top of page
  • Yazarın fotoğrafıİshakEdebiyat

Öykü- Başar Yılmaz- Ardak

Bir ağaç gibiyimdir. Bir ağaç olmanın gerekliliklerini yaparım. Sessizce boy veririm her şeyden evvel. Kendiliğinden bir sesim yoktur, bir ses için temas gerekir. Ya bir rüzgâr ya da esaslı bir darbe… Gölgem yatıştırır belki lakin eğlendirmez. Olsa olsa bir salıncak asılırsa dalıma hoşluk sunarım ama o hoşluk da benden ötürü sayılmaz pek, salıncaktır kaynağı. Kabuğum serttir. Yüzüm akılda kalmaz, ayırt edilmez, dikkat çekmez kalabalıkta. Dedim ya, bir ağaç gibiyimdir ben. İster dişbudak deyin ister çam ama mutlaka meyvesiz bir ağaç.

Sanırım dünyaya getirirken beni böyle hayal etmediler. Tahminim şudur ki anam beyazlar içinde bir subay düşlemiştir. Delici bakışları ile gözünü doğrulttuğunu titreten, sözü kılıçtan keskin, gören kızların gönülden vurulduğu bir bahriyeli… Babam deseniz; yolunu bulmuş, gözü açık bir esnaf olarak canlandırmıştır gözünde. Varlıkla hemhal olmuş, para kasası kapısı kadar göbeğe malik bir tüccar olsam Tanrı’dan en büyük dileği kabul görmüş sayılırdı muhtemelen.

Şüphe yok ki istenildiği ve beklenildiği gibi erkek gelen ilk evlat çoğu hayırlı gelişmelerin de habercisiydi. Dolgun ve sulu meyvelerinin ağırlığını dallarının taşıyamaz hale geldiği bereketli ve anıt gibi heybetli bir ağaçtı bekledikleri.

Ne vakit sükûtu hayale uğradılar ilk, huyum olmasa da kimi zaman bir merak uyanır bende. Mahallenin oğlanları toz toprak içinde top oynarken beni bakkalın tentesinin altında kola kasalarına dayanmış uyurken gördüklerinde mi, yoksa el âlemin çocukları birbiriyle şen şakrak vakit geçirirken benim toprağın üstüne uzanmış karıncaların yuvasını bozmakla meşgul olduğumu fark ettiklerinde mi? Bunu hiçbir zaman bilemedim.

Benim bunun gibi bilmediğim pek çok şey var hayatta. Öğrenmeyi tercih etmediğim, merak duymadığım, heves etmediğim, tutku hissetmediğim, ilgimi cezbetmemiş bir dünya var. Bu içi kalabalık dünya aslında sizin yarattığınız bir dünya. Ne bulduysanız tıka basa içine doldurduğunuz sonra da ağzı kapansın diye üstüne oturduğunuz dünya. Ben o kalabalık manzaraya gözümü çevirmeden, ışıltısına aldırmadan, esrarına merak salmadan, bu nümayişten artakalan boşluklara uzandım sadece.

Hacer yenge “Vurdumduymaz kör Ayvaz” derdi, hallerime kendince bir mana veremediğinde. Bizim sülalenin dümen tutanı, usul belirleyip usul öğreteni, had bildireni, vazife tayin edeni Hacer yengeydi. Herkesin notunu verip raconunu kesse de sıra bana geldiğinde nafile bir çabadan ileri gidememesi şanının kara lekesiydi.

“Sen bunu bir hocaya götür veyahut bir kurşun döktür Semahat. Bak demedi deme üç harflilere karışmış bu oğlan. Sonra başını vuracak duvar, gönlünü serinletecek teselli ararsın da nafile… Hacer ablam demişti der, dövünürsün anca. Geç olur yavrucağızım, geç! Hayıflanır durursun.”

Yüklendikçe yüklenirdi benim üstümden de anam kaygı ve korkuyla büyüyen gözbebeklerinin altında biriken yaşları dökmemeye gayret ederek öylece durur bakardı sadece. Korkuda, hüzünde, kederdeki yegâne tepkisi buydu onun.

Gönlü azıcık ferahlasın diye birkaç gün yaptığı yemek için abartılı methiyeler düzsem, mırıl mırıl mahalle havadislerini anlatırken en azından dinlermiş gibi yapsam, öyle uzun uzadıya sarılmak olmaz da en azından bir elini tutup “anacım” desem diye niyetlenir; daha başlamadan cayardım. İçimi bir mengene ile sıkıştırmaya, ciğerimi pürmüzle dağlamaya, boynumun kement bağlanmış gibi sıkışmasına yeter de artardı bunların düşüncesi.

“İnsan sevmiyor bu oğlan Faruk Bey. Yabanıl yaradılışlı derler ya. Seciyesi bu.”

“Başlarım onun seciyesine. Hep senin sülalenin alameti bunlar Semahat. Anlatma bana.”

“Ne varmış benim sülalemde ayol? Laf seninki de…”

“Açtırtma ağzımı şimdi. Senin dayı oğullarından biri değil miydi kafayı üşütüp kırklara karışan.”

“Onla ne alakası var şimdi Faruk Bey? Deli mi benim oğlum?”

Sessizlik… Bu sessizlik anın kararsızlığının tezahürüydü. Kendinden emin bir biçimde bu soru görünümlü meydan okumanın kesinliğinden anamın kendisinin dahi emin olamadığı bir belirsizlik yansımasıydı. Kalıcı değil, uçucuydu. Bir sonraki vakte kadar zihinlerin kör noktasında tilki uykusuna yatmak üzere ortadan kaybolurdu deli olabileceğim fikri.

Babamın kabuğundan çıkmak istemediği dededen kalma nalbur dükkânının geliri ile dönen, içinde anamın zeytinyağlı yemekleri ile karın doyurulan, kız kardeşlerimin ileride kendi yuvalarında yapma hayali ile çeyiz düzdüğü, Gömeç kazası Yaya Mahallesi’ndeki orta direkten hallice evimizde sanırım bir tek benim mevcudiyetim lüzumsuz, alakasız ve hatta rahatsız ediciydi. Pek uzun, kilolu veya konuşkan sayılmasam da tahmin ediyorum ki cüssem evin çeperine sığmayacak kadar büyük, sesim soluğum kulakları tırmalayacak kadar çirkindi artık ev ahalisine göre.

“Yetişkin erkek eti ağırdır Semahat. Öyle evin içinde lök eşeği gibi oturursa ne evin bereketi kalır ne de hanedeki hatunların ferahı. Sinmiş leke gibi gözüne takılır habire. Hayır, vaziyetten bir hisse çıkarsa, kalkıp bir silkinse diyeceğim; dünya yansa içinde yorganı yok. Öyle bir adam sendeci. Yalansa yalan de.”

Allah vergisi işitme kabiliyetimle hiç oralı olmadan bile yan odadan fısıltılı tiradı kulağıma çalınan Hacer yenge, anlıyordum ki benim varlığıma karşı bir söktürücüydü. Ben dünyanın kadim sistemine zarar verecek bir mikropken Hacer yenge bir antibiyotikti. Tüm adanmışlığı ile dünyayı yaratacağım tehlikeye karşı uyarmakla sorumlu bir misyoner gibi sayıyordu kendini. Nitekim muvaffak olmaya başladığını da bir gün peder beyin şimdiye kadar fırsat buldukça peşinden sürüklediği dükkânı için “Yarından itibaren her gün benimle geleceksin. Yok artık öyle on dönüm bostan yan gel yat Osman,” diye çıkışmasından anlamıştım.

Fikrince beni bir nalbur tezgâhı kendime getirecekti. Kilit çivi, kireç ve çimento satmak ruhumu zenginleştirecekti belki. Zihnimde biriktirdiğim mana arayışını, vergi kaçırma rekortmeni müteahhide pazarlayacağım seramikler sonlandırabilirdi bir ihtimal.

Böyle olmayacağını “Sonra parasını gönderirim,” diyen Sansar Cengiz’e bir kamyonet kiremidi yükletmemden anladı babam bir zaman sonra. Hesap defterinden o vakte kadarkileri kontrol ettiğinde gördükleri de yaşadığı sarsıntının artçıları oldu.

“Evladım sen kime çektin? Saf mısın, canıma kasıtlı mısın, malıma düşman mısın?” serzenişleri eşliğinde sorduğu sorulara yanıt bile beklemeden depocu tayin etti beni. Hiçbir müşteri ile yüz yüze gelmemem için seçtiği yol buydu kanımca. Benim de işime geldi. Tüm gün, gelen malların indirilip doğru yere istiflenmesinden, kaydının tutulmasından bir de gündüz güvenliğinden sorumlu olmak, zaman havuzunda bir avuç su birikintisi kadar yer kaplıyordu. Saatlerimin çoğu kitap karıştırarak, radyo dinleyerek ve gün aşırı yanıma uğrayan Sacit ile laflamakla geçiyordu.

