• İshakEdebiyat

Öykü- Bekir Dadır- Tekli Koltuk

Oturduğum tekli koltuğun şeklini almama çok az kalmıştı. Hâkî yeşili çantamdan çıkardıklarımı orta masanın üstüne nizami bir şekilde sıralamış, el yordamıyla hepsini tek tek kontrol etmiştim. Bütün malzemeleri bir bir elime alıyor, eksiksiz olduklarını kontrol ediyor, onaylar bir bakış attıktan sonra yerine geri koyuyordum. Dışarıda şiddetli sayılabilecek bir yağmur vardı. Pencereler yeni bir evrene açılmak için bekliyorlardı. Pencereyi açarsam sanki evrenin bütün pisliğini odaya alacağımı sanıyordum. Böyle iyiydi. En iyisi pencerenin kapalı olmasıydı hatta perdeyi de çekerek, dışarıyla olan bütün bağımı koparmaktı.

Artık her şey hazırdı. Evrenle olan bağımı tam olarak koparmak için her şey hazırdı. Dışarıdan bir çığlık duydum. Yüksek bir binadan atlayan, düşene kadar devam eden bir kadının çığlığına benziyordu bu canhıraş ses. Ayağa kalktım. Ayağımın dört tane olduğunu anladım. Omuzlarım da sert bir tahtaya benziyordu. Vücudum pamukla, elyafla, yapay kauçukla doluydu. Artık benim kendime ait bir vücudumun olmadığını, şeklimin de bir insan şeklinde olmadığını anladım. Pencereye doğru sürünerek gitmeye çalıştım. Ayaklarım halıları benimle birlikte pencereye kadar sürükledi. Pencereye ulaştığımda yerde ne var ne yok sürüklediğimi anlamam uzun sürmedi.

Pencereye uzandığımda elimin bir sigara tabakasına dönüştüğünü, parmaksız bir sigara tabakasına dönüştüğünü anladım. Ne kadar zorlasam da elimden parmaklar çıkarıp pencereyi açamadım. Çıldırmak üzereydim. Oda büyük bir tabuta dönüşüyordu yavaştan. Nefes alışlarım hızlanıyordu. Gözümün önünde oda yeni şeklini alarak boğazıma çöküyordu. Yere kapaklanarak odanın boğazımdaki hükmünü sigara tabakasına dönüşen ellerimle oradan çekip atmaya çalışıyor, içimdeki elyafı, pamuğu pencerenin pervazına sürterek çıkarmaya çalışıyordum.

Nedendir bilinmez bir anda kendi vücuduma yeninden kavuşmuştum. Koltuktan kalkıp pencereyi açtım. Karşı apartmandan bir kadının onlarca, binlerce kez düştüğünü görüyor, elimi uzatıyor, her seferinde yakaladığımı ama sonra elimden kaydığını, beni de onunla birlikte aşağıya doğru çektiğini görüyordum. Karşı apartmandan bir kadının onlarca, binlerce kez düştüğünü görüyor, elimi uzatıyor, her seferinde yakaladığımı ama sonra elimden kaydığını, beni de onunla birlikte aşağıya doğru çektiğini görüyordum. Karşı apartmandan bir kadının onlarca, binlerce kez düştüğünü görüyor, elimi uzatıyor, her seferinde yakaladığımı ama sonra elimden kaydığını, beni de onunla birlikte aşağıya doğru çektiğini görüyordum. Bu, böyle bir süre devam etti. Ne kadar saat devam ettiğini bilmiyorum. Avucumun içi düşen kadının parmaklarıyla dolmuştu. Binlerce parmak avucumun içindeydi. Parmaklardan bazıları gözümü oymak için yükseliyor, bazılarıysa düşen kadının şeklini alarak yeniden elime uzanıyor, bir anlık terle kayıyordu.

