top of page
  • Yazarın fotoğrafıİshakEdebiyat

Öykü- Banu Balaban- Ada'sız

“Leylaaa, patlıcan yetmedi, bi koşu alıver de gel!”

Cayır cayır yakan öğlen sıcağında meyhanenin mutfağından biber kızartması kokusu sızıyor denize doğru. Şakşukaları hazırlıyor içeride Meryem. Namı diğer “Karadul Meryem.” Kocasının balıkçı teknesi adanın açıklarında alabora olmuş birkaç yıl önce. Ne ölüsü ne dirisi bulunamamış. Gece siyahı saçlarına bir gecede ak düşmesi ondan.

Dudağının sağ yanından sarkan sigarası ve susuz duble rakısı eşlik ediyor Meryem’e mutfakta yine. Radyodan yayılan melodiye ahenkle arada bir cıvıldayıp kendi kendine göbek atıyor; bazen de damar şarkıları mırıldanıyor içli içli, deniz börülcelerini ayıklarken.

Leyla, fıstık çamının koyu gölgesinde cırcır böceklerinin senfonisini dinleyip kitabını okuyordu Meryem seslendiğinde.

“Anne ya, birazdan alıp gelsem olur mu? Kitap okuyorum.”

“Anandan başlatma şimdi. Anca hazır ederim mezeleri. Hadi.”

Eskiden annesinden dayak yerdi laf dinlemeyince. Artık kazık kadar kız. Onlu yaşlarını geçen sene devirmiş. Canı hiç çekmiyor bu babadan kalma meyhaneyi işletmeyi. Ayaklarını sürüye sürüye hizmet ediyor gelenlere her akşam. Onun hayali bu adadan çıkmak. Feribot, vapur, tekne, taka, deniz yatağı ne bulursa binip gitmek. Sonra da üniversitede edebiyat okumak. Ve yazar olmak. Babasını düşünüyor bazen. Öldüğüne inanmıyor. “O, benim hep hayalini kurduğum şeyi yaptı; kaçıp gitti bu adadan,” diyor, ama içine içine. Herkes adalı olmak istiyor, o ise adasız.

Dört tahta masa... Akşam yedide servis başlar, saat on ikiyi vurunca biter. Fonda illa Müzeyyen Senar... Fiks menü. Kavun-peynir, beş çeşit meze, ara sıcak kalamar tava, ana yemek ızgara levrek ya da çipura. Kapanış, Meryem’in nam salmış haşhaşlı revanisi ile. İşte Sahil Meyhanesi.

Foşş! Bir oyuncak kova dolusu buz gibi suyla ıslanıyor bir anda Leyla. Lömbürdeyen güneş yanığı etlerini hoplatarak kaçıyor Murat. Karın bölgesini sımsıkı çevreleyen şişme simidini tuta tuta. Kolunda -ne olur ne olmaz- kollukları. Yüzme biliyor bilmesine de babası denizde kaybolduğundan beri böyle. “Aptal tekne kazıntısı, kitabımı mahvettin. Görürsün sen!”

Kızdı mı tekne kazıntısı der Murat’a. Araları on yaş. Sürekli ablasıyla uğraşır Murat, sinir eder onu. Şimdi de iki elinin parmaklarını yelpaze gibi iki kulağının yanından açıp dil çıkararak kaçtı, denize bombalama atladı ahşap iskeleden. Tahta masaların bazıları tuzlu suyla ıslandı. Neyse ki kırmızı beyaz kareli örtüler serili değildi henüz. Meryem, ince dudaklarıyla rakısından bir yudum alıp mutfağın küçük servis penceresinden kafasını uzattı, “Muraat, bi rahat dur. Leylaa, hani patlıcanlar?”

Günbatımı enfes olur Sahil Meyhanesi’nde. Misafirler saat yedi sularında gelir. Kızarmış ekşi maya ekmeklerini zeytin tabağında ışıldayan kokulu yeşil yağa bandırıp demlenmeye başlarlar. Dışı terlemiş içine güneşi hapsetmiş rakı kadehleri tokuşturulur. Fotoğraflar çekilir günün kızılında. Sohbetler yavaş yavaş koyulaşır. Tepedeki ipe asılı lambalar yanar güneş vedalaşınca. Fütursuz kahkahalar yükselir yıldızlı gök kubbeye. Mezeler masaları doldurur. Mangalda pişen balık kokusu kaplar her yanı. Ağızlar sulanır, damaklar şenlenir.

Dört numaralı masa hariç hepsi dolu bu akşam. Boş masa da rezerve lakin henüz gelmedi sahibi. Leyla, tepsi tepsi taşıyor masalara yiyecekleri. Murat, tezgâhtaki tabağa uzanıp bir kalamar halkasını kapacakken eline hızlıca vuruyor Leyla, “Ya oğlum, bi git!”

Siparişleri masalara servis edip mutfağa dönecekken az önce boş olan masada fötr şapkalı bir adamın oturduğunu görüyor. Arkası dönük. Elinde boş tepsiyle adamın karşısına dikiliyor. “Hoş geldiniz,” deyip susuyor. Gözleri yuvalarından fırlayıp geri geliyor. Dili damağı kuruyor. Tepsi elinden kayıp yere düşüyor. “Ayhan İpek! Siz... Rezervasyon için başka isim verince… Ben…çok…”

Adam elindeki fiks menü kağıdını incelerken sigarasını kül tablasında döndüre döndüre söndürüyor. Sonra başını kaldırıyor ve Leyla ile göz göze geliyorlar. Kızın gözbebeklerinde parlayan ışığı görüyor.

“Bana yirmilik göbek rakısı. Yanına da kavun ve peyniri getiriver.”

Yerdeki tepsiyi alıp koşuyor Leyla. Mutfağın üst katındaki odasına çıkıyor bir nefeste. Islanıp sayfaları kabarmış kitabını koltuğunun altına kıstırıyor, mutfakta tepsiyi doldurup iskeleye yöneliyor.

Sırasıyla rakıyı, kadehleri, su sürahisini, buz kovasını, kavunu, peyniri sonra da kitabı masaya bırakıyor ve “İmzalar mısınız benim için?” diyor adamın yanı başında dikilip. Ayhan İpek, “Otur,” diyor karşısındaki sandalyeyi işaret ederek. Leyla, tahta sandalyenin ucuna eğreti oturuyor.

“Kitabı bitirdin mi?”

“Daha değil. Ama şimdiden çok sevdim hikâyesini.”

“Çok okur musun?”

“Evet, kitaplar benim yaşama sevincim. Ben… aslında… edebiyat okumak istiyorum, yazar olmak istiyorum. Bu adadan gitmek istiyorum.”

Hep içine akıttığı itirafını duyan kulakları alev alev yanıyor. Ayhan İpek, olmayan bıyıklarının altından gülerek dirseklerini masaya, çenesini de ellerine dayıyor.

“Birincisi, yazar olmak için edebiyat okumana gerek yok. Hatta okumasan daha iyi edersin. İkincisi, yazmak için esas bu adada kalman gerek.”

“Neden?”

Ballanmış kavundan bir parça kesip diline oturtuyor ve ağzında çevirdiği lokmasıyla konuşmaya devam ediyor:

“Al sana bir sürü insan hikâyesi. Misal, şu arkamdaki masaya bak. Üç kişilik bir aile ama ne kadar kopuk, uzak ve yalnızlar. Onları yazabilirsin mesela. Öteki masada selfie çubuğuyla fotoğraf çeken kızı görüyor musun?”

“Evet.”

“Hayatını sosyal medyaya servis edip duruyor. Hoş kızmış bu arada ha! Hadi hepsini geçtim, kendi hayatını yazsan roman olur. Şu minyatür meyhaneyi. Adayı yazsan. Gelmişini geçmişini yazsan. Millet bayılıyor böyle hikâyelere. Biraz da mistik şeyler, aile dizilimi, travmalar filan kattın mı, bestseller olursun benden söylemesi. Hatta dizisi bile çekilir romanının.”

Buz eklediği rakısından büyükçe bir yudum alıyor, kadehini masaya koyup bir sigara yakıyor.

“Hiç olmadı, aç elinin altındaki romanları, orasından burasından apar, kolajla, süslü cümleler ekle, oh mis! Millet şezlong aksesuarı niyetine güneş kreminin yanında taşıyor kitapları zaten. Ne versen okurlar.”

Cümlesini bitirince, parmaklarının arasında tuttuğu incecik sigarasının dumanını sinsi bir gülüşle Leyla’nın yüzüne doğru üflüyor.

Leyla’nın boğazı düğüm düğüm. Kulakları çın çın. Kalbi güm güm. Yazar Ayhan İpek böylesine sığ biri miymiş gerçekten? Burnuna yosun kokusu çarpıyor. Selfie çubuklu masada kahkahalar kopuyor. İnanılır gibi değil. Yaşadığı hayal kırıklığının tarifi yok.

Tahta sandalyeyi gürültüyle geriye itip ayağa kalkıyor Leyla.

“Başka bir isteğiniz var mı?”

“Kalamar tavayı yolla gelsin.”

Leyla, masanın üzerinde duran ucube kitabını alıyor. Ayhan İpek’in gözlerinin içine baka baka sayfalarını üçer beşer yırtıp denize savuruyor. Mutfağa doğru yürürken sesleniyor.

“Annee, dört numaranın kalamar tavası hazır mı?”


Banu Balaban

0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör

Comments


bottom of page