• İshakEdebiyat

Öykü- Buket Düzgen- Çekmeceler

Tren yolundan sokağa sapıyorum. Sokak terli bir sırtı andırıyor, yapış yapış bir sıcak. Gürültü gittikçe artıyor. Çocuk parkının cıvıltılı kalabalığının önünden bir an önce geçmek için hızlanıyorum. Sokağın iki yanındaki ıhlamur ağaçları çiçeklenmiş. Başımı öte yana çeviriyorum; kokusu inadına dürtüyor. Termostaki taze çayın kokusunu hatırlatıyor. Gölgesinde oturup, annemle kâğıt bardaklardan çay içtiğimiz ıhlamurlar... Giderilen hasret, paylaşılan onca şey, hepsi geride mi kaldı? Her dönüşümde beni sarmalarken, “Kuş misali insan, bir var, bir yok işte!” derdi. Yetiştim son nefesine ya, kuş oluverdi ellerimde annem. Bir var, bir yokmuş!

Kapıcı İbrahim abi aradı dün gece. “Gidecekmişsin, eğer sana da uyarsa, ihtiyacı olanlar için bir şeyler isteyecektim,” dedi utana sıkıla. “Tabii olur,” demiş bulundum. Ev, ihtiyacı olanlara paylaştırılarak çözülecekti ve parçaları hazırlayınca haber edecektim. Çocukluk arkadaşım Emel olmasa, ne yapardım ki! “Bırakmam seni bir yere diyerek,” cenazeden sonra alıp getirmişti beni, az ötedeki evine. Eve girip de, annemi örttüğümüz toprağın parmak diplerime bulaştığını gördüğümde, hıçkırıklara boğulmuştum. Emel, başımı dizine yatırmış, saçlarımı okşamıştı usul usul. Birbirimizin göz pınarlarında biriken yaşlara dokunup dokunup, susuyorduk. Büyük kederler dilsizmiş! “Bir tanem, uyusan azıcık,” diyebilmişti, saatler sonra...

Ne zaman bavulumu sürüye sürüye dönsem Gazi Mahallesi’ne, beşinci dakikada biterdi kapımızda Emel; fırından yeni çıkardığı buharı üstünde tüten, en sevdiğim portakallı kek kucağında. “Yeniden şenlendi sokak, hoş geldin kız!” dediğinde, şehir ne kadar değişirse değişsin, eskimeyen şeyler olduğuna inandırırdı beni yeniden. Ağzımızda dağılan kek gibiydi dostluk, fırından yeni çıkmış gibi tazecikti hep. İbrahim abiyle konuşurken de, nemli gözlerle sorar gibi bakmıştı yüzüme. Telefonu kapatıp, “Gideyim Emel,” demiştim, kararsız bir tonda. “Bu veda, yola çıkmadan iyi gelir belki.”

Cephesi baklava desenli apartmanlara geldiğimde, ellerim titremeye başlıyor. Ihlamur ağacı buram buram çocukluğum kokuyor yeniden... İkinci kata adımlarımı sürüyerek çıkıyorum. Başım zonkluyor, dönsem mi acaba’lar üşüşüyor! Söz verdim ama İbrahim abiye. Nazar boncuklu sokak kapısının sahanlığında nefesleniyorum; yüzünde güller açılırdı ya şuracıkta! Çantamdan anahtarı bulup, ilk kez yerleştiriyorum sanki kilidine. Şimdi olduğundan da loş, uzun koridor... Banyoda yüzüme hızlıca su çarpıp, annemin odasına yöneliyorum. Bir gelincik sapını andıran boynum, boy aynasından bana bakıyor. Çiçekli perdenin katlanmış köşelerinde solgun bir ışık. Elim gidiyor bir an, annemsiz, mıymıntı bu yazdan bana ne!... Kıpır kıpır elleri işte, masanın üstündeki mor menekşesinin kadife yapraklarını okşuyor. Gözlerim kandırsın istiyorum. Gidişini yalanlıyor oda, incecik gülüşünü bir daha asla göremeyeceğimi... İzler sarıp sarmalıyor, canlanmak için fırsat kolluyor yamacımda...

Dokunuyorum duvara, buz gibi turuncusu... Tatile geldiğim yazlardan birinde, “Bu sefer turuncu istiyorum,” demişti, “portakal neşesi olsun, sıkıldım beyazdan.” Saçlarını savuruyor, elinde hayali bir fırçayla duvarı boyarmış gibi yapıyordu. Göz kırpıp durmuştu anlatırken sevimli oyuncu hâlleriyle. Çiçekli yaz elbisesi içinde, tarif edemediğim bir başkalık vardı annemde, daha önce hiç fark etmediğim kadınsı bir eda. Yine de sorgulamamıştım o kısacık andaki edanın nedenini. Babamla yeni ayrılmışlardı, bir daha duygusal bir ilişki yaşamak istemediğini söylüyordu sıklıkla. Yorulduğunu biliyordum, babamın kıskançlık krizleri darma duman etmişti yıllar içinde. Sonunda başarmıştı ya yeni bir hayat kurmayı! Durup durup, “Portakal neşesi odam, çiçeklerim ve ben, böyle çok iyi olacağız kızım,” diyordu.