Sacit ortaokuldan arkadaşımdı. Arkadaş dediğim de arada birkaç kez nehre balığa gittiğim, sapanla kuş vurduğum, bir de vakit geçsin diye uğradığım komşu kasabadaki deve güreşlerinde arada tesadüf ettiğim hercai bir oğlandı. Depoya geçtim geçeli daha bir alakadar olmaya başlamıştı benimle ki zannımca gayesi beleş sigara ve köfteydi.

Arada bir borç para istediği de olurdu tutar belirtmeden. Cebimde olanın yarısını verirdim. Kayınpederi Boşnak Bekir ovanın varlıklı çiftçilerindendi ama Sacit’e pek bir şey koklatmadığını bilirdim. Bu tavır, Sacit Burhaniye’deki kumar masasında bir ev parası kaybettiğinde mi başladı yoksa kasabaya yeni taşınmış dul ebe ile basıldığında mı hatırımda değildir. Ne var ki herkesin bildiği bir hakikat vardı ki karısı ölürcesine severdi Sacit’i. Öyle olmasa Boşnak Bekir’in çoktan duvardaki çifte av tüfeği ile Sacit’i alnının çatından vurmuş olacağı kasabalının malumuydu.

Sacit, deponun önünde oturduğumuz, yine asfaltta yumurta kaynatacak sıcak günlerin birinde, hayatın tüm hatalarına rağmen ona kıyamadığı iddiasındaki kendinden emin bakışları ile dönüp “Akşam pavyona götüreyim seni,” dedi. Tembelliğimden, korkaklığımdan veya ruhsuzluğumdan ötürü istemeyeceğimi düşünmüş olmalı ki ikiletmeden “olur,” deyince önce bir afallayıp ardından hınzırca gülümsedi.

Anamı dahi şüpheye düşürecek kadar o taraklarda bezi olmayan fıtratımdan ötürü belki de Sacit’in yoklamasına maruz kalıyordum. Ve fakat söylediği anda tüm hücrelerimle ballandıra ballandıra anlattığı o Edremit’teki pavyona gitmek istedim. Erkeklik güdüsü, merak veya felekten bir gece çalmak arzusundan ziyade kendiliğinden gelen bir istek gibiydi. Bunun boşa olmadığını rutubet ve sigara kokulu karanlık izbeliğe kafamızı soktuktan az bir vakit sonra anlayacaktım.

Sacit, hepsi birbirine birer hamam böceği kadar benzeyen garsonları bir orkestra şefi ciddiyeti ile yönlendirirken arada bir beni gösterip, sanıyorum ki çömezliğime dair bir takım kötü şakalar yaparak, yanımıza gelecek kadınlarla alakalı özellikleri sıralıyordu. Anlamsızca yüksek ve baştan sona perdesiz bir sesle çevredeki her şeye ve herkese tezat bir Orta Anadolu türküsünün çınladığı o lağım çukurunda aniden çarpışıverdi gözlerimiz Roni ile.

Şaşkınlığıma karşılık umursamazdı. Yanıma oturdu. Laf olsun diye ne zaman doldurulup oraya konulduğunu bilmediğim şampanya kadehini usulen kaldırıp, usulen gülüp, usulen bacak bacak üzerine atıp ve sırtını pislikten rengi görülmeyen sandalyeye yaslayıp dalgınca sahneye baktı. Ara ara konuştu benimle, ara ara sigara yaktı, acemice bulmuş olduğunu tahmin ettiğim birkaç hareketime güldü. Saçlarını öbür yana attı bir ara. Ucuz parfüm kokusu genzime nüfuz etti. Hep o sordu ben söyledim. Ben sormadan o anlattı.

“Derdin ne senin?”

“İnsanlardan pek hoşlanmıyorum.”

“Dert mi bu ya? Allah’ın lütfu.”

