top of page
  • Yazarın fotoğrafıİshakEdebiyat

Öykü- Buket Uçar- Günlerden

Olanca gücüyle üzerinde “3” yazan düğmeye başparmağıyla bastırdı. Bastırırken hep aynı hayali kurardı. Akşam olacak ve bu düğmelerden “Z” yazana basacaktı. Sabahki yılgınlığının yerini günün yorgunluğuna rağmen ilginç bir çeviklik alırdı akşamları. Asansör yukarı çıkarken yine aynı hayale daldı.

Günlerden salı. Hiç sevmez salıları.

Asansör durunca her adımında gıcırdayan bedenine engel olamadı. Kemikleri tıkırdadı yürürken. Elinde şıngırdayan anahtarlıktan el alışkanlığıyla kapının anahtarını buldu. Yuvasına yerleşen demir parçasını çok mühim bir vazifeyi yerine getirir gibi çevirdi. Tık tık tık. Sonra alttaki yuvaya başka bir anahtarı yerleştirdi. Tak tak tak. Kale kapısı mübarek, dedi içinden. Kapıyı açar açmaz onu, o bilindik koku karşılamadı. Ter kokan çarşafların toza bulanmış kokusu yoktu. Mutfak dolaplarını kaplayan yağların da sesi çıkmıyordu. Girişte kendisini aynadan karşılayan kendisine baktı. Bir zamanlar pahalı kıyafetlerin yüzlediği bedeni şimdi pejmürde kıyafetlerin içinde sallanıyordu. Aynaya bakıp kaldı. Gerçi kıyafetleri hâlâ dolapta istifli duruyordu ama zamana ve mekâna aykırı kahramanlardı artık onlar, giyse hayatının akışını bozardı.

Bu günler de geçecek, dedi. Aynadan kendisine cevap verdi. Neler geçmedi ki? Balkondaki çiçeklere baktı. Dalacak gibi oldu önce, kendisini kendisinden kurtardı sonra. Çiçekleri sulayarak işe başlamaya karar verdi. Düşleyerek değil, dişleyerekti rızkı. Saksılardaki toprak ıslaktı. İşkillendi. Kendisinden habersiz başka bir kadın mı alıyordu ki ev sahibi? Ama o zaman anahtarların onda ne işi vardı? Belki de yaptığı işi beğenmeyip başka birini deniyordu. Beğenirse de değiştirecekti. Anahtarlarını elinden alınca biterdi. Evrak yok, işlem yok. Resmi bir kuruma gidip ünvan değiştirecek, üstlerinden kendini düşürecek değildi. Şikâyet edeceği yer de yoktu. İnsaf muhasebe masası bulunmuyordu kurumlarda ya da merhamet yasası ya da haksızlık sorgulaması diye bir birim. Halinden beklenmeyen bir çeviklikle kalktı, alelacele üstünü değiştirdi. Evelallah gücü kuvveti yerindeydi daha, her işin üstesinden gelirdi. Bu iş giderse hepsi birden giderdi. Herkes bir sebep arar pıtır pıtır atardı üstünden. Zaten işler günden güne seyreliyordu.

Evlendikleri zaman, varsıl olmadan önce, kavrulacakları yağı da kendileri çıkardıkları günlerde, akşama kadar koştura koştura iş yapardı. İşte o günlerdeki gibi temizliğe girişti, kendi evi gibi. Elindekilere sahip olmalıydı. Kim derdi ki bu hale düşecekti. Başlarına geleni aklında tutmamaya çalışıyordu, misafir gibi ağırlıyordu onu. Sosyal medyada olumlama adı altında öğrendiklerini diliyle, gönlüyle tekrar ediyordu. Oluyor, oluyor, oluyor… Para çeken güçlere içini geçiriyordu. Kocası, gün geçtikçe kötüye giden işlerden peyderpey haberdar eder olmuştu onu. Derken yerin dibine girip çıkıyordu adam. Özüm, elinden tutup, beş taşıyla tek taşının ucunda parlayan kırmızı tırnaklı sol elinin parmaklarıyla, onu çıkarıyordu düştüğü yerden. Onlara her baktığında “İyi günde, kötü günde…” diye verdiği söz aklına gelirdi. Boşuna mı söz vermişti? Parmağındaki yüzüklerde yer alan taşlar kadar yeri yok muydu kocasının hayatında? Düzelir, diye geçiştirdi ilk günlerde. Düzeleceğine dair hiçbir emare hislerinde yoktu. Dili öyle dedi. Düzlüklerin çukurunda olduklarını biliyordu, bu çukurun ne denli derin olduğunu da. Yaşadıklarını görmezden geldikçe akreple yelkovanın felçli hareketlerle itelediği zaman, elinde titriyordu. Sonra olanlar oldu. Günlerden salı. Acı bir karanlık da hayata dairdi. Ama yıldızlar vardı o karanlıkta. Uzanmak yetmez, bazen sıçramak lazımdı yıldızlara. Önce ellerindekilerden eksilmeye başladılar. Kocası onun ellerini avuçladı, sol elinin yüzük parmağındaki boşlukları öptü, uzun uzun kokladı. Eksilen yerlerine dudaklarını süre süre umut etmeye alıştılar. Bazen de dudaklarının arasından akan tılsımlı dualar üflediler eksilenlerin üstüne. Hüznü, ellerinde rehin tutup beklemekten haz almaya baktılar. Keşke hayatı sondan başa yaşasaydık, diye geçirirdi içinden. Kazandıkları günahları döke saça, ellerindekileri artıra artıra bugüne taşısalardı. Akılları başlarına baştan gelseydi. Hayat zaten başlı başına ceza. Mümkün mertebe el üstünde tutardı kocasını. Neyimiz vardı evlendiğimizde? Çalışır yine yaparız. Tasarruf ederiz. Daraltırız kendimizi. Yine kazanırız, diye yalın kat sözcüklerle teskin etmeye çalıştı. Dediklerini düşündü. Yokluktan tasarruf edildiği nerede görülmüştü? O, başlarına geleni inkâr ettikçe elini güzel anıların üzerinde gezdiren zaman, onları siliyordu. Kendi de inanmadı dediğine. Derdi, yolunun yoldaşını biraz olsun rahatlatmaktı.

Yağmur yağmaya başladı. Bekledi. Susmadı yağmur. Salıya bağladı ters giden işleri. Hiç sevmezdi yağmuru. Salılar kadar olmasa da sevmezdi işte. Beklerken banyoya gitti. Şaşırdı. Temizlenmiş gibiydi banyo. Üstünden geçti. Yaptığı işe kendisini veremiyordu. O da temizliğe kadınlar almıştı zamanında. İşler nasıl yürür biliyordu. Yerine adam koymalar, kibarca kovmalar. Bir de vazgeçilmez kadınlar vardı, o kadınları ellerinde tutmak için aralarında yarışırlardı. Bir yere varamayacaklarını bile bile onlara, bir servet bağışlarlardı. Özüm, daha o kadınlar kadar olamamıştı. Allah korusun kapının önüne koyuverirlerdi.

Tanıdıkların evine gitmem, demişti işe başlarda. Eski oturduğu muhitten arkadaşlarını bir sebeple arayıp hâl hatır sormuştu. Oradan yolunu açmıştı. Onların tanıdığının tanıdığı, başkalarının tanıdıkları… İnsanoğlu, yazgısına her kapı aralığından mutlaka şöyle bir bakıyordu. Kapı tıkladı. Oralı olmadı. Kapı tıklatmak da neydi? Zil denilen bir şey vardı. Zil çaldı. Beethoven’ın 9. Senfoni’si bitmeden kapıya vardı. Müziğin yükselen yerinde açtı kapıyı. Karşısında kendi gibi bir kadın. Elindeki bezden tanıdı kadını. “Aaa!” dedi ikisi birden. Harfler müzikle birlikte yukarı tırmandı. Kafaları da “a” ların peşinden… Sarılacak oldular, geri aldılar kendilerini. Tanışıklıkları sarılacak kadar değildi. İkisi de birbirini çıkaramadı. Sora sora otobüsten, dolmuştan birbirlerine aşina olduklarını buldular. Yolları aynı. Hayret! Her salı buradaydı, hiç karşılaşmamışlardı. Kapalı kapılar ardında canhıraş çalışıyorlardı, kim kimin umurundaydı. Elektrik var mı? diye sordu karşısındaki kadın. Birkaç volt almaya gelmiş olamazdı. Bu tuhaf soruya, sol elinin altındaki lamba anahtarına dokunarak cevap verdi. Antre ışıldadı cevaben. Sigorta attırdım sanırım, dedi. Karşı dairenin temizlikçisiymiş. Adını sordu. Özüm, dedi. Üzüm, dedi dudağını büzerek. Ses etmedi Özüm. Onunki de Tülay’mış.

Yağmur camlarda çene çalmaya devam ediyordu. Yatak odasına girdi. Aynanın önünde duran gümüş kutuya gözü değdi. Kalbi pır pır... Giderken alacağı para orada beklerdi. Zamanında o kadarcık parayı sadaka diye vermeye bile ar ederdi. Ne günlere kalmıştı. Salı günleri olmasa diğer günlere katlanmak daha kolaydı. Azıcık harfin sonundaki sokulgan “ı” içini daraltırdı. Boyuna posuna bakmadan uzar dururdu. Yirmi dört saat sündükçe sünerdi. Dünya salı kurulmuş olmalıydı. Belki de kıyamet salı günlerinden birinde kopacaktı. Cehennemin odunları salına salına salı günü istiflenmişti belki de dünyanın duvarına. Neyse, dedi. Nasırlı parmak izlerini elindeki bezin arasına saklayarak aynanın tozunu aldı. Kocası geldi aklına. O da deli gibi çalışıyordu hatta geceleri bile eski günlerine kavuşmak için kafa yoruyordu. Mesela, dün gece evde yoktu. Çocuk okuyordu ne yapsındı adam? Çocuk da sıkıntıydı. Varlıktan sonra yokluk onu da vurmuştu. Ne çabuk büyümüştü, kafa tutacak kadar hem de. Eskiden… Eskisi de yok ki. Her şey dün gibi. Anne olduktan sonra vakit eskimiyor ki. Çocukların annelerin gözünde büyümemesi de bu eskimeyen vakit yüzünden, diye aklından geçirdi. Ana babanın kıymeti de elindekine göre, dedi. Ölsek de arkadan mirasın kalırsa rahmete değer bulurlar, diye söylendi içinden. Onlar da haklı, derken sesi yükseldi.

Yağmur sesini kesti. Camlara girişti. Eşyalar kendisininmiş gibi özenle çekti, itti. Daha dün temizlenmiş gibi, dedi yorgun sesiyle. Acıktığında dolabı açınca bir kez daha şaşırdı. Kendisi için hazırlanmış yemek mutlaka olurdu. Yoktu. Hırsla dolapta olanlardan atıştırdı. Evi yeni baştan ele aldı. Kemiklerine işleyene kadar ovdu, temizledi, ilikleri kuruyana kadar. Görsünler bakalım temizlik nasıl oluyormuş.

Yorulmuştu. Eşofmanını çıkardı, pantolonunu giydi. Üstündekini değiştirmedi. Üşendi. Eli heyecanla gümüş kutuya uzandı. Günün en sevdiği anı. Kutu açılınca afalladı. Para yoktu. Kibar telaffuzlu ölümcül dualarla zonkladı kalbi. Paranın yerinde bir kol saati enlemesine yatıyordu. Saati ters çevirdi. Para yoktu ama saatin arkasından bir kuş havalandı odaya. Telefonuna sarıldı. Arayıp işin aslını astarını sormalıydı. Ekran ışıldadı. İstemsizce okudu ekranda yazılanları. O okudukça kuş kulağına ciyakladı. Saat: 17.17, hava 17 derece, aylardan mart. Günlerden…

Asansörün kapısını açıp “Z” harfi üzerine parmağına bastırdı. Yılgındı. Çeviklikten eser yoktu bedeninde. Doğan güneş, zamanı dolunca kızıl izlerle batardı da. Doğduğu, battığı şaşardı da bazen.

Hiç sevmez salıları. Enine boyuna bakmadan uzar uzar… Bazen olur ertesine güne taşar.


Buket Uçar

0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör

Comments


bottom of page