top of page

Öykü- Betül Solak- Gümüş Düğmeler

  • Yazarın fotoğrafı: İshakEdebiyat
    İshakEdebiyat
  • 9 Haz
  • 7 dakikada okunur

“Hatıralar bazen bir melodiye,

bir şarkıya, bazen de bir çift gümüş kol düğmesine sığar.”

 

Henüz on yedi yaşlarımın sonlarında; hayatı sorgulayan, hayatı öğrenmeye çalışan, ne istediğimi bilmeyen toy bir genç kızdım. Herkesin aynı yoldan geçtiği o malum yaşlardaydım. O gün gelip çatmıştı.

Pek heyecanlı değildim açıkçası çünkü umudum yoktu. (Bana göre heyecan, umutla beklediğin bir şeyden sonra gelen bir duyguydu.) Yeni günün ilk saatlerinde aldığım bir mesajla, akıllı telefonumun o minik ekranında gördüm üniversite sınav sonucumu. Tam da zihnimden geçirdiğim gibiydi. (Zaten ben her şeyi öngörümle bilmez miydim?)

Bu puanla tercih yapmamaya kararlıydım. Çünkü biliyordum ki gelecek sene çok daha güzel bir puan alacak; çevremdeki herkesin "Vaov, ne güzel bir bölüm kazandı!" cümleleriyle, övünçle ve gururla anılacaktım.

Hayat bu ya, hiçbir şey planladığım gibi gitmedi. Kalbimi bin parçaya bölen, hayattan bir mutluluk beklediğim on sekizinci. Yaş günümde (hâlâ hatırladıkça berbat hissederim) ani bir karar değişikliğine gidip memleketime en yakın olan şehirlerden başlayarak —hiç istemediğim, çevremdekilerin bana başarısızlık yaftası yapıştıracağı— o bölümü yazdım. Geleceğinden emin olarak yazdım bu bölümü; parmaklarım titremeden, kalbimin ritmi değişmeden...

Elimdeki kâğıda baktım. "Vay be, hiç çalışmadan bu şehir, bu bölüm... Hiç hayal bile edemezdim," diyerek bindim otobüse. Sonrasında otobüsün o keşmekeşliği, o ağır kokusu uyandırdı beni. İyi ki de uyandırmış, yoksa kayıt gününün son gününü de kaçıracaktım. "Neyse ne, dünyanın sonu da gelmezdi ya; illaki bir çözüm, illaki bir yol çıkardı karşıma," diyerek indim otobüsün merdivenlerinden. Her şey iyiydi, güzeldi ama iner inmez gurbetin, "yabancılığın" o katı kokusu yüzüme fena çarptı. Valizimi muavinden alır almaz bir taksiye binip üniversiteye gittim. Kayıt işlemlerimi bir güzel tamamladım. Kantindeki ilanı arayıp ev işini de çoktan halletmiştim; benden mutlusu yoktu…

Evden ayrılırken üniversite hazırlık kitaplarımı da yanıma aldım; sınava tekrar hazırlanıp istediğim bölüme gitmeye kararlıydım. Odamın kapısını biraz buruk, biraz eksik, çokça hüzün ve korkuyla kapattım. Hiç istemediğim bir şehirde, hiç istemediğim bir bölümde okumanın o mide bulandırıcı hissi ile restoranda oturup karşıdan karşıya geçen insanları izlemeye başladım. Beş dakikada bir kaldırımlarda ordu kadar insanın koşarak karşıdan karşıya geçmeye çalışması, içimdeki kötü hisleri körükleyerek başımı döndürdü…

Kısa sürede hocalarım tarafından ismi öğrenilen, tüm sınıfı uzun konuşmalarım ve sorularımla bıktırdığımı fark eden biri oldum. Her sosyal faaliyette yer almaya çalışan ve o hocaların gözdesi olan o öğrenci ben olmuştum. Birinci sınıfın sonuna gelmiştik bile. Dönem sonundaki sunum ödevleri verilirken listeye sınıftan ismini ilk yazdıran ben oldum. (Biraz daha dikkat çekmek, biraz daha tanınmak fena fikir sayılmazdı.)

