyordum. Gözümün önünden tatil yerleri, kokteyller, lüks bir araba, güzel bir ev ardı ardına geçiyordu.

“Üüüüçç, ikiiii, biiirrr.”

İkimizin de şaşkınlıktan ağzı açık kalmıştı. Bir çantaya bir birbirimize bakıp bakıp durduk. İnanamadık. Tekrar birbirimize bakıp çantaya baktığımızda çantanın içindeki değişecek sandık. Olmadı. Çanta ikimizin elleri arasında öylece duruyordu. O halde kaç dakika durduk bilmiyorum. İlk kendine gelen Hüseyin oldu.

“Ben böyle işin ta içine sıçayım. Ben bu çantayı oraya bırakan adamın ta… Yav arkadaş, deri bir çantanın içinden çıka çıka bir çatal mı çıkar be? Yok, valla ben kafayı yiyecem. Deri çanta almışsın, evinde gizli yer yapmışsın, başına bir şey gelmesin diye çıkarken almamışsın, çatalı niye içine koyuyon be adam, koysana üç beş altın, biraz para. Haritaya bile razıydım be.”

“Hüseyin bu hayra alamet değil oğlum, adamın işi gücü yok, çatal için bunca zahmete girsin. Bu işte bir bokluk var.”

“Abi bırak Allah’ını seversen. Bir çataldan ne olacak? Atalım çöpe gitsin. Onca yol geldiğimize bile değmez.”

“Bir sus oğlum, düşünüyorum.”

Bir iş vardı ama ne? Niye biri çantaya bilmem kaç yıllık bir çatal koysun ki? Bu çatal sihirli mi ki? Alaaddin’in lambası gibi bir şey mi ? Ovarsam belki cin falan çıkar bakarsın. Halı olur altımıza serilir ya da. Daldığım masal dünyasından Hüseyin uyandırdı beni.

“Abi daldın gittin iyice? Bir şeyler mi düşünüyon?”

“Hüseyin, Efsun cadısı yaşıyor mu?”

“Yaşıyor, hayırdır?”

“Çatalı ona göstereceğiz.”

“Abi sen kafayı mı yedin? Soğuk beynini dondurdu herhalde. Efsun ne anlar çataldan?”

“Niye lan, cadı değil miydi bu kadın? Milletin alnına dudağını koyup, söylediği her cümle çıkmadı mı?”

“Çıktı, çıktı da ne bileyim. Çatalı mı öpecek kadın, çantayı mı yalayacak?”

“Ben bilmem. Biz götürelim de isterse bir yerlerine soksun.”

Efsun’un evine girdiğimiz anda bir korku sarmıştı içimizi. Duvardaki değişik değişik semboller, renk renk taşlar, evin her yerinden gelen ışıklar, sürekli tüten dumanlar dizlerimizi titretmeye yetmişti. Efsun ise yaşına aldırış etmeden elindeki kafatasına koyduğu birayı yudumluyordu. Dediklerine göre kafatası kocasına aitmiş. Mezarından kafatasını çıkarmış herifin. “O hayattayken kafamı şişirdi, şimdi sıra bende,” demiş. Kafatasını tutarken parmaklarını gözlerin olduğu deliklerden geçirirdi. Sanki rahmetliden intikam alır gibi hiç şaşmadan yapardı bunu. Arkası dönük olduğu halde kim olduğumuzu anladı.

“Hayırdır gençler, kokuşmuş bir karıdan ne istersiniz?”

“Efsun, yardımına ihtiyacımız var?”

“Onu yusuf yusuf olmandan anladık. Öt bakalım.”

Hüseyin benim kaldığım yerden devam etti konuşmaya.

“Birkaç gün önce evde bir çanta buldum. Biri duvarın içine gömmüş, gizli bir bölmeye. Başta korktum. El sürmedim. Geri koydum. Sonra şeytan dürttü beni. Hayatımız değişir dedim. Aldım getirdim. Ama içinde ne para ne başka bir şey. Anlasan anlasan sen anlarsın dedik.”

Efsun çantaya şöyle bir baktı. Gözleriyle deldi. Okşadı, sevdi. Aldı kokladı. Öptü. Öptüğü anda Hüseyin’le göz göze geldik.

“Hıımm, deri çok sağlam. İçinde para pul yoksa ondan daha değerli bir şey olmalı.”

Çantayı açmasıyla çığlık atması bir oldu kadının. Gözleri döndü. Titremeye, değişik değişik sesler çıkarmaya, bilmediğimiz dilden bir şeyler söylemeye başladı. Kendine geldiğinde “Çabuk, çabuk bu çantayı yok edin. Hemen. Yakın bu çantayı. Alıp gidin buradan, defolun. Bir daha da gelmeyin buraya. Siktirin gidin.”

“Sen ne olduğunu anlatmadan hiçbir yere gitmiyoruz deli karı,” dedim. “Ya bize ne olduğunu anlatırsın ya da bu çatalı gözüne sokarım.”

Korkmuştu. Bu çatalı daha önce ya görmüş ya da neden olduğu şeylere şahitlik etmiş olmalıydı.

“Bu çatal. Bu çataaall.”

“Bu çatal ne manyak karı, bu çatal ne? Ne olmuş bu çatala? Kimin bu çatal? Konuşsana.”

“Bu çatal Kadri’nin çatalı. Yazar Kadri. Her yerde bu çatalı aradı millet. Düşmanını öldürmek isteyenler, yuva yıkmak isteyenler, silah olarak kullanmak isteyenler... Büyülü bu çatal. Bu çatalın olduğu ev yanıp kül oldu, bu çatalın olduğu yere girenleri kimse bir daha göremedi. Ölmez dedikleri, dünyaya kazık çaktı dedikleri adam birkaç saniyede mevta oldu. Bu çatalın olduğu evin önünden geçen kadın bebeğini düşürdü, ot bitmedi, kuş uçmadı bu çatalın olduğu yerde. Çabuk kurtulun bu çataldan.

Efsun’un nefesi kesilir gibi oldu. Çantayı kaptığımız gibi çıktık evden. Daha köşeyi dönemeden arabalar birbirine girdi, bir adam çatıdan atladı, bir evde yangın çıktı. Hüseyin kör oldu, yürürken ayağı takılıp bir rögara düştü. Bana neden bir şey olmadığını anlamadım. Tamam, benim adım da Kadri’ydi ama çatal benim değildi ki. İsim benzerliği hayatımı kurtarmıştı. Çantayı hemen bir çöp kutusuna fırlattım. Fuleli bir koşu tutturdum. Pantolonumun paçaları ayağıma dolanmaya başladı. Koşmaya devam ederken arkamdan tamirci Hurşit Usta’nın sesi yankılandı sokakta:

“Kadriii! Çatalını kapat da koş lan! İşimizi elimizden alacaksın!”


Aziz Erdoğan

0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör
bottom of page