Öykü- Aziz Erdoğan- Olan Bizim Eşeğe Oldu

Servet memleketin en tuhaf koleksiyoneriydi. Millet para pul biriktirip kitap toplarken o, savaşlarda şehit düşmüş, gazi olmuş askerlerin eşyalarını toplardı. Her hafta sonu olduğu gibi yine mezatlara gidecek, eşya arayacaktı. Belki bir gazinin tütün tabakası için ihalelere girecek, kartının son limitlerini oraya harcayacaktı.
Yine böyle bir gün, şehrin kuytu köşesinde bulunan bir antikacı fark etti. Kapının üstünde "Antikacı Ömer" yazıyordu. "Geçmişin tozu bizde birikir." İçeri girdiği gibi yoğun toz ve küf kokusu aldı. Öksürükler eşliğinde raflara bakındı. Köstekli saatler, havada çarpışıp birbirine giren mermiler, su mataraları... Servet'in aradığı her şey vardı burada. Derken gözü duvara asılı bir tüfeğe takıldı. Kabzasına MYF harfleri işlenmişti. Servet'in dizleri titredi çünkü bu harfleri çok iyi biliyordu.
***
"Nene?"
"Söyle oğlum."
"Neden benim hiç amcam yok nene?"
"Vardı oğlum, vardı. Hemi de iki tane?"
"İki tane mi, neredeler peki?"
"Öldüler oğlum. İkisi de öldü."
"Nasıl öldüler, anlatsana nene."
"Büyük olan amcan, Mehmet Ali idi ismi, Kore Savaşı'nda şehit düştü. Mekanı cennet olsun."
“Ya diğeri?”
"Diğerinin sonu daha vahim. Anlatıp canımı sıkma benim."
"Hadi nene, lütfen. Nasıl öldü, anlat."
"Kurma o mendebur kelimeyi, anlatıyorum. Adı Yusuf'tu. Bizim zamanında bir lokantamız vardı oğlum, esnaf lokantası. Çok büyük değildi ama geçiniyorduk çok şükür, bize yetiyordu. Yaşadığımız yer de çingene mahallesiydi. İti kopuğu çoktu. Deden de 'Yusuf onlara bakar, onlar gibi olur' korkusuyla yanına aldı.
"Babam peki, o da çalıştı mı lokantada?"
"Baban daha bebeydi o vakitler, meme alıyordu. Bölme sözümü, unutuyorum sonra. Neyse, yıllar yılları kovaladı. Yusuf amcan askerlik çağına geldi. Buna Dersim çıktı. Hiç unutmam, kışa denk geldiydi. Eksi bilmem kaçlarda nöbet tutardı zavallı. Bir gün nöbetler canına tak edince komutana gitmiş. Elim bıçak tutuyor, aşçıyım ben demiş. Komutan acımış buna, yemekhaneye almış. Nöbetten kurtulmuş anlayacağın."
"Oo, çok iyi olmuş. Soğukta kalmaktansa sıcacık yemekhane. Üstelik yediği de cabası."
"Bölme sözümü eşek sıpası. Sonra bir gün yemek yaparken tüpün altını açık unutmuş amcan. Taşan yemek ateşi söndürmüş ama gaz açık. Derken bıyığı yeni terlemiş erlerden biri, amcanın yardımcısıymış, öyle demişlerdi, sigara içmek istemiş. Çakmağı çaktığı anda... Amcan dahil beş kişinin... bedeni paramparça. Oğlumun mezarı yok Servet. Ziyarete gideceğim, su döküp el açacağım bir mezarı yok oğlumun."
"Ağlama nene, lütfen."
"Ne anlatıyorsun manyak karı? Yusuf'un mezarı Mardinkapı mezarlığında, abisinin yanında değil mi? Sen bunu dinleme oğlum. Rüyasında gördüklerini gerçek sanıyor. Geçenlerde benim adımı da unuttu. Tanımadı beni. Elin adamının yatağımda ne işi var, dedi bana."
"Yusuf amcam, askerde ölmedi mi yani dede?"
" Yok oğlum, yok. Gel şöyle dışarı çıkıp bir hava alalım. Sana anlatayım amcanın nasıl rahmetli olduğunu. Şengül, kızım bize iki kahve yap. Torunumla şöyle karşılıklı içelim."
"Tamam baba."
"Dede, anlatmadan önce sana bir şey sormak istiyorum. Lokantan var mıydı gerçekten?"
"Vardı oğlum, olmaz olur mu? Orası doğru. Yalnız askerde ölmedi amcan, anlatayım da dinle. Senin bu amcanın çevresi çok genişti."
"Genişti derken?"
"Anla işte oğlum. Köyün bütün kızları tanırdı onu. Hem Ayşe'ye türkü söylüyordu hem Gülsüm'e şiir okuyordu hem de Fatma'ya aşk mektupları yolluyordu."
"Dede, bu bildiğin çapkınlık."
"Dur, daha bitmedi. Bunlar yetmezmiş gibi, köyün berberinin taliplisi Nihal vardı ya, bakkalın kızı, gerçi sen nereden hatırlayacaksın, ona da yanlışlıkla aşk mektubu göndermiş."
"Yanlışlıkla mı? Birine yanlışlıkla aşk mektubu nasıl gönderirsin ki?"
"Bu amcan Fatma'ya mektup yazmadan önce boş kağıtlara karalar, siler, düzeltir, öyle gönderirdi. Bir gün karaladığı kağıtlardan birinin arkasına alışveriş listesi yapmış. Nihal'e kâğıdı uzatınca Nihal de listeyi değil mektubu okumasın mı? Olanlar olmuş. Nihal de bunu ciddi sanmış. Kaş göz süzmüş amcana. Ee, amcan da yakışıklı adam. Ne gelse kârdır diyerek Nihal'in gülüşünü cebine koymuş."
"Sonra?"
"Sonra Nihal bir gün bizimkini yakalamış. Hesap soracak güya. Ama hesap bahane, anlarsın ya. Neyse, bunlar ahırda buluşmuş. Amcanın da omzunda tüfek. Şu içerideki var ya, üzerinde MYF yazan. Nihal'i köşeye sıkıştırmış. Oynaşırken omzundan düşen tüfek patlamış. Seken kurşun amcanın göğsüne gelmiş. Oracıkta ruhunu teslim etmiş. Anlayacağın, amcan uçkurundan öldü oğlum."
"Uçkurmuş. Hay ben senin hikâyene. Servet, deden yine uyduruyor bir şeyler. Gençken de böyleydi bu. Söylediği on lafın dokuzu yalandı."
"Bana diyene bak sen. Ben sallıyorsam sen ne yapıyorsun peki, yalan makinesi? Senin yüzünden evde ne anlattıysam kimse inanmıyor."
"İnanmaz tabii, sıkıyorsun da ondan. Servet, gel oğlum. Amcanın nasıl öldüğünü ben anlatayım. Öldüğünde yanındaydım zavallının."
"Yanında mıydın, ulan ne yalancı adamsın."
"Yanındaydım tabii, yalan mı söyleyeceğiz. Anlatayım da dinleyin."
"Anlat anlat. Bakalım sen neler sıkacaksın. Servet, annene söyle kahveleri üç yapsın.
“Tamam dede.”
"Servet, gel oğlum, senin bu Yusuf amcan horoz dövüşünü çok severdi. Bizim köyde bir horoz vardı, Fiyakalı. Deden bilir."
"He la, ne horozdu o öyle!"
"Velhasıl, amcanla beraber horoz dövüşüne gitmiştik. Mahmutgilin damında. Mahmut, horoz dövüşünü tertipleyen adam. Derlermiş ki, karısının üzerine bahis oynarmış, öyle bir adam. Neyse, bir gün Fiyakalı'yı arenaya çıkardılar. Karşıdaki horozun hiç şansı yok. Herkes nefesini tuttu. Amcanla gözlerimiz açık, pürdikkat izliyoruz. Fiyakalı rakibine öyle bir atladı ki ortalık toz duman. Göz gözü görmüyor. Tam o sırada amcan 'şu tuğlaya çıkayım da tepeden izleyim şunu' der demez ayağı kayıp damdan düşmesin mi? Düşüş o düşüş. Beyni un gibi dağılmıştı zavallının. Gençti daha, çok yazık oldu."
"Ulan Hasan, doğru düzgün bir hikâye bulamadın mı?"
"Benim hikâyelerim hep düzdür Reyhan Hatun. Siz düz değilsiniz. Hem sen bana takılacağına kocana bak. Romantikmiş senin olan, uçkurundan ölmüş."
Servet, kafasını kaşıdı. Kime inanacağını bilemedi.
***
"Tüfeğe mi baktınız evladım?"
"Evet, dikkatimi çekti. Bırakan belli mi acaba, çok tanıdık geldi de."
Ömer Usta, depodan getirdiği eski bir defterin sayfalarını karıştırdı. Sonunda buldu.
"Bak evladım, burada yazıyor. Tüfeği on sekiz yıl önce Hilal Oldubaş diye biri getirmiş."
Servet dondu kaldı. Tüfeği getiren köyün bakkalı Hilal amcaydı.
"Peki, siz mi aldınız tüfeği?"
"Evet, ben aldım. Bugün gibi hatırlarım. Zayıf, uzun boylu, kafasına puşi sarmış bir beyefendiydi bırakan."
"Anladım. Ne hikâyeleri var bu tüfeğin bir bilseniz."
"Bence öyle elle tutulur bir hikâyesi yok."
"Nasıl yani?"
"Tüfeği bırakan beyefendi, Yusuf adında birine ait olduğunu söyledi tüfeğin."
"Evet, doğrudur. Peki başka bir şey anlattı mı, nasıl ölmüş bu Yusuf?”
"Anlattı tabii, eşekten düşmüş."
"Nee? Eşekten mi düşmüş?!"
"Evet, yani bana anlatılan bu. Doğru mu bilemem."
Servet uzun ve yüksek bir kahkaha attı. Tüfeği aldı ve antikacıya teşekkür ederek köyün yolunu tuttu. Amcasının nasıl öldüğünü merak etti. Öğrenmenin tek yolu buydu.
On iki saatlik yoldan sonra köye döndüğünde çocuklar karşıladı onu. Yabancı birini gördüler mi çeneleri düşerdi. Eve varana dek sohbet ettiler.
Kapıdan girdiğinde babası sobaya odun atıyordu. Portakal kokusu vardı içeride. Sobanın üstünde kestaneler. Eve sinmiş rutubet kokusu. Duvarda rahmetli annesinin gençlik fotoğrafı. Babası arkası dönükken bile tanıdı oğlunun ayak sesini.
"Ne işin var burada senin? Yolunu mu kaybettin?"
"Sana bir şey getirdim baba."
"İstemez. Al onu da geldiğin yere git.”
Ferit istemeyerek de olsa döndü oğluna. Tüfeği görür görmez gözleri doldu. Geçmiş, bir film perdesi gibi geçti gözünün önünden.
"Nereden buldun bunu?"
"Antep'te, bir antikacıda. Neden bana yalan söyledin?"
"Ne yalanı?"
"Hani amcam çatışırken vurulmuştu."
"Öyleydi zaten. Göğsünde delik vardı. Kendi gözlerimle gördüm."
"Kim dedi sana vurulduğunu?"
"Hilal Amca."
"Yalan söylemişler sana. Eşekten düşmüş senin kardeşin."
"Eşekten mi? Kim demiş eşekten düştüğünü?”
“Hilal Amca, antikacıya öyle demiş tüfeği bırakırken.”
“Demek Hilal ha. Düş peşime, şimdi öğreniriz işin aslını.”
Ferit ve oğlu tam beş kilometre yürüdüler. Ayaklarında derman kalmamıştı. Niçin geldiklerini unutacak hâle gelmişlerdi yorgunluktan. Ferit, Hilal'in oğlu Halil'i görünce sordu hemen.
"Nerede lan baban?"
"Rahmetli oldu."
“Oğlum bırak şakayı da babanı çağır hadi. Konuşacaklarım var.”
“Ne şakası Ferit Amca. Babam öleli bir ay oldu.”
"Yaa, öyle mi, başın sağ olsun. Bilmiyordum."
"Evden çıktığın mı var Ferit amca. Yasa bile gelmedin."
"Affet oğlum, hanım öldükten beri gün yüzü vurmadı bana."
"Neyse olan oldu, ölen öldü. Kırkına gelirsin artık. Hem siz niye gelmiştiniz?”
"Babana bir şey soracaktık da, nasıl yapsak şimdi, bilemedik."
"Bana sorun, bildiğim bir şeyse yardımcı olurum."
"Benim abim vardı, bilirsin."
"Mehmet Ali mi, yetişmedim ona. Ben doğmadan rahmetli olmuş."
"Yok, o değil. Yusuf abim. Çatışmada vurulup ölen vardı ya."
"Çatışma mı? Ne çatışması?"
"Arsa olayından dolayı Ubadiler ile birbirlerine girmişlerdi ya hani. Kavga çıkmış. Vurulup ölmüş adam."
"Kim anlattı size bunu."
"Baban."
"Babam siz üzülmeyin diye size yalan söylemiş. Eşekten düşüp ölmüş diyememiş de vurulmuş demiş."
"Emin misin Halil, eşekten düşmeyle adam mı ölürmüş?"
"Düşerken yerdeki kazmanın ucu göğsünü delmiş. Yetiştirememişler ilçeye. Kan kaybından gitmiş. O değil de düşerken eşeğin sağ arka ayağı kırıldıydı. Ne yaptıysak eskisi gibi olmadı. Olan bizim eşeğe oldu anlayacağınız."
Ferit biraz sinirli biraz da üzgün, oğluna baktı:
"Olan asıl bizim eşeğe oldu."
Aziz Erdoğan




Yorumlar