Hem hep böyleydim ben; kendimi bildim bileli bir şey illaki yapılacaksa onu ilk önce yapar bitirirdim, iyisiyle kötüsüyle…

Sınavları geçebilmek tek derdim olmuştu artık. Şehre alışamasam da üniversite sınavlarına tekrar hazırlanmak gibi bir gayem kalmamıştı. Çalışma masamdaki hazırlık kitapları tek tek kalkıyor, yerini bölüm kitaplarım alıyordu. Bu durum, içten içe -henüz kendime bile itiraf edemesem de- beni gururlandırıyordu. Bu bölümü sevmiştim ve belki de en büyük şansım; okulun ilk gününde, ilk derste bizim gibi genç mühendisleri yüreklendiren o mükemmel şahsiyetteki hocaya rastlamaktı. Rastlantı mı dedim? Tek şansım ve şehri sevme nedenim bu rastlantı değildi…

"Şu yakışıklılığa bak be, şu karizmaya bak... Üç beş tane de afili cümle kursam, şu sunuyu da sorunsuz halletsem benden iyisi olmaz," diyerek aynanın karşısında kendimle lakırdıya dalmışken kol düğmelerimi takmadığımı hatırladım. Sanki üniversiteye dekan olmuşum gibi gömlek, kumaş pantolon ve kol düğmeleriyle bir kombin yapmıştım; halimi hatırladıkça gülüyorum. Her neyse, konferans salonuna gittiğimde üç beş arkadaştan başkasını görmeyince çok daha rahatladım. Tam prova yapayım derken bir çınlama sesiyle dikkatim dağıldı. "O da ne?" derken kol düğmelerimin fırlayıp gittiğini anladım…

Yuvarlanarak ayağımın ucuna gelen kol düğmesini hemen yerden alıp onun yanına gittim. O, gözü yerde kol düğmelerini arıyordu. Evet, tekini ben bulmuştum "Bakar mısınız, sanırım bunu arıyorsunuz?" diye seslenip avucumda duran kol düğmesini ona uzattım… Göz göze geldiğimiz o ilk dakika, onun o müşfik şekilde teşekkür edişi beni biraz sarstı. Kalbimin ritmi değişti. Sonrasında hemen utanıp yerime döndüm….

Sanırım hayatımın en güzel anı, onunla göz göze geldiğim o andı. Kalbim küt küt atıyordu. Karşımda ışıl ışıl bakan yeşil gözler, zarif parmaklar ve titrek bir ses… Avucunun içinden aldığım o soğuk metal kol düğmesi sıcacık hissettirmişti. "Çok da masum bakışları vardı," diye düşündüm sunum boyunca. İsmini de bilmiyordum. "Bir daha görür müyüm?" heyecanıyla sunumu zar zor bitirebildim…

Beni etki altına alan duyguyla sunumu pür dikkat izlediğimi, yanımdaki arkadaşım "Hadi artık gidelim," diye dürttüğünde anladım. Neydi bu şimdi? Kendimi kollamalıydım. ‘’Hayır, asla bir zafiyete izin vermemeliydim," diye kendimle içten içe kavga ederken konferans salonunun kapısından çıkarken yine bir sesle gerçek dünyaya çekildim. "Bir çay içebilir miyiz? Size böyle teşekkür etmeyi çok isterim." Evet, beni etkileyen yine o müşfik ses tonuydu… Sadece tebessüm edebildim ve kafamı salladım. İki kelam edemez mi insan? Edemedim işte…

Henüz sadece teki bulunan kol düğmemi cebimden çıkarıp, "Ben Okan, çok teşekkür ederim tekrardan. Henüz kol düğmesinin tekini bulamasam da bunun bile bulunması beni çok sevindirdi. Manevi değeri çok yüksek bir kol düğmesiydi benim için," derken bir yandan da ismini çok merak ediyordum. O yeşil, iri gözleri beni dinlerken, bana bakarken sanki daha bir güzelleşiyor; içimde koca bir ormanı filizlendiriyordu.

