top of page
  • Yazarın fotoğrafıİshakEdebiyat

Öykü- Başak Canda- Aziz'in Bitmeyen Âcizliği

Metin Lokumcu’nun anısına


Yıllar önce bir kamyon kasasının arkasında terk etmiştik bu coğrafyayı. Ortadan tahta bir perdeyle ikiye bölünmüş kasanın ön tarafında ailenin tek sermayesi bir manda, üç inek ve tahta limon kasalarına tıkıştırılmış yarım düzine tavukla. Arkada, kasa zeminine döşenmiş kuru otların üzerine serili birkaç cicim (nakışlı köy kilimi) bir gün sürecek yolculukta yatağımız olacaktı. Geride bıraktığımız köyümüz, akrabalarımız değildi sadece. Çocuk hafızamda çok yer etmese de ailenin ortak hazinesinde anlatıla anlatıla kutsal metinlere dönüşmüş, kimisi gayrı resmi bir sır gibi fısıltıyla konuşulan anılar... Kadınların buruk ve asla mutlu bitmeyen gizli aşkları, bitmez çileli yaşamları, erkeklerin köy kavgaları, mapusluk ve gurbet anıları. Daha da fazlası belki. Nereden ayrıldığımızın farkındaydım. Ama nereye gideceğimiz konusunda değil bilgim, zerrece hayâlim yoktu. Bir daha geri dönecek miydik acaba? Bir insan yaşadığı toprakları neden terk eder, bunu soracak ve cevaplayacak bilincim yoktu henüz.

Yıllar sonra Samsun Terminalinde mola veren yolcu otobüsünün cam kenarında sekiz numaralı koltuğun yolcusu olarak beş saat sonra çocukluğumun şehrinde olacaktım. Yaşım yirmiye evrilmiş, okul bitmişti. Bir yanda yeni bir dünya kuracağımıza olan inancım...  İnandığım değer yargılarının hayat karşısındaki yenilgileri ve sınanmalarım. “Tamam mı, devam mı?” sorusunu açıkça soramasam bile iç huzursuzluğum sinsice kemiriyordu beni. Diğer tarafta askerlik iki koca yılımı hatta tüm gerçekliğimi yutmak için bir öğütme makinesi gibi bekliyordu. Sosyalist ülkelerdeki çürüme derinleşmiş, zayıflayan rejimlerin hafifleyen baskısı birçok ülkede halkın komşu ülkelere gidiş gelişini bile bulunmaz biz özgürlük yanılgısına dönüştürmüştü. Sudan çıkmış balıkların kıyıda nefes alıyorum yanılgısıyla ağızlarını kocaman açarak yavaş yavaş ölmesine benziyordu eski Sovyet ülkelerinden gelen insan dalgalarının hikâyesi. Dalgaların en büyüğü deniz komşuluğu nedeniyle bu sahil kentlerine vurmuştu. Önceleri bavullarda taşıdıkları giysi, elektrikli ev eşyası, antika sayılacak madalyalar ve birçok ürünü takas ettikleri veya değerinin altında sattıkları ilk ticari deneyimle yeni sistemle tanıştılar. Zamanla adlarını alan pazarlar oluştu. Çok sürmedi buralarda kadın bedeninin tüm diğer ürünlerden daha geniş bir pazara sahip olduğunu keşfetmeleri. Bavul ticaretinin yerine hızla ikame olan bu döneme masum bir de isim buldu her türlü yasakçı zihniyetle cinsel açlık içinde kıvranan yörenin erkek aklı. Nataşa Turizmi.

Samsun Terminalinde derin derin içime çektiğim Maltepe sigarası başımı döndürürken her biri kendini ahlak abidesi gören erkeklerin ikiyüzlülüğünü, diğer taraftan kendi çaresizliğimi düşünüyordum. Askerliği tecil ettirip pasaportu almalıydım. Doğduğum köye gitmeyi aklımdan geçirmiyordum. Aynı gün İstanbul’a dönüp yurt dışına çıkmanın yollarını arayacaktım. Zaten arkadaşlar İsviçreli bir vatandaş adına hazırlanmış davetiyemi temin etmişti. Son bir kez daha çıkarıp cüzdanımdan baktım kurtuluş vesikama. Sigarayı söndürüp mola süresi biten otobüse döndüm.

Samsun’dan otobüse yeni binen yaşlı bir amca benim koltuğa kurulmuştu bile. Selam verip, “Amca benim yerime oturmuşsun. Ziyanı yok rahatsan, ben de yana oturayım,” dedim. İnce Karadeniz şivesiyle, “Ve aleyküm selam,” dedi. “Ne bileyim uşağum, yazıhanede yazıp verdiler. Çok da bakmadım numerasina.”