Elimde iki dondurma külahı olan, arkasına ‘Birini senin için yiyorum!’ yazılı Roma fotoğrafımı, başucuna koymuş. Her gittiğim yeni şehirden postaya verilen iki külahlı fotoğraflar, aramızda bir oyuna dönüşmüştü. Özlemimizi böyle böyle dindirirdik. Yatağına uzanıyorum. Sanırım İbrahim abinin benden istediklerini toparlamaya da gücüm yok. Son gelişimde, yaşlılık lekeleri iyice belirmiş çilli elleriyle taramıştı saçlarımı yatağında. Öylece bırakmıştım kendimi ellerine ilk defa; tel tel huzur dökülmüştü odaya. Yastığının üstünde, gümüşi birkaç tane tel; ellerimde şimdi, ama ben o huzuru arıyorum...

“İnat ederdin çocukken, taratmazdın be kızım!” dediğini duyuyorum. Burnum hep dik; her bahar yenilediği çiçek fidelerini balkona yayarken, çağırıyor yanına: “Gelsene, çiçeklerimin dilini öğreteyim!” Çiçekle böcekle hayat mı geçerdi? Her biri başka başka, gölgesi, ışığı, hangisi ne kadar su istiyor; bana neydi ki bunlardan! Toprağını havalandırırken saksıların, “Kökler önemli kızım, canlı olmalı,” diyor, üstüne bastırarak. “Ölüyse kesip atacaksın.”

Ne sitem, ne fazladan yük bindirdi sırtıma; herkesin dilinde gezinen, ‘Koşulsuz sevin çocukları,’ sözünü sahiden yaşattı annem. Bir telefon konuşmamızda takılmıştım yine. “Portakal bahçenden çıksan artık, harika müzeler var burada, çok şey kaçırıyorsun.” Davetimi çabucak kabul etmişti, beni her zamanki gibi şaşırtarak. Yanımda kaldığı iki hafta boyunca, ‘Viyana Gezi Rehberi’ elimizde, eski şehri sokak sokak gezdik. Yorulduğumuzda, Demel Pastanesi’ne uğruyor, nefis Viyana pastalarının tadına bakıyorduk. Elmalı Strudel’i komiklik olsun diye yanaklarını şişire şişire yiyordu; yan masalardan ciddi yüzle bize bakan yaşlılara inat kıkırdıyordu. Belvedere Sarayı'nda, Gustav Klimt'in ‘Öpücük’ tablosunun önünde dakikalarca durmuş, gülümseyerek seyretmişti altın bir harenin içindeki sarmaş dolaş çifti. Bir ara gözlerinin yaşardığını fark ettim, babamdan ayrılmış olmasının duygusal yüküne vermiştim yine. Tablonun yanından ayrılırken, “Yaşamı an’larla kucaklayan tutku ne kadar az,” diye fısıldamıştı. Üstünde durmamış, görünenin içine bakmayı başaramamıştım.

Odada ne çok çekmece olduğunu da şimdi fark ediyorum. En üsttekini açtığımda, lavanta kokusu, ‘İlk dersimize başlıyoruz’ der gibi, yayılıyor... İrili ufaklı düğmeler, uzaklardan yolladığım rengârenk eldivenler ve kristal bir saç tokası yan yana duruyorlar. Düğmeleri terziliğine veriyorum da, diğerleri peki? Saç tokasının hemen altına iliştirilmiş, siyah-beyaz bir fotoğraf gözüme çarpıyor. Çekip alıyorum! Sokak lambalarının yere yansıyan ışığından, yağmurlu bir gecede çekildiğini anlıyorum; dans eden gencecik bir kız; ama o bildiğim oyuncu hâli ve ışıltılı gülümsemesiyle. Çekmecenin içinden hüzünle bakan toka, annemin ipek saçlarında parlıyor. Çeviriyorum arkasını. Hiç tanımadığım bir el yazısıyla not düşülmüş.

Hayatta kaç gecesi olur ki insanın, kalbini yerinden çıkaracak. Öyle bir gece işte sevgilim, Gustav Klimt, ‘Öpücük’ tablosunu bizim için yapmış olmasın? Öyle çok istiyorum ki bu tabloyu seninle yerinde, yakından görebilmeyi! Bak ne güzelsin dans ederken ve hiç doyamayacağım minik burnundan öpmeye..."

Bir Sonbahar Gecesi, Beyoğlu-1960

Ellerim titremeye başlıyor yeniden, kayıyor fotoğraf ellerimden. Pencerenin önüne gelip, perdeyi aralıyorum. Apartmanların izin verdiği boşluktan, göğe uzanıyor bakışım. Akşam güneşi usul usul yerleşiyor odaya. Dışarıdaki sesler güneşle birlikte ince ince soluyor. Menekşenin kadife yapraklarını okşuyorum. “Hayatta tutku, ne kadar da az!” diye fısıldıyorum.

Odadan çıkmadan, açık bıraktığım çekmeceyi kapatıyorum. Yerden alıyorum fotoğrafı; benimle birlikte gelecek uzaklara! Telefonum çınlıyor: “Her şey yolunda mı bir tanem. Merak ettim.”

Sokak kapısının sahanlığında, son bir veda öpücüğü annem için.

Emel’e cevap yazıyorum kısacık: “Geliyorum. Portakallı kek yapalım, eksik varsa yaz bana.”


Buket Düzgen

229 görüntüleme1 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör