• İshakEdebiyat

Öykü- Berrin Yelkenbiçer- Bir Anda

Elindeki dergiyi pencere camında gezinen karasineğe patlattı. Pencerenin camı titredi. Sinek şaşırdı. Kendisi daha çok şaşırdı. Cam kırılmadı. Sinek neye uğradığını anlamadan öldü. Kendisi ne yaptığını anlamaya çalışıyor.

Dergide Küçük İskender ve arkadaşlarını okuyordu. Aralarından birinin Dostoyevski olmasından şüpheleniyorlardı. Hepsi geçmişe gizlediği bir pişmanlık yüzünden sakattı. Sevgilisinin güzelliğini es geçmiş olan kördü mesela. Hırslarına yenik düşerek kariyerinde yükselmek için etrafındakilerin ayağına çelme takan cüceydi. İyi müziği eleştiren arkadaş sağır olmuştu. Küçük İskender çocukken küçük bir kediyi tekmeleyip ölümüne sebep olduğu için topal kalmıştı.

Geçmişe gizledikleri pişmanlıkları yüzünden sakat kalan şair ve arkadaşlarının arasında gezinirken, elindeki kalın dergiyi hiç hesapsız bir de kitapsız, camda gezinen sineğin üzerine nasıl oldu da bir anda tüm gücüyle indirdiğini anlayamadı. Kendisi için küçük, sinek için çok büyük bir hareket.

Yağmurlu havanın uykusuna yenik düşmeyip rüzgârlı havanın kuytusuna sığınmış, okuma gözlüklerini takıp ne de güzel girmişti derginin içine. İki ayda bir yayınlanan psikiyatri dergisi. Bu sayının konusu pişmanlık. Bu aralar okumanın sularına o kadar dalamıyor aslında. Kafasında tilkiler dönüyor, tavşanlar zıplıyor, balıklar yüzüyor, kuşlar uçuyor. Ortalık çok gürültülü. Uykusunda bile sessizleşemiyor.

Önünde sıralanan sözcükleri yakalayıp zihninde bir anlam verebildiği çok değerli bir anında insan bir sinek öldürüp o büyüyü niye bozar ki? Hem insan niye bir sinek öldürür ki? İnsan niye öldürür ki?

O sinek ne zamandır oradaydı? Ne kadar süredir vızıldıyordu? Hiç farkında değildi. Farkındaydı da vız vız kafasını şişirdiğine mi sinirlenmişti yoksa? Kış günü orada burada dolaşması mı tepesini attırmıştı? Dışarıdayken içeriye kaçan, içerdeyken de kendilerini cama vura vura dışarı çıkmaya çalışan bu sinekler neyin peşindelerdi? Hadi bir kere vurdun kendini cama, iki kez kafa attın, e niye hâlâ devam ediyorsun? Ediyordun? Bir yandan derginin sayfalarını çevirirken bir yandan da bunları mı düşünüyordu acaba? İnsan hem pişmanlık üzerine okuyup hem de bir karasineğe sinirlenebilir miydi? Öyle mi olmuştu?

Yoksa kırmızı mercimeklere mi kızmıştı? Ne zaman kırmızı mercimek çorbası yapmaya kalksa, yıkadığı mercimekleri tencereye boşaltırken mutlaka etrafa saçılanlar oluyordu. Ocağın kıvrımlarından, tezgâhın kuytularından günlerce mercimek taneleri topluyordu. Bazılarını haftalar sonra buluyordu. Kırmızı oldukları için mi göze batıyorlardı acaba? Yeşil mercimeklerle öyle bir sıkıntı yaşamıyordu mesela. İnsan çorba yaparken mercimeklere sinirlenip hemen sonra bir sinek öldürebilir miydi? Öldürmüştü işte. Mercimeklerin kırmızı olanları yüzünden miydi yani? Ayrıca mercimekler turuncu renkliyken neden kırmızı deniyordu ki?