Ah hacı amca!  Sen en az dört kez bakmışsındır o bilete. Bilmez miyim sizin o hamsi gibi küçük kurnazlığınızı. Ben de senin gibi bir babanın oğluyum neticede, dedim içimden. Sessizce kuruldum hacı amcanın yanına. Usul gereği, “Yolculuk nereye emice?” diye sorunca, yerimi kapmış olmasına sessiz kalışımın mutluluğuyla başladı anlatmaya. “Fındikli’ye yavrim. Birez çayimiz var. Oni toplayacağum.”

“Hangi köydensin emice?”

“Sularbaşi.”

Amcayı biraz tartıp sordum yeniden. Vereceği tepkiyi merak ederek, “Alptekin Cihan’ı tanır mısın?” Amca zınk diye durdu. Dönüp yüzümü inceledi. Sonra yerimi kaptığının bilinciyle neşeli bir sesle cevap verdi, “Ula o gomonisi nerden taniysin?” Kahkaha atmamak için zor tuttum kendimi ama için için gülerek, “Okul arkadaşımdır,” deyince amca tekrar sordu, “Yoksa sen da mi gomonissin?” Baktım neşemiz yerinde işi dalgaya vurdum.

“Yok emicem ben devrimciyim.”

“Ula o da ayni pok işte!” deyince artık kahkahayı koyverdim. “Emicem bak sana anlatayım. Ruslardan para alıp bu işe bulaşana komünist derler. Benim gibi bedavaya yapanlara devrimci.”

“Ne bileyim uşağım!  Biz hepsine gızıl gominis deriz.  Alptekin da çok iyi uşakti ama. Biraz da babasinin nane koklamasi. Uşak doğduği vakitler bizim oralarda nami yürümüş bir gomonis vardi. Vurdilar oni. Tutti uşağa onun soy adini isim diya koydi. Oldi Alptekin Cihan. Biliysin İmami Hatip okudu o da. Ama ne oldiysa kafasini yikadilar İstanbullarda.”

Amcayla makaranın dibine vurmak üzereydik ki otobüs sert bir fren yaptı. Kaza mı oluyor diye feryat eden kadınlar, alçaktan başlayıp yükselen bir sesle la ilahe illallah çeken yaşlılar. Merakla otobüs koridoruna fırlamış birkaç çocuk. Neyse ki kaza değilmiş. Bir trafik polisi çıktı otobüse, “Arkadaşlar dün akşam yoğun yağış nedeniyle ilerdeki köprüyü sel aldı. Beş yüz metre yürüyüp eski taş köprüden karşıya geçeceksiniz. Sonrasını bilemiyorum.”

Belli belirsiz bir hassiktir çektim, amcanın la havlesiyle birlikte. Amca la havle çekmekle kalmamış, yüzünü sebebini anlamadığım bir telaş da basmıştı. Çare yok, cümbür cemaat indik otobüsten. Allah’tan günübirlik geldiğim için bagajım yoktu. Amcayla artık yâren olduk. O demeden sırtladım çantasını. Ama elbiseden daha ağır şeyler var içinde. Beni terletecek bir ağırlık.

“Emice çantan bir eşeği çökertir, ne var bunun içinde?”

“Bikaç parça elbise uşağum. İki çift de potin. Belki onlar ağirluk yapti.”

“Etme emice potin işi değil bu. Süngü gibi sırtımı delecek bir şey.”

Amca beni kenara çekti. “Ses etme uşağum. Üç tane barabelli var elbiselerin arasunda. Belki satar biraz para ederim köyde.” Amcanın, otobüsten inerken yaşadığı gizemli telaşı da anlamış oldum böylece.

“Sizin işlerde de lazim olur. İstersen satayim ucuza birini sana.”

Amca yârenliği, kaçak ticaret dostluğuyla perçinleme kurnazlığında.

“Ah emice ahhh! Şimdi günahtır yaptığın desem bana pis gomonis diyeceksin, sen ne anlarsın günahtan diye.”

“Yok uşağum oyla deme. Müslümanlık ayri ticaret ayri. Ne demiş peygamberimiz. Rızkin onda dokuzu ticarettir. Sünnete uyayrım ben merak etme.”

Konuşmalar arasında tarihi taş köprüyü geçtik. Bir süre daha çamurun, tozun içinde yürüyerek karayoluna çıktık. Selin yıktığı bağlantı köprüsü buradan daha net görünüyor. Suyun sürüklediği devasa kayalar bağlantı köprüsünü iki yakadan koparıp almış. Bir kâğıt gibi buruşturup dere kenarına sıkıştırmış. Herkes gideceği yere ulaşmak için araç bulma telaşında. Yıkık köprü, benim yurt dışı hayâlimi tuzla buz etmek üzere. Amcanın çay bahçesi ve çantadaki barabellileri birkaç gün daha bekleyebilir. Sıkıntı bastı. Çare yok amcaya sataşacağım yine.

“Emice ne diyorsun bu işe? Hak mı bu? Üç yüz yıllık eski taş köprü, musalla taşı gibi ayakta. Üç beş yıllık beton köprü mevta olmuş.”

Amca işi ecdada sarıp hamaset yapar diye düşündüm. Ama damardan girip maneviyata sardı ve beni ters köşeye yatırdı.

“Tabii uşağum olacaği buydi. Habu Nataşalar gelmeye başladi. Günah Arş-ı Ali’yi aştı. Bunlari gören gari giz da açınca başini bacağini Allah verdi belamızı.”

Amcanın talkınıyla son bir kez daha yutkundum. Kendi uçkur düşkünlüğünü bile elin yabancısına yükleyen bu insanları dönüştüreceksin öyle mi yavrum Aziz, dedim kendi kendime. Çıkardım bir Maltepe sigarası daha yaktım. Sele kapılmış, her an boğulacak hayâllerimin hüznüyle.

Aradan tam otuz üç yıl geçti. Elli üç yaşında yine aynı yoldayım. Pasaport işi, yurt dışı hayâli, hiçbiri olmadı. Hepten nedâmet getirmedim belki ama hayâllerimin yenildiğini çaresizce kabullendim geçen yıllar içinde. Ağır kefaret gerektiren günahlara hiç ortak olmasam da en azından neden diye sormuyorum artık.

Bu sefer yolculuk amacım başka. İl büyük şehir olmuş. Köye kadastro girmiş. Dedemden kalan arazilerin aile üzerine tapuya geçirilmesi için gidiyorum. Sistemle barıştık tabii biraz. Bal tutup parmak yalayacağız hepsi bu.

Mevsim yine otuz üç yıl önceki mevsim. Yol boyunca yoğun yağmur altında ilerliyoruz. Yeni sahil yolu yapıldığı için aynı kâbusu yaşama kaygım yok. Sen misin öyle düşünen! On dakika geçmedi. Otobüs durdu. Önümüzde kıyamet bir araç kuyruğu. Her kafada bir ses.

“Kaza mı oldu acaba?”

“Yok canım su yükselmiştir. Tedbir amaçlı durdurdular muhakkak!”

Çokbilmişlerin yorumu daha derin. “Allah’ın afadı. İki gündür yağıyor. Her şey olabilir.”

Neyse ki bir görevli geldi. Yol iki noktada çökmüş. Bir kilometre ileride yolu dalgalar söküp almış. Daha ilerde ise yol yapımında yerinden oynayan kayalar yağmurun etkisiyle yola inmiş. Yolun açılması birkaç günü bulabilirmiş.

“Şansına tüküreyim. Dün pasaport hayâl olmuştu. Bugün tapular gidiyor yavrum Aziz! Ya Azizim işte böyle! Ama sende de bir azizlik var azizim! Yoksa âcizlik mi demeli?”

Bu sefer yanımda hacı amca da yok ki makara yapayım. Çok geçmeden beklenen ses önümdeki koltuktan geldi. İyi giyimli, eğitimli olduğu belli; kravatı, yakasında rozeti yaşı ilerlemiş yolcu şöyle bir döndü, “İşte bunlar niye oluyor arkadaşlar. Elin Arabı senin toprağını, taşını parayla almış. Vatan elden gitmiş. Biz seyretmişiz. Yukardaki buna bir ceza kesmesin mi?”

“Vay anasını,” dedim. Adamda bilinç fırtınası yaşanıyor. Yurtseverlikten başlayıp mevzuyu maneviyata bağladı ya! Helâl olsun vallahi! Dün Nataşalar, bugün Araplar.

“Sen bu topraklara çok fazlaymışsın be Metin Hocam! Bak adamlar nasıl da şıp diye buluyorlar hemen selin sebebini. Sen boşuna HES, doğa, çarpık yapılaşma, deyip nefes tükettin, can verdin!”


Başak Canda

18 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör
bottom of page