Sacit’in şarkı aralarındaki görece sessiz anlarda gelen yersiz dokundurmaları, yanındaki kadınların müşterisinin gönlünü okşamaya yönelik cilveli kahkahaları, ter kokulu garsonların getirdiği yamuk yumuk kesilmiş meyvelerle dolu tabaklar, sigara dumanı, sarhoş lakırdıları, akordu kaçmış bağlama çınlamaları ve suçluluk içinde Roni’yi izledim o gece. “Manası aydınlık,” deyip kendine acır gibi güldü bir ara. Benim de karşılık verip gülmemi bekledi mi bilmiyorum, bilsem de gülmezdim.

Bu tezatlığın içimi bütünüyle ateşe veren bir vahameti vardı. Tamamıyla uyumsuz gibi görünüp belki de alttan alta bir bütünün parçaları gibi birbiriyle birleşen iki ruh gibiydik. Yadırgamıyor, sorgulamıyor, yargılamıyordu beni. Fakat bir yandan da umursamıyordu. Bu umursamazlığı ayrımsız bir şekilde kendine oluşturduğu bir kalkan olduğunu fark etmesem kırılabilirdim. Sadece onun etine dokunmayı veya kimseden duyamadığı gönül okşayıcı sözleri arzulayan mutat müşterilerine karşılık takındığı bir zırhtı bu.

Alışılmadık bir biçimde geç saatlerde başımı yastığa koyduğum o gece, sabaha kadar uyumadım. Gözlerimi yumsam ona dair hafızam silinip gidecekmiş gibi korku doluydum. Üstüme yürüyen tehlikeyi, hayatın akışı ile arama koyduğum mesafeyi, kurduğum şaşmaz dengeyi artık umursamadan, yalnızca onun bıraktığı beklenmedik tesire koşulluydum.

Takip eden zamanlarda fırsat buldukça soluğu onun yanında alıyordum. Bazı günler yalnızca onu dinliyordum. Kalkanını gün be gün indirmesi, bakışlarında beliren güven ve şefkat ruhumu doyurmaya yetiyordu.

Ondaki sırra hem vakıf olmak hem de büyünün bozulmaması için o sırra erişmemek arasında bocalıyordum. Emin olduğum tek şey, ikimizin de ait olmadığımız bir yerde ve zaman diliminde havada asılı olduğumuzdu. Tek kolla bir kayaya tutunduğumuz o yamaçta ne başarabilip düzlüğe çıkabiliyor ne de bırakıp yere düşebiliyorduk. Bizi benzeştiren bu hali keşfettiğimde yüreğimde ona karşı ılık bir his peyda olmuştu.

Onu her manada sevebileceğimi anladığımda ruhumda arzunun yanında yakıcı bir korku hissettim. Onu tanıdıkça bu korkudan utandım. On beşinde öz amcasının tecavüzüne uğradığını, yüz karası addedilip köyden canını zor kurtararak kaçtığını yılgın küfürlerle anlatırken esir oldum bu utanca. Bu utancın prangası ile bağlandım ona. Tüm yetersizliklerime rağmen yüzünü gülümsetebilmek için didindim.

Ben çırpındıkça, “Ne yapacağız biz senle Mayki? Düş yakamdan, sen de rahat et, ben de…” diye yalandan bir kızar, ardından yorgun bir tebessümle sigarasından nefeslenirdi.

Haftalar geçtikçe gün aşırı gitmeye başladım yanına. Garsonuyla, korumasıyla artık tanış olunsa da pavyon pahalı bir uğraştı. Zannediyorum ki mekân sahibi olacak hödük de benim bu saplantılı görünen halime kurulmaya başlamıştı. Babamın yanında haybeden kazandığım para yetmeyince Sacit’ten alacaklarımı istemeye, anamdan para dilenmeye başladım.

Anam, başlarda kabuğumu kırıp hovardalık yapmamdan memnun isteklerimi kıramazken sonradan ipin ucunun kaçtığına kanaat getirmiş olmalı ki evde Hacer yenge önderliğinde ivedilikle başımın bağlanması konuşulmaya başlandı.

“Askerliğini yapmış, para kazanmaya başlamış herifin başını bağlamazsan ite kopuğa meyleder, orospuların koynunda sabahı eder Semahat. Geç bile kalındı; buna çoktan kız bulurduk da sen mani oldun, hayatını yaşasın oğlan diye. Bak gece taksiler getiriyormuş kör kütük sarhoş. Edremit pavyonlarına dadanmış dedi geçen Cemal abin. Önünü almazsan evi barkı soyar kardeşcağzım. Demedi deme.”