Ya da belki apartman görevlisine kızmıştı. Kapıyı aralık bulduğunda içeriyi görmeye çalışan, şort giydiği zaman bacaklarına hiç de kaçamak olmayan bakışlar atan bu adamı bir türlü sevemiyordu. Burası benim evim gibi, demişti yılışık bir gülümsemeyle. Burnunun dibine kadar yaklaşmış, gözlerini de kocaman açmıştı. Siz hiç merak etmeyin. Arka bahçeyi temizledim bile. Burasını eviniz gibi gördüğünüz için mi temizliği şişirmeye başladınız? Hayır, sormamıştı. Belki daha sonra sorardı. İnsan yuttuğu soruları hazmedemediği için bir sinek öldürebilir miydi? Öldürmüştü işte. Sorulmamış sorular yüzünden miydi?

Peki ya yaşlanmış saçlar? Yüzünde artan çizgilere tam alışıyordu ki saçlarının da yaşlanmaya başladığını fark etmişti. Öyle aniden. Hayat insanı saçların yaşlanmasına hazırlamıyordu. Tarağın dişlerinde kala kala azalan tellerin beyazladıkça inatla dikilmeleri bir direniş miydi yoksa? İnsan saçlarının yaşlanmasına hazırlıksız yakalanınca bir sinek öldürebiliyor muydu? Öldürmüştü işte. Belki de hep o yaşlı militan saç telleri yüzündendi.

Ya da babasının ölmesine tam altı gün kalmasındandı. İnsan babasının altıncı ölümüne altı gün kala, tam da bu yüzden bir sinek öldürebiliyormuş meğer. Ölülerin ölümleri arttıkça acılarının azalması gerekmez miydi? Bir ölünün altıncı acısı başka ölümlere sebep olabiliyorsa eğer, ilerleyen ölümlerde ne olacaktı?

Şair tekmelediği kedi yüzünden topal kalmıştı. Peki ya kendisi? Beyninin hangisi olduğunu kestiremediği odalarından birinde, belli belirsiz kıvranan acı çıkmak için nasıl da debeleniyordu. Şair bir kedinin ölümüne sebep olduğunda çocukmuş, o değildi. Hiç de çocuk değildi. Bir kediyi tekmelememişti, hayır! Yemeğini yemiyor diye minicik bir yavruyu fırlatıvermişti. Az öteye. Tıpkı camda vızıldayan bir sineğe bir anda patlatıvermek gibi. Bir anda! Hemen ölmemişti. İki gün sonra. Çok ağlamıştı. Kedi değil. Kendisi. Ölü kediler ağlamıyordu.

Sonrası karanlık.

Hem kedi hem de kendisi için. Kedi için tam karanlıksa kendisi için alacakaranlık!

Beyninin beş, kalbinin dört odasından birine yerleşmişti o isli karanlık. Aydınlatmaya çalıştıkça isi duvarlarına daha çok bulaşmıştı. O kömür karasıyla yaşıyordu yıllardır. Bir ömür kadar uzun yıllardır. Beyaz bir tebeşirle bir daha asla bir cana kıymayacağını yazmıştı o kara duvarlara. Kıymamıştı ya da kıymadığını sanıyordu. Sokaklarda bile böceklerin, karıncaların canını sakınan bir derviş nezaketiyle yürürdü. Öyle yaptığını sanıyordu.

Sonra işte vızıltının gürültüsü, kuytulara saklanan turuncu mercimekler, soluğu sarımsak kokan adamlara ertelenen sorular, yaşlanan saçlar, ölümüne altı kalan ölü babalar…

Tam da Dostoyevski’yi arayan topal şairin pişmanlığını okurken…

Demek insan bir anda öldürebiliyordu.

Başka şeyler yaparken öyle aniden dönüverip...

Bütün can almaların hep böyle bahanelerle paketlenip paketlenmediğini merak etti.

Kalktı, bir kâğıt peçete alıp pencerenin camıyla pişmanlık dergisinin sert arka kapağını sildi.

Şaşkın sinekten artık ne kaldıysa.


Berrin Yelkenbiçer


69 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör