• İshakEdebiyat

Öykü- Burak Şentürk- Deney Faresi

Açık perdenin ardında, sokak lambasının sönük ışığı, onunsa ardında ayı gizleyen, kül rengi, izmarit kokulu bulutlar, gecenin soğukluğuna içsel bir titreme katıyorlardı. Çöplerin içinde kendine yiyecek arayan kedilerin çıkardığı hırsız tıkırtısının üzerine, uykusunu içine hapsetmek için açtığı camdan dışarı, tüm sokağı çınlatan bir daktilo sesi yayılıyordu. Bir aydır, her gece aynı saatlerde, bu sokakta bu ses yankılanır, rahatsız olanlar başlarını pencerelerinden uzatıp, rahatsızlıklarını dile getirirlerdi. Ama o bunların hiçbirine aldırmadan daktilonun tuşlarına vurmaya devam ederdi. Bilgisayarında yazmaktan sıkıldığı için ve en önemlisi komşularını rahatsız edebilmek için bir daktilo satın almıştı. İstediği gibi de oldu, tüm komşularını rahatsız etmeyi başardı. Camdan çıkanlara ya da gün içinde ona gelip gece rahatsız olduklarını söyleyenlere özür dilemekten başka bir şey yapmıyordu. Ve bu ritüeli her gece, her şeye rağmen gerçekleştiriyordu. Bu onun, o sokakta yaşadığını hissettirme biçimiydi.

Açık olan pencereden esen rüzgâra rağmen, göz kapakları galip geldiğinde, kendini çift kişilik yatağına salıp sabah gideceği işi düşünüp içinde acı bir buruklukla uykuya dalıyordu. Her gün gittiği iş, her gece aynı buruk acıyı içine düşürüyor ve halka halka büyümesini seyrediyordu. İşi oldukça basitti. Babasından kalan dokuz kişilik arabasıyla, bir atölye ya da fabrika - ne olduğunu tam olarak kavrayamadığı yerin- işçilerini her sabah aynı saatte aynı duraklardan toplayıp onları ait oldukları yere, o atölyeye ya da fabrikaya bırakır ve akşam işçilerin çıkış saati geldiğinde yeniden oraya doğru yola çıkıp onları aynı duraklara, aynı saatlerde indirip evine geri dönerdi. İşçilerin çalıştığı on saat, onun evinde okuyarak ya da yazarak geçirdiği on saate karşılık geliyordu. Bu, haftanın altı günü tekrar eden bir eylemdi ve yaşaması, karnını doyurması için bunu yapmak zorundaydı. Çünkü yazdığı öyküler ve denemeler için kimse ona para ödemiyordu. Her gece komşularına verdiği rahatsızlığın sebebiyse, büyük bir roman yazmaya başlamış olmasıydı.

Yazarak yorulduğu ve kendini çift kişilik yatağının yumuşak, vücudu besleyen dokusuna bıraktığı bir gecenin sabahında saatin alarmı çalmadan penceresinde duyduğu bir sesle uyandı. Üst katta oturmasına rağmen pencereden belirli aralıklarla gelen tak tak sesi onu endişelendirdi. Yaşadığı endişe uykusunu hemen kaçırdı, pencereye doğru yaklaşıp perdeyi aralayacakken endişe ilginç bir iç ürpertisine dönüştü. Perdeye elini uzattı, bekledi. Cesaretini topladı ve perdeyi hızla açtı. Sabahın karanlık saatleri olduğundan bir şey göremedi. Tekrar yatağına dönecekken saatin alarmı çaldı ve üstünü giyinip, işçileri ait oldukları atölyeye ya da fabrikaya götürmek için yola çıktı.

Sabahın bu dakikaları kendisini şehrin hâkimi gibi hissediyordu. Yanıp sönen trafik ışıkları, boş sokaklar, yolu aydınlatan yol ışıkları, ağaçların rüzgârla yaptığı sessiz danslar. Tüm bunlar sanki onun içindi. Fakat yaklaşık on dakika sonra nereden geldiği anlaşılmayan bir yığın araba, sabahın karanlık sessizliğini egzoz ve motor dumanına boğarak hayatın işleyişini ve dünyanın devinimini ona hatırlatıyordu. Saat 06.55’te her zaman olduğu gibi ilk duraktaydı. Koltuk tamircisinin önündeki bu duraktan, atölye ya da fabrikadakilerin Dede diye seslendikleri, yaşlı bir amca biniyordu. Gerçek ismini o da bilmiyordu. Bu yüzden o da ona Dede diyordu. Dede, 06.55’te her zaman durakta olurdu. Bir dakika geç kalmaz, onu hiçbir zaman bekletmezdi. Dede dakikti ve herkesin öyle olmasını isterdi. Hayatın hiçbir anını boşa harcamamaya yemin etmiş gibiydi. Zaten bunu pazar günleri yaptığı aktivitelerle de destekliyordu. Bazı pazarlar kaymak için dağa çıkıyor, bazı zamanlar rafting yapmak için nehre iniyordu. Çocuklarını evlendirmiş, karısını üç yıl önce kaybetmiş bu adam yalnızlığın tadını çıkarıyor gibiydi.