O vakittir ki Roni’yi alıp kaçmak fikri tek ihtimal olarak belirdi zihnimde. Bir Ekim akşamı, yanıma bir çanta ve dükkânın kasasından bir süre yetecek para yüklenip, tüm tereddütleri geride bırakarak Edremit’e vardım. Evinden pavyona giden yolda pusuya yatıp gözledim. Yaşamımın, sonunda gerçek bir anlam bulabileceği beklentisi ile yüreğim ilk kez böylesi kıpırdanıyordu. Ağır aksak yürüyüşü ile yaklaştığını gördüğümde kalbim fırlayacak gibi oldu. “Gel benimle,” diye önüne atılarak kolundan tuttum.

Afalladı, tereddütle bocaladı ilkin. Dudağının kenarı, gerçek bir tebessüme aralanmak ister gibi seyirdi hızlıca. Yanılmam mümkün değil; o kıpırtıyı seneler geçse de anımsarım. Sonra, ne olduysa oldu, gözü ardımdaki boşluğa dalıverdi aniden. Koca bir anafor sırtımdan çekip beni içine katacakmış gibi korkuyla kıstı gözlerini. Yüzü gölgelendi, dudağının kenarındaki boşluk yitiverdi. Silkinerek sıyrıldı o tereddütlü halinden.

“Koş!” dedi.

Tuttuğum kolundan çektim; beraber koşacağımızı sandım. Bir ağaç gibi sabitti, oynamadı yerinden.

Yüksek bir homurtu duydum ardımdan. Kabaran öfkesiyle çoğalmış soluğunu ensemde hissettim. Başımı çevirsem görecektim. Ondan yüz çeviremedim.

Önce acı, ardı sıra bir çığlık ve sonra karanlık. Tatlı bir ılıklık duydum. İnsan nedenini bilmese kapılıp gider hoşluğuna. Bilse de kapılır, kapılırım ben hesapsız.

Hastanedeki sorguda üsteledi polis, adını söylemedim. “Adres sordu bir kadın, tanımam, bıçak arkadan bacağıma saplandı; kimdi, neciydi göremedim diye geçiştirdim. Gören biri kadının kolunu tuttuğumu söylemiş. Hatırlamıyorum,” diye üsteledim.

Soluk, sessiz günler girdi araya. Gerçekleşmeyeceğini bile bile yanıma gelmesini bekledim. Yeniden ayaklandığımda, tahminimden de harlı bir telaşla kasabaya yakın bir köyden “gözü açılmamış” bir ev kızı bulunup karşısına çıkartıldığım gün, Roni’yi bir aydır görmemiş olmanın açlığı ile kıvranıyordum. Elma yanaklı, mahcup, hafif tombulca eş namzedimin süzgün bakışları eşliğinde kahve ikramını alırken dahi aklım ondaydı.

Karşımdaki kızın sağlıklı yüzünün, ilerde litrelerce süt verebilecek kapasitedeki iri memelerinin, komşu kadınlarla tertip edeceği günlerde yenecek hamurlarla daha da büyüteceği dolgun kalçalarının, güneş görmemiş süt beyazı baldırlarının aksine kara, kuru ve renksizdi Roni. İsminin aksine karanlık ve ücraydı.

“Kaptırdın gidiyorsun Mayki. Duvara toslayacaksın haberin olsun” derdi.

Sarhoş başımı omzuna dayar kabullenirdim. Başını çattık der gibi iki yana sallardı, saçlarının burnumun ucunu okşamasıyla karşı konulamaz bir hazza kapılırdım.

Kendimi Zarife’nin pamuk koynuna ikna etmeye çabalarken bile kulaklarımda hep Roni’nin sesi çınlıyordu.

“Aslında senin de için karanlık be Mayki. Bok çukuru gibi karanlık hem de. Ondan geldin buldun beni. Vakit varken uza ki dışın da kararmasın. Buralar adamı becerir bırakır, öz anan bile tanıyamaz seni sonra.”

Daha üç ay geçmişti ki nişanlanıp kız evinden çeyiz alıp ev döşeyip kınalanıp hem imam hem de hükümet nikâhı kıyıp girmiştim Zarife’nin akça pakça koynuna. Babam aklımın başına geldiğine kanaat getirmiş olmalı ki, hastalığını da bahane ederek işi gücü bana bırakıp köşesine çekildi bir zaman sonra.