Pencereyi kapatıp mutfağa gittim. Odamın büyüklüğünden mi nedir bilmem mutfağa giden yol bitmiyordu. Odamla mutfak arasında garipsenecek türden şeylerle karşılaştım. Annemin bir kedinin sırtına binip çölleri aştığını, babamın çekiç şeklini almış kafasını duvardaki çiviye doğru vurduğunu ve kafasından gökkuşağının tüm renklerinin aktığını görüyordum. En son on yıl kadar önce gördüğüm mahalle arkadaşım Yusuf’u da elinde pamuk şekerle karşımda durduğunu ve pamuk şeker yerken ağzının arasından mahalle aralarında maç yaparken kullandığımız pet şişeleri çıkarırken görüyordum. Çalışma masamın üstündeki kitapların kendi aralarında dedikoduya başladığını, fısır fısır konuştuklarını görüyordum. Bir kitabın arasından Sancho Panza’nın benimle mutfağa doğru sıvıştığını görüyordum dedikodudan kaçarak. Gördüklerimi gözlerime inandırmak istemesem de tüm olanlar beynimin içindeki inanç yerini işgal ediyordu. Mutfağa giden yol bitmiyordu. Ne kadar sürdü bilmiyorum ama saatler sürdüğü üzerine yemin edebilirim. Sonunda mutfağa ulaşmış, Sancho Panza ve kendime kahve koymuştum. Elimden her yere kanlar damladığını çok sonra fark ettim. Odamdan mutfağa kadar yerler hep kan içindeydi. Bardağa kahve yerine kan döküyor, kahveyi karıştırırken koyu kırmızıdan açık kırmızıya doğru geçişini seyrediyor, nedendir bilmem herhangi bir şaşkınlık duymuyordum bundan. Evdeki ışıklar bir yanıp bir sönüyordu. Dışarıda mevsimler dakikada bir değişiyor, biraz önce üşüyen bedenim hemen sonra terler akıtıyordu. Aklımın derebeyliklerinde tüm bunların bir karşılığının olmasını bekliyordum. Bu zamana kadar beklediğim hiçbir şey olmamıştı. Bunun da olmasını beklemek, bilinen bir alışkanlıktan başka bir şey değildi.

Neler olup bittiğini bir türlü anlayamıyordum. Ani bir hareketle odama geri dönüp arkamdan kapıyı hızlıca kapattım. Koltuğuma oturdum. Odamın içinde bir tren istasyonu olduğunu fark etmem uzun sürmedi. İnce, sıska, kirli sakallı bir adam yanıma yaklaşarak “Merhaba, üç gün önce perşembe gecesi gecikmeli Ankara treniyle gelecek bir kadını bekliyorum. Onu buralarda gördünüz mü acaba?” dedi. Der demez de sigarasının külünü yere savurdu. Kendisi de sigarasının külü gibi bir anda dağıldı odanın içerisinde. Yok oldu. Hemen ardından odamın içi köhne bir havaya büründü. Üzerinde mavi frak, sarı yelekli ve çizmeleriyle bir adam göründü tavana kendini asmış bir şekilde. Hemen ardından o da kayboldu. Sonra tekrar göründü. Sonra yine kayboldu. Bu kaybolup görünmeler ne kadar sürdü inanın bilmiyorum ama bardağımdaki kanın soğuması kadar devam etti sanırım. Sonra penceremden içeriye bir anda atın üstünde iki kişi atlayıverdi. Atın üstünde bir süre öpüştükten sonra gözden kayboldular. Sonradan adlarının Şehrazad ve Şehriyar olduğunu öğrendim. Nereden öğrendin diye sormayın, hatırlamıyorum.

Tüm bu masalsı olaylardan sonra gözüm nedendir bilmem bir kereden döndü. Babamın yıllar önce annemi alt komşumuz Yasemin ile aldattığı geldi aklıma. Evet, Yasemin ile. Adı Yasemin’di. O zamanlar on yaşında falandım. Bütün hüznüm ve acım, annemin arkadaşlarımla oynadığım oyunun tam ortasında beni eve çağırmasıydı. İlerleyen yaşlarda daha ne hüzünler ve acılar yaşayacağımı kimse tahmin edemezdi. Zamanla gördüğüm şey kafamda oturmaya başlamıştı. Yıllardır bu düşünce beynimi kemiriyor, babam, anneme böyle bir şeyi nasıl yapabilir diye kendimi yiyip bitirmiştim. Beynimin içinden çıkıp karşıma oturan birisi bana bunun ne kadar kötü bir şey olduğunu, babamın cezasız kalmaması gerektiğini, onun aşağılık bir herif olduğunu mantıklı bir şekilde anlattı. Annemlerin yatak odasında, babamın gardırobun içine, misafir yataklarının altına sakladığı ve benim bilmediğim bir silahtan bahsetti bu kişi. Babamın böyle aşağılık bir herif olduğunu kafama soktuktan sonra silahtan bahsetmesi beni şaşırttı doğrusu. Gözüm dönmüştü bir kere. Gözü dönen bir insan ne yaparsa onu yapacaktım. Odadan çıktım. Annem, üstüne bindiği kediyle çölleri aşmaya devam ediyordu. Babam, çekiç kafasını duvardaki çiviye vururken kolunun altına Yasemin’i de almıştı. Evet, Yasemin’i. Adı Yasemin’di. Beni hiç fark etmemişlerdi. Zaten şu yaşıma kadar da beni hiç fark etmemişler, hep kendileriyle, başkalarının acıları ve mutluluklarıyla ilgilenmişlerdi.

