• İshakEdebiyat

Öykü- Bülent Ayyıldız- Göğün Alçaldığı Yer-2

Göğün alçaldığı yerde darlanırdı annem. Gök parça parça üzerine düşecekmiş gibi bir sıkıntı basardı. Şimdi ben de göğün yere en çok yakın olduğu yerdeyim. Size yalanlar anlatmayacağım. Ben bir ölüyüm. Yağmur kokusu çıkardı beni yeryüzüne. Yanlış yere gömdüler beni. Yamaçtan akacak yağmurun çene kemiğimi, göz çukurlarımı ortaya çıkarıp ferah feza çamları seyredeceğimi hesaplayamadılar. Toprağa düşen ilk damlaların kokusunu alamadım. Olsun. İyice ıslanan toprağın çama karışarak kendini rüzgâra bırakmasını gördüm ya. Hem bunun kokusu da güzel. Ölünce bir şeyler oldu bana. Sevdiğim çamlara bir tuhaf bakar oldum. Çünkü bu ağaçlar bizim dünyamızdan olamazdı. Herkes ölüyor, herkes büyüyor, büyümesi duruyor, büzüşüyor, suyu çekiliyor, kuruyor, kısalıyor, içine çekiyor varlığını, özüne dönmek ister gibi tortop olup bitiyor. Peki ya bu çam ağaçları? Çam ağaçları neden her mevsim yeşil kalıyor? Diğer ağaçlar öbek öbek dibinde biriken sararmış yapraklarını, sonunun yaklaştığını bütün güz seyrederken, yaklaşan sonu yudum yudum içerken, bu çam ağaçları neden bir ölümlü gibi kendini koyvermiyor? O kadar dertli değilim. Anneannem, Neden uflayıp duruyorsun? Ne çok derdin var bu yaşta,” derdi. “Canım sıkılıyor,” derdim. O da, “Salavat getir,” derdi. Ben salavatın ne olduğunu bilsem de aklımda hep salam canlanırdı. Bol bol yemek isterdim. Güneş gitmişti. İki tane hilal vardı gökte. Birini tam göremezdim. Çamın iğne yaprakları sürülü bir tarlaya çevirmişti ayın tekini. Ama çok yakındı. Öyle yakındı ki bir rüzgâr esse, yapraklar kıpırdasa ay kucağıma düşüverecek gibiydi. Gömüldüğüm yerde gönülsüzce izlerken semayı, sakin sakin gülümsedim. Dişlerimden bazıları hâlâ duruyordu. Bazıları da gırtlağımın olması gereken yere dökülmüştü. Sonra anneannemin anlattığı hikâyelerden biri geldi aklıma. Eskidendi. Küçük kız çocuklarını gömerlermiş. Çok şeyler anlatırdı anneannem. Ama bu anlattığından en çok aklımda kalan, onlara bayramlık giydirdikleri. Kırmızı kurdeleli tokaları da ben eklerdim. Öyle götürürlermiş gömmeye. Sonra babası arkasından bir tekme atarmış. Neyse ki ben babamı hiç görmedim. Bu hikâyeyi aklımda canlandırırken herhangi bir adam geçti yerine. Yüzünde bir boşluk. Sadece çatık kaşları var. Kız gömüldüğünü fark etmezmiş. “Babacım, sakallarına toprak bulaştı,” deyip temizlemeye koyulurmuş onları. Gözümde bu kısmı tam canlandıramazdım. Arkadan tekme yiyince kızın canı acımaz mıydı ki? Tepetaklak çukura düşünce, hemen doğrulup sakallarına nasıl erişmişti? Bilmezdim. Ama içim sıkılırdı bunu dinleyince. Severdi beni anneannem. Neden anlatırdı ki. Sıkılmayayım diye herhalde. Aslında diğer hikâyelerini severdim. Karganın tilkiye kaptırdığı peynir hikâyesini severdim. Evini demirden, tuğladan ve samandan yapan üç küçük keçinin hikâyesini, tuz çuvallarından kurtulmak için kendini dereye atan eşeğin hikâyesini, yalancı çobanın hikâyesini de severdim. Mahallenin girişindeki bayıra çıkıp annemi beklerdim gelsin diye. Bana çalıştığı yerde bez bebek dikecekti. Onu getirir diye beklerdim. Bez bebek olmasa da olurdu. Ama çok uğraşamazdı annem benle. Eve gelip bir şeyler yerdik. Ben aç olmasam da sininin başında oturur, onun yemesini seyrederdim, ama birkaç lokma bir şey yer yemez, hemen yatardı annem. Ben de dedemin üstüne çıkardım. Onu şövalye atım yapardım. Anneannem, “Rahat bıraksana,” derdi. “Adam daha yeni yemek yedi, sen üstünde tepiniyorsun.”

