• İshakEdebiyat

Öykü- Buket Uçar- Eksik

Sarı renkli sedir eteğinin üzerinde, turuncuya çalacakken yarı yolda vazgeçip narçiçeği olmaya heveslenen alacalı kadife örtünün üzerine, yeşil kareli sofra bezini rastgele serdi. Ateşleri söndü örtünün, alevlerinin sesi kesildi. “Hadi mori, dön şöyle, acıkmadın mı?” diye sordu, sırt yastıklarına olanca gücüyle abanmış adama. “Sülemen, sana dedim, kalimera,” diyerek günaydınladı kocasını. Son sözcüğe kulak kabarttı adam, hafifçe gülümsedi. Sol elinin eksiklerini sağ elinin avucuna aldı. Çabucak biten boğumlarından sırayla avuçlaya avuçlaya, yarıda kaldıkları yerden tamamlamaya çalıştı. Bir, iki, üç; bir, iki, üç… Orta, yüzük, serçe; orta, yüzük, serçe… Getirdiği kahvaltı tepsisini sofra bezinin üzerine bıraktı kadın, yorgun gönlünü yeni başlayan günün ağırlığına bıraktı.

Kocasının çayına şeker attı, karıştırmadı. Çayını kendisi karıştırdı Süleyman Usta, sol elinin eksiklerinin koşa koşa kaşığın şıngırtısına gelmesi hoşuna gidiyordu. “Nero?” diye sordu elindeki su dolu bardakla. Adam, başını salladı sorulan soruya. Gürültülü sesle içti bir bardak suyu. “Somi” dedi, ekmeği kocasının ağzına uzatırken. Açtı ağzını, aldı lokmayı, çiğnedi, yuttu. Giritli Güzin’in dilinde sürüyerek, koynunda gizleyerek, ülkeler aşırıp getirdiği sözcüklerin yıllar geçtikçe yaprakları zamana savrulsa da rengi hala dilini süslüyordu. İşte bu başka topraklardan gelen rengârenk çiçekler, Süleyman’ın yüreğinde köklenmiş, kuruyan dallarının altından gülümsüyordu ona. Temeli giden hayatının duvarlarını her gün yeni taşlarla örüyordu iki ihtiyar. Bu birkaç sözcük yıkıntısının arasında bekliyordu her sabah onları. Camın önüne sıralanmış tenekelerdeki sardunyaların yapraklarından gelen koku, soluklarını yalayıp geçti. Sonbahar yağıyordu sabaha yaprak yaprak. Sarı, yeşil, kahverengi… Sonbaharın sesi çarpıyordu kulaklarına, gazel gazel. “Camı kapatalım, üşüdün sen,” dedi kadın yerinden kalkarken. Diline bir Girit türküsü aldı, kocasını yedirmeye devam etti. Alkışladı adam onu şaklamayan parmaklarıyla, ışıldayan gözleriyle. “Ah mori! Beni unutmayaydın keşke, o zaman daha kolay katlanırdım sana,” dedi. Büzüşen beyninin azalan suyunda her şey silinip gitmişti de eksik parmakları, topraktaki biriciği, birkaç muhacir sözcüğü hatırında kalmıştı ihtiyarın. Beyninin suyu bütün hayatını boğmuştu da eksiklerini bırakmıştı avuçlarında. “Unutmam seni,” demişti karısına ama ilk önce onu unuttu, bir gece yarısı “Sen git, annem gelsin,” sözleri yeniden doğurdu onu hayata. Elindeki zeytinin karasından kocasının da son nefesinde gözünün önünden hayatının film şeridi gibi geçip geçmeyeceği düştü aklına. “Tövbe tövbe!” dedi kendi kendisine. Bazı günler sırtındaki yükü ağır geliyordu bedenine, düşünce olup önüne düşüyordu. Kızdı aklından geçenlere, gönlünü yük edişine, her aklına gelen şeyi kabahat bildi işte. Kahvaltı sofrasını topladı ağır hareketlerle. “Nero” dedi adam, bardaktaki kalan suyu bir dikişte içti. Güzin arkasını döndü birden, göz göze geldi kocasıyla, güldüler, hem de doya doya güldüler fırsatını bulmuşken. Sofra bezini sedirin üstünden alınca renkler kaldığı yerden alevlendi yeniden. Ses geçirmez bir duvar örmüştü bu hastalık hayatlarına. Bazen bu duvarın arasındaki çatlaktan sızan suyun yeşerttiği huzurla mutlu olurlardı. O mutluluğu gülerek ağırlarlardı gönüllerinde. Çok olmuştu kocasının sesini duymayalı, gülüşleriyle gözlerine karışmayalı. “Yaşa be mori!” dedi, sevinçle. O da cevap verdi. “Yaşa more!” Bu anın bitmesini hiç istemedi, karşısındaki adamın gittikçe sönen gülüşlerinde.