Okan’mış adı. ‘’Memnun oldum, ben de Eda. Kıymetli olan bir şeyi kaybetmek çok üzücü, çok kez yaşadım bu hissi. Size bu düğmeyi bulmakta yardımcı olabildiğim için çok sevindim," diyebildim. Ama artık farkındaydım; heyecanım beni esir almış, çoktan başka kıyılara savurmaya başlamıştı bile. Okan hiç susmasın istiyordum; hep konuşsun, hep dinleyeyim. Kalbim ipek gibi oluyordu ona bakarken, onu dinlerken. Aylardır kavga, gürültü, stres ve bilinmez duyguların meskeni olan kalbim, onun sesiyle dinginleşiyordu. Onu dinlemek bir denizin kıyısında dalga seslerini dinlemek kadar kalbimi ferahlatıyordu. Cetvellerin, teknik çizimlerin ve karmaşık hesapların arasında biz kendi hayatımızın en basit denklemini kurmuştuk: Çay, simit, kulaklıklar ve Barış Manço...

Kütüphanede sınavlara sabahladığımız gecelerde, o bitmek bilmeyen integral hesaplarının kenarına birbirimize notlar düşerdik. Bazen gülüşürdük, bazen küsüşürdük… Yabancılık hissim Eda’nın gözlerine baktıkça kaybolup gitmişti. Bu şehirdeki o gurbet kokusunu hissetmez olmuştum… Henüz ona karşı olan duygularımı açamamıştım fakat en iyi arkadaşım o olmuştu.

Dünyanın aydınlık yüzünü görmenin adıymış sevda meğer. Kalbe bir kere sevda düşünce her şeyi sevebiliyormuş insan. Başımı döndüren, midemi bulandıran bu şehirde her şeyi sevdim onunla… Bir başka güzel geldi her şey gözüme… İtiraf etmeliyim ki Okan’ı izlerken aslında onda kendimde olmayan "hayatla barışık olma" halini sevdim… Birbirimizin en yakın arkadaşıydık güya ama ikimiz de itiraf edemesek de çoktan iki deli sevdalıydık. (Aslında O çok denedi sevgisini söylemeyi, ben hep engelledim; sanki bir şeyleri adlandırırsak elimden kayıp gidecekmiş gibi hissettim.)

Mezun olma vakti gelmişti. Not ortalamam Eda sayesinde çok iyiydi ve bölüm ikincisi oldum. Zaten Özgüvenim yüksek bir insandım ama onunla çok daha zirvelere ulaşmıştım… Ah bir de o iki kelimeyi bana söyletseydi, söyletebilseydi. Gözlerinin içine bakıp, "Seni seviyorum," diyemedim… Evet, Eda’ya söylemem gereken çok önemli bir şey daha vardı.

Cübbemi giydim, kepimi taktım. Bugünden sonra bize ayrılık vardı. Kalbimiz bir olacaktı, biliyordum ama ondan nasıl ayrı kalabilecektim, onu bilmiyordum. Sanırım artık müsaade edecektim o iki kelimeyi bana söylemesine; izin verecektim ve onu susturmayacaktım. Kol çantama Okan için hazırladığım mezuniyet hediyesini attım.

Havada uçuşan keplerimizin sevinciyle konferans salonunun bahçesine koşa koşa gittik. Çok yorgunduk, bir o kadar da gururlu… Geçen yılları yâd ettik… Biraz sessiz kaldık, biraz gülüştük… "Eda, sana bir şey söylemem gerekiyor," dedim. Eda her zamanki gibi hâlâ çok masum, mahzun ve utangaç şekilde gözlerimin içine pür dikkat bakıyordu. Başladım konuşmaya: "Bu güzel haberi ilk olarak seninle paylaşmak en doğrusu diye düşündüm. İki gün önce yurtdışından bir firmadan iş teklifi aldım. Hayatımı kurmak için çok güzel bir fırsattı. İki gün boyunca düşündüm ve bu sabah karar verdim; onayladım. Yurt dışına gideceğim hem de hemen," dedim. "Ve bir şey daha söylemek istiyorum," diye devam ettim söze…

Gidecekmiş… İş teklifi almış. Ayrı şehirlerde olmaya bile katlanmak zorken şimdi bir de yurt dışından bahsetti; üstelik bana kararını verdikten sonra söyledi. Bir şey daha söyleyecekti ama ben izin vermedim. Başımı öne eğdim; biraz sessiz kaldıktan sonra, "Ne güzel, senin adına çok sevindim," diyebildim zar zor. Onun hayallerinde ben yoktum ya da bana dair bir gelecek planı yoktu.