Onların ilgisiz tavırları arasında yatak odasına girip silahı gardıroptan, yatakların altından aldım. Geri dönüp silahı önce babama uzattım. Kafamın içinden çıkıp karşıma geçen kişi hemen yanımdaydı. Nefesini yanağımda hissediyordum. O da elini uzatıp işaret parmağını tıpkı benim gibi tetiğe geçirdi. Önce babamı vurdum. Vurduk. Silahtan çıkan ses nedense bana bir barda çalınan ve kimsenin kimseyi duymadığı o sert müzikleri hatırlattı. Babamın kafasından çiviler dökülmeye başladı yere kan yerine. Sonra silahın namlusunu Yasemin’e çevirdim. Evet, Yasemin’e. Adı Yasemin’di. Babam kadar o da suçluydu bu durumdan. Babamın yere yığılışı, kafasından çivilerin yere dökülmesi ve silahtan çıkan ses nedendir bilmem kimseyi şaşırtmamıştı ve hatta kimse bunun farkına bile varmamıştı. Yasemin’e doğru tuttuğum namlunun ucundan bir gül hızlı bir şekilde beynine doğru yol alırken bir palyaçoyu andırıyordu. Palyaço Yasemin’in beynini dağıttıktan sonra silahın namlusundan içeriye tekrar girdi.

Yasemin yere düşmedi, havaya savruldu, kül oldu. Küllerinden on üç lotus düştü yere. Annem halen kedinin üstünde çöller aşmaya, çöldeki develere kafa tutmaya devam ediyordu. Bitmek bilmeyen bir yolculuktu bu ve bu yolculuğu birisinin durdurması gerekiyordu. Silahın namlusunu bu kez anneme çevirdim. Namludan kurşun yerine az önce pencereyi açmaya çalışırken bulmaya çalıştığım parmaklarım çıktı bir bir. Silahı bir kez ateşlememe rağmen on parmak çıktı namludan. Annemin boğazına sarıldı ve onu boğarak öldürdü.

Silahı ani bir kararla yer attım. Yanımda, nefesini yanağımda hissettiğim kişi birden kayboldu. Ellerimde kan vardı. Kollarıma kadar kan devam ediyordu. Üstümdekileri çıkardığımda bütün vücudumu sardığını gördüm kanın. Banyoya koştum. Kendimi sıcak suyun altına attım. Boynum, göğsüm, vücudum temizlenmişti ama elimdeki kanlar gitmek bilmiyordu. Saatlerce, belki de günlerce elimdeki kanı çıkarmaya çalıştıysam da çıkmadı.

Odama geri döndüm. Mavi fraklı, sarı yelekli ve çizmeli adamı tavandan aşağıya indirip bir sandalyeye çıkarak ipi boynuma geçirdim. Tüm bu olanlara daha fazla dayanamıyordum. Bitmesini, sadece bitmesini istiyordum. Az önce annemin, babamın ve Yasemin adlı o kadının katili olmuştum. Sandalyeyi tek hamlede yere yıktım.

“Tüm bunları onları kullandıktan sonra yaşadınız öyle mi?”

“Evet.”

“Anlıyorum.”

“Ama dört aydır temizim, kullanmıyorum”

“Evet, doktor raporunuzda da öyle yazıyor. Şimdilik iyi gidiyorsunuz Yasemin Hanım. Bunun uzun bir süreç olduğunu biliyorsunuzdur. Her şeyin düzeleceğine dair size teminat verebilirim. Bana inanın.”

“Size inanmak istiyorum. Artık bunları yaşamak istemiyorum. Hayal dünyasında değil, gerçekte yaşamak istiyorum. Her seferinde kendimi öldürmekten, başkalarının canına kastetmekten yoruldum. Beni anlıyorsunuz değil mi?”

“Anlıyorum. Şimdi çıkabilirsiniz. Bir sonraki seansta görüşürüz.”

Tekli koltukta uzun süre oturduğum için sırtım tutulmuştu. Kalkıp hava almam gerekiyordu. Pencereyi açtım. Yağmurun altına elimi koydum. Evrenin bütün pisliğini avuçlarımda hissediyordum şimdi.


Bekir Dadır

122 görüntüleme