Birinci duraktan Dede’yi aldıktan sonra ikinci durak tam üç dakika mesafedeydi. Bu dakikalar hiçbir zaman şaşmıyordu. 06.58’ de ikinci işçi biner, 07.02’de de Starbucks’ın önünden Ahmet binerdi. Ahmet her sabah elinde Starbuck’tan aldığı kâğıt bardağın içindeki kahveyle arabanın içine enfes bir kahve kokusu yayardı. Uykusundan daha uyanamamış olan diğerleri, onun elindeki kâğıt bardaktan yayılan kokuyla yavaş yavaş, tatlı bir güne uyanma hissine kapılırlardı. Bu yüzden atölye ya da fabrikadakiler Ahmet’e, “Kahveci” lakabını takmışlardı.

07.10’da metro hattının “Rüya” istasyonundan Demir ve Rıza binerdi. Demir, her zaman öne, şoförün yanına oturur ve onunla sohbet eder, radyodaki haberler hakkında konuşurdu. Rıza ise durağa sürekli geç gelir, onu bir- iki dakika beklemek zorunda kalırlardı. Bazı sabahlar Dede sinirlenir ve onun “sür” emriyle araba Rıza’yı almadan yola devam ederdi. 07.15’te sürekli gülen Serdar’ın durağına varılır, Serdar arabaya bindiği an, içerideki sessizlikle karışık kahve kokusunu, çocukça gülen neşesiyle bozar ve uyuklayan işçi takımını sesiyle çimdiklerdi. Serdar’ın neşesi ve diğerlerinin isyan eden homurtularıyla atölye ya da fabrikaya doğru tam gaz gidilirdi. Arabanın kapısı açılıp işçilerin ait oldukları tezgâhlara doğru yol aldıkları saat 07.30' u hiç şaşmazdı.

Ara yollarda oturan bu insanları bırakıp dönerken atölye ya da fabrikanın diğer servisi kapıdan giriş yapar, iki şoför birbirine selam verip biri içeri diğeri dışarı doğru devam ederdi. Diğer servis ağzına kadar insan doluydu. İçlerinde yüzü gülen ya da uyanabilmiş birini görmek oldukça zordu. Bu mutsuz insanların bataklığını terk edip kendi balçık gölünün üzerinde kurduğu, ipleri çürümüş hamakta sallanmak için evine son sürat gider ve bilgisayar ya da daktilosunun başına geçip ayaklarının altında günden güne daha da sulanan bataklığı güçlendirmek için romanına devam ederdi.

Yazdığı roman her gün yükü biraz daha artan amele çuvalı gibi ağırlaşıyor ve keyfini kaçırıyordu. Keyfinin kaçmasından memnundu. Daha da kaçırmak için romanına yeni cümleler ve olaylar ekledikçe ruhu büyük bir hazla titriyordu. Kelimelerin ahenkli gücünü yitirdiğini hissettiği anda da yarım bıraktığı okumalarına devam edip tüm gününü okuyarak, yazarak ve istemeden de olsa düşünerek salonun ortasına kurduğu suni bataklığı daha da sulandırıyordu. Onun için öğrenmek, fark etmek ve düşünmek insanın üzerinde durduğu yerkürenin derinlerine inmekti. Ve bu iniş ölüler diyarında dirilmeyi uman bir bekleyişe dönüşüyordu. Her gün dirilip dünyayı istediği gibi bulamayıp öğrenmeye, fark etmeye ve düşünmeye geri dönüyordu. Zihni onun ölüler diyarı olarak adlandırdığı bir yer altı mağarasıydı. Bu mağaradan çıkamayacak olmanın kaygısıyla herkesin okuyacağını düşündüğü bu romanı bitirip insanları o mağaranın derinliklerine hapsetmek istiyordu. Bunu anlaşılmak için istiyordu. İçine düştüğü yarasa karanlığının kasvetli örümcek ağlarını onlara da dolamak için. Kusursuz bir romanla bu mümkün, diyordu kendi kendine. Bu yüzden her cümleyi tekrar okuyup tekrar düşünüyor ve yeni boyutlar kazandırmak için tüm gününü bu işe ayırıyordu. Sonra diğer işinin saati gelip çatıyor ve arabasını çalıştırıp sabahın karanlığında bıraktığı işçileri, akşamın karanlığında geri almak için yola çıkıyordu. Serdar dışında hiçbirinin yüzünün gülmemesi güneşe olan uzaklıklarından kaynaklanıyordu. Güneşin insan zihninde yarattığı umut ve sıcaklık onlar için sadece pazar günleri mevcuttu. Güneş, yerini yağmura ya da buluta bıraktığı bazı pazarlar haftanın tüm yorgunluğunu buluta ve yağmura bulayarak evde