Hava çoktan kararmıştı; içimdeki hüzün, gündüzümü çoktan akşam etmişti zaten. Bir restoranda yemek için yer ayırmış; gidip yemek yedik. Son gecemiz diye için için ağlarken o sürekli konuşuyordu, ben ise hiçbir şey duyacak durumda değildim. Kulaklarımda da zihnimde de "Yurt dışına gideceğim," cümlesi yankılanıyordu. Zihnimdeki sesleri susturup tüm cesaretimi toplayarak çantamdan çıkardığım mavi kadife kutuyu masaya bıraktım.

Mavi kadife kutu; iki kişilik masanın tam ortasında, söylenmemiş tüm kelimelerin ağırlığını taşır gibi duruyordu. Okan’ın neşeli sesi bıçak gibi kesildi. Gözleri önce kutuya, sonra benim titreyen ellerime kaydı. "Bu ne, Eda?" diye fısıldadı sesi kısılarak. "Mezuniyet hediyen," dedim ve sonrasında başımı öne eğdim. Hiç yüzüne bakamadım; tıpkı bir suçlu gibi hissettim kendimi…

Okan titreyen elleriyle kutuyu açtı. İçindeki gümüş kol düğmeleri, restoranın cılız ışığında sanki veda saatinin geldiğini haber verir gibi soğuk soğuk parladı. Gözlerinde bir şeyler kırıldı o an; belki kuramadığı o cümleler, belki de onayladığı o uzak geleceğin pişmanlığı... "Eda, ben 'bir şey daha söyleyeceğim' demiştim," diye fısıldadı. Ama ben devam etmesine izin vermedim. Onu dinlersem o denizin içinde boğulacağımı biliyordum. Okan'ın yüzündeki o kırgın şaşkınlığı kalbime mühürleyip karanlığa karıştım.

Eda’nın masadan kalkışı, hayatımdaki en ağır sessizliğin başlangıcıydı. Arkasına bakmadan gidişini izlerken aslında sadece onun değil, üç yılımızın da o kapıdan çıkıp gittiğini biliyordum. Ben rasyonel bir karar vermiştim; kariyer, gelecek ve yeni bir hayat seçmiştim. Aslında ikimiz de biliyorduk; ben o "yurt dışı" cümlesini kurduğum an, aramızdaki o görünmez köprünün son taşının da düştüğünü anlamıştık. Gitmem gerekiyordu, hayatımı kurmak için bu fırsatı geri çeviremezdim.

Mavi kadife kutuyu açtığımda, gümüş düğmelerin üzerindeki o zarif parıltı sanki yüzüme bir tokat gibi çarptı. O, her zaman olduğu gibi yine benden daha derin, daha ince ve daha vakurdu. Ben bir hayat kurma telaşındayken o bir aşkı gümüşe sarıp masaya bırakmıştı. Yalnız kaldığım o masada gözlerimi dakikalarca kutudan ayıramadım. Zihnimde ise tek bir şarkı asılı kaldı:

“Hatırlarım bugün gibi,

Sessiz geçen son geceyi.

Başım öne eğik, bir suçlu gibi,

Bana verdiğin hediyeyi...

Masadan kalkarken arkama bakmadım. Çünkü bakarsam, o masada sadece bir kutu değil, kalbimin geri kalanını da bırakacağımı biliyordum. Yıllar önce o konferans salonunda tekini bulup ona uzattığım o ilk kol düğmesi gibi, şimdi de hikâyemizin diğer tekini ona bırakıp gidiyordum. Yarım kalmıştık. Tıpkı o şarkıdaki gibi; biz hiçbir zaman bir çift olamamış, sadece iki ayrı kolda savrulan yabancılar olarak kalmıştık.

Ne demiştim “Hatıralar bazen bir şarkıya, bazen de bir çift gümüş kol düğmesine sığar.”

Tüm hatıralarımı,

“İki küçük kol düğmesi,

Bütün bir aşk hikâyesi.

İki düğme, iki ayrı kolda;

Bizim gibi, ayrı yolda…”

Cümlelerine sığdırıp kapattım bu defteri.


Betül Solak 

 
 
 

Yorumlar


bottom of page