Beni enikonu sağımdan solumdan budayıp, üzerimdeki uyumsuz ve avare havayı kendilerince bir çırpıda yok ettiler. Etrafımı sarmış börtü böceğin kökünü kazımış da kurumaktan kurtarmış olmanın kıvancıyla halka oldular çevremde. Kendi yarattıkları esere bakar gibi baktılar gerine gerine. Eş, dost, akrabayı çağırıp caka satar gibi sergilediler.

Ben kendimi onların idare ve insafına bıraktım. Gerekmedikçe konuşmadım. Ne bekleniyorsa kurulmuş bir oyuncak gibi onu yaptım. Zarife de neden sonra alıştı bu halime. Hatta bir iki yerde “Benim kocam ağır adamdır, tabiatı vakurdur. Başkalarının herifleri gibi yerli yersiz konuşup gülmez,” diyerek övündüğüne dahi şahit oldum.

İki tane çocuk yaptı benden, hiçbir şeylerini eksik etmedim. Ama Allah inandırsın, ya bir kere aldım kucağıma ya da iki. Zarife’nin yeğenleri ile bir büyüttüler sülalece. Pek karışmadım.

Zaman akıp, artan bir ağırlıkla üzerime dökülürken, altında ezilen ruhum kıvranmaya başladı. Kullanmayı bıraktığımdan beridir tembelleşen zihnim ve yüreğim tükenmek üzere olmanın çığlıklarını bana duyurma gayretinde gibiydi.

Eve girer girmez burnumun direğini sızlatan çamaşır suyu kokusu, ayağımın dibine sürülen erkek terliği, muntazam ütülenip rengine göre dolaba yerleştirilmiş gömlekler, akşam yenen zeytinyağlı yemekler, televizyon karşısında izlenen ağlak diziler, soyulup kesilip bıçakla burnumun ucuna uzatılan elma dilimleri, fiskos sehpasının üzerindeki dantelli işler, sakız gibi yıkanıp yay gibi gerilerek yatağa serilmiş çarşaf, zoraki sevişmeler, akraba ziyaretleri, ev görmeler, “işler nasıl damat?” , “torun ne zaman geliyor?” soruları, yersiz meraklar, mutfak bezleri, emaye tencereler, kristal bardaklar, kanaviçe masa örtüleri devrile devrile üzerime yığıldı.

Ne yaptım onca zaman, nasıl vakit harcadım? Sorsanız da şöyle oldu, böyle yaptım diyemem yekten. Bir ağaç gibi durdum öyle.

Onu en son gördükten iki buçuk yıl sonra, çantasından aşırıp o gün bugündür cüzdanımın dibinde taşıdığım o vesikalık fotoğrafın sureti ile servis edilmiş üçüncü sayfadaki ölüm haberine baktığım günkü gibi dümdüz bakarak yaşadım bu hayatı.

“Hayat kadınının ölümü…” Su testisi su yolunda der gibi, Bursa’da üçüncü sınıf bir otel odasında ölü bulunduğundan bahseden gazete satırlarına bakar gibi bakmaya devam ettim daima.

Beni bir ağaç gibi görmeye devam ettiler onlar da. Çevremde dolanıp ara sıra kabuğuma bir şeyler çizdiler, yapraklarımı kopardılar. Sonra hepten uzaklaşıp ücrada kendi halimde ölmeye bıraktılar. Ara ara yanıma varıp hayatta mıyım bakmışlardır belki, ben görmedim.

O gün o haberi okuduğumda midemdeki yanmayı, yemek borumdan gerisin geriye ve hızla çıkan o acı tadı, koşarak bahçeye kustuğumu ne bilen ne gören oldu.

Sanırım bir gün, öylece hayatın tam ortasına büyük bir öğürme ile kusacağım. Henüz zamanı gelmedi. O zaman yatırıp içimi oyacaklar belki. Tıpkı onun dediği gibi kapkara, zift gibi bir manzara ile karşılaşacaklar.

“Çürümüş bu,” diyecekler.

“İçten içe yayılmış çürük.”

“Çürümüş, kesilmeden olduğu yerde kurumuş ağaç.”

“Adı da bulmacalarda habire sorulur hani.”

“Soldan sağa beş harf.”

“Ardak.”


Başar Yılmaz

0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör

Comments


bottom of page