Dünyaları değişmiş nefesleri çoktan bitmiş geçmişe karışanlar çıkıp geldi beyninin içinde büzüşüp kaldığı bir yudum suya. Yaşadığından habersiz, ölülerle yaşıyor o dakikalarda. Kafasını kaplayan pamuk tarlasını karıştırdı. Korkuyor dışarıdaki yalnızlığından. Kafasındaki kozalardan bir kurtulsa onlar da dışarı kaçacak. Yetmiyor parmakları kozaları yolmaya. Rugan ayakkabının burnu gibi parlayan eksiklerini boğumlarından yakalayıp çekiştirmeye başladı yukarı yukarı. Bir, iki, üç; bir, iki, üç… Giritli yetişti, bir bardak suyla ilacını yutturdu kocasına. “Nefesim, ömrümün hazanı, canımın yongası…” İlaçlardan çok sözlerinin ona şifa olacağına inanmak istedi. “Kalaise?” diye sordu, karşısındaki adamın sakinleştiğini görmesine rağmen. “Kalaime” diye yanıtladı onu alevlerden kurtulan Süleyman Usta. Pamuk tarlasını bastı bağrına, onun bu hallerini bağrına bastı, çaresizliğini bastı. Unuttuklarından çıkıp gelenlerin mutluluğu yaş oldu, aktı kendi gözünden adamın yanaklarına. Ağzından çıkacak bir kelimeye adaklar adıyordu, bir kelime ruhunda ne denizler taşırıp da ummanlara ulaştırıyordu onu. Kadın, adamın eksik parmaklarını çekiştirdiği gibi, ölüme koşan kocasını sırtından tutup çekiştiriyordu bugüne. Ona hatırlattığı bir kelimeyle sanki ömründen ömür yazılıyordu ömrüne. Biliyordu ki koza tarlasının içi çürüyordu günden güne.

Pencerenin tam karşısındaki ağaç, yeşil yaprakları ve kızaran portakallarıyla ağırlıyordu dallarında sonbaharı. Boncuklu örtüsünü başına dolayıp ağzını da kapattı. “Sen buradan bana bak,” dedi, onun hazırlandığını görünce boynunu büken kocasına. Deli gönlü bazen onu da diyordu, şöyle iki güncük kaçabilseydi kendisine. Yoktu ama o imkân. Başa gelen çekiliyordu işte. Yine kızdı, kendisine sormadan aklından geçen düşüncelere. Camı açtı, kocasının sırtına battaniyeyi sardı. Sobanın kovasını aldı eline, dışarı çıktı. Onu gözünden ayırmadan portakal ağacının altında kovaya talaşı sıkı sıkı bastı. “Kepeği de pek çokmuş,” dedi tozların içinde öksürürken. Yıkanamadığı geldi aklına. İhtiyar adamın yanına yaren bulamamıştı son zamanlarda. Kenarda duran leğenin içine biraz talaş koydu. Önce kovayı yerleştirdi sobaya ama içindekileri alevlendirmedi. Kendisini durduracak her şeyden kaçtı, sobayı yakmayı erteledi. Talaş dolu leğeni bıraktı sobanın kenarına. Telefonundaki müziklerden aceleyle bir Girit türküsünü tıkladı. “Samiotisa samiotisa…” Kapı ardına geçti, sakladığı gözleriyle baktı kocasına. Türkü ile hafiften keyiflenmeye başlamıştı, sedirin üstünden kayıp dizlerinin üstünde emekleyerek leğene doğru süründü Süleyman Usta. Güzin yaşından beklenmeyecek bir çeviklikle hızla banyoya daldı. Sonbahar güneşi ile ısınan suyun sıcaklığına bıraktı kendisini.

Kovanın içine dolmaya başlayan su, ıssız kulaklarını zorladı bir süre, sonra kulakları alıştı. Maşrapayı kovanın içine attı, yeni bir kalıp har sabununu eline aldığı gibi saçlarının örgüsünü bile bozmadan başını köpürtmeye başladı, kınalı tellerin aklara yenik düşen başını. Süleyman, yedisi tam üçü yarım parmaklarını daldırdı talaşın içine. Önce eksikler daldı şaşılacak bir şekilde. Bir anda çıkardı iki elini talaşların arasından, kaldırdı bütün parmaklarını yukarı, eksikler tam olmamış, gelmemişler yerine. Geri daldırdı bin bir umutla, çıkardı, olmamış, bir daha bir daha… Hızar sesi kulaklarından beynine çarpa çarpa vurdu parmaklarına. Sarıya çalan talaşlar önce pembeye sonra kırmızıya boyandı. Çıkardı ellerini leğenin içinden, eksikleri aldı avuçlarına; bir, iki, üç; bir, iki, üç… Türkü sustu. Kesilen sesle Güzin’in kapıyı kilitleyip kilitlemediği düştü aklına sabunların arasından. Başından aşağıya su akıttı; içinden kaygı, dışından köpükler aktı. Açılan kapının aralığından adam dışarı sızdı. Ayakları ayakkabısız, sırtı hırkasız… Hızlı hızlı köpürttü lifi az önce kafasının dört bir etrafında gezdirdiği sabunla. Yeni suya değmiş taze sabun kokusu hoşuna gitmişti, ağzına kaçtıkça da tadı. Çeşmeyi kapattı, sabundan açamadığı gözlerinin gücünü de kulaklarına yükleyip kafasını kapı tarafına çevirdi ezberden. Ses yoktu, köpüklü lifi bedeninde hızlı hareketlerle gezdirmeye başladı. Kapıdan dışarı çıkınca iki taraflı dizilmiş tenekelerin içindeki çiçeklerin arasından geçti Süleyman, renkleri her renkten hazan. Taşların arasında son gezilerini yapan kertenkelelerle selamlaştı. Yeşil portakalların içinden kimisi kızarmaya başlamıştı, yaprak yaprak gülümsedi onlara. Toprak yoldan ilerleyip bahçenin yan tarafına seğirtti. Ortada duran römorka baktı ters ters. Toprağın soğuk bağrında yatan kurşun yemiş yerinden geçirdi bütün parmaklarını, kaldırdı demir yığınını havaya. Sıcak sudan kızaran bedeni, bu rehaveti bırakıp çıkmak istemiyordu banyodan. “Tak” diye bir ses geldi bahçenin yan tarafından. Yine aklına kapının kilidi düştü, panikledi. “Mori!” diye seslendi, sesi teneke kovaya çarpan suyun sesine karıştı. Gözleri duvarı delip görmeye çalıştıkça ardını, banyoya çöken buharın arasında kayboldu bakışları. Suyu kapattı, havluya sarıldı. İki eliyle havaya kaldırdığı römorkun ağırlığına yetmedi parmaklarının gücü. Ayağı kaydı, adımını arkaya almaya çalışsa da ayakları öne gitti, bedeni serildi yere. Römorkun çeki demiri yer çekimine direnemedi, geldi iki göğsünün ortasına oturdu. Ellerini yukarı kaldırdı Süleyman, birden gözlerinin içindeki ışıldayan su canlandı, parladı. Parmakları tamdı, iki elinin arasında da toprağın yuttuğu oğlu vardı. Gözlerine baktı biriciğinin, ne çok özlemişti onu. Parmaklarından da gözlerini alamıyordu. Eksikleri dönmüştü, toprak kusmuştu hayatından aldıklarını ona. Güldü, kahkahalarla güldü. Gülüşleri mutluluktan ağlamaya döndü. Oğlunun gözlerine daldı, özlemini eritti bakışlarında. Aldı ihtiyar adamın bakışlarını, kırptı gözlerini bebek, ihtiyarın gözleri kapandı. İki kolu düştü iki yanına. Elinin birinin parmakları tamdı, diğer elindeki üç parmak yarım.

Kıyafetlerini üzerine geçirirken Güzin’in bedenindeki dikenler çıtır çıtır döküldü yere. Gül dikensiz olur mu, eksilmişti işte. Daldı odaya, bir hışımla bahçeye çıkan kapıya yöneldi. Islak ayaklarının tabanlarına yapışan talaşların içinden geçerken sedirin üstünde üstü açık bir halde uyuyan kocasının fark etti. Kolları iki yana açılmış, gözleri aralıktı. Dikenler döndü bedenine, gülleri açtı gönlünün. Hemen kapıyı yokladı, kilitliydi. Sobayı yaktı, adamın parmaklarını ararken etrafa dağıttığı talaşları toplamadı. Aklına üşüşen kötücül düşüncelerle yıkadığı bedenini kocasının yanına attı, gülüyle dikeniyle. Güllerini ona uzattı, dikenlerine kendi sarındı. “Bulamadın değil mi mori, bulamadın.”


Buket Uçar


243 görüntüleme