Fazla yaşamadım ben, ama ekmeğin mayalısını da mayasızını da pişirmeyi öğrendim. Rüzgârların savurduğu incirlerin nasıl zamanla büyüyüp yarıldığını, pat diye yere düştüğünü, ortaya güzel kokular yaydığını, sonra incir ağacının dibinin hep sinek olduğunu gördüm. Mısır koçanlarını gördüm. Püsküllerini toplayıp onlarla oynadım. Kovalarla dereden su taşıyıp bahçedeki yalaklara dökmeyi öğrendim. Domatesi çok sulamak gerektiğini, suyun pis dereden olsa da biberlerin bunu umursamadığını gördüm. Sokakta oynayacak kimse yoksa, ki zaten pek oynayamazdım onlarla, ekmek pişirmek için kozalak toplamaya giderdim. Vakit geçirecek çok şey vardı. Yaş dal yanmazdı. Derede kurbağa taşlardım gizli gizli. Çünkü kızardı anneannem. “Siğil atarlar sana,” derdi, “Yüzün çarpılır.” Ben yine de taşlardım. Kara kralın adamlarıydı onlar. Dereden çamur toplardım. Bebekler, evler yapardım. Güneş batarken pembe pembe olurdu gökyüzü. Tavşanlarımı beslerken seyrederdim güneşin batışını. Onlar için dikenli otlar toplardım. Otların içinden süt çıkardı. Bunu da öğrendim. Ama inek sütü gibi değil. Acıydı. Elini yapış yapış yapardı. Dokuztaşı, üçtaşı, yeditaşı bilirdim. Ama yalnız oynanan oyunlar pek yoktu. Hep kendim icat ettim.

Bayırda kara kralın kalesini arardım. Onu bulup alt etmeliydim ki bütün kötülüklerin sonu gelsin. Ağustosböcekleri cırıl cırıl alkışlardı beni. Kurtar bizi yiğit kız derdi. Yusufçuklar geçerdi başımın üstünden. Anlardım. Kara kral için yola çıktığımı hemen gidip haber edeceklerdi. Aldırmazdım. Kılıcımı kuşanırdım. Önce sarıca arıları salardı üzerime kral. Yuvalarını bulmak zordu. Kuytu köşe neresi varsa oraya yaparlardı çünkü evlerini. Uzun bir sopa lazımdı. Taş rengi kâğıt helvadan yapılma yuvalarını dağıtır dağıtmaz çok hızlı koşmak lazım gelirdi. Arıları halledince, yokuşu çıkmak kalırdı geriye. Tepelerde adamları olurdu kara kralın. Küfreden, bağırıp çağıran, bazen de şarkı söyleyen adamlar. Sesleri kalenin bekçi ejderhaları gibi. Önlerinde alev olurdu zaten. Ateşi eksik etmezlerdi. Ellerinde şişe de olurdu. Görünmezlik pelerinimi giyerdim sırtıma onların yanından geçerken. Beni fark etmezlerdi bile. Bazen olduğum yere doğru donuk gözlerle baktıkları olurdu. Sami Amca’nın av köpeği hastayken tıpkı böyle bakmıştı bana. Kara kralın kalesine gitmek için yağmuru bekledim. O zaman her şey daha kolay olur. Ne arı vardır ortada ne alevli ejderhalar ne canavar sesli yol muhafızları. Tepeyi aşınca patikadan devam edecektim. Çok yıktım ben kara kralın kalesini. Kaçıp tekrar geri geliyordu. Son seferinde o bitirdi işimi. Muhafızlarını salmış olmalı gizlice. Ateş diyarından geçiyordum yine görünmezlik pelerinimle. Arkamda bir çıtırtı oldu. Sonra bam diye bir şey çarptı kafama. Başımın üstünden sungurlar, kargalar, kartallar uçuyordu. Ormanın Çalapları göğe doğru yükselip kafa kafaya verdiler. Hepsi de beni izliyordu. Ölünce ölseydim mutlu olabilirdim. Annemin, anneannemin, dedemin beni özledikleri için üzüldüklerine üzülmezdim. Hain muhafızın bedenime yaptıklarını hissetmezdim. Küçük kara bir yılan girdi düşen burnumun yerinde duran deliğe. Yağmurdan korktu herhalde o da. Ne zaman ortalıkta bir yılan görse, “Yerin göğün kabul etmediği,” derdi anneannem. Hâlbuki yılanın ne suçu var yuvası yağmurda bozulduysa. Şimdi kemiklerim toprağın üstüne çıktı diye benim ne suçum var?


Bülent Ayyıldız

66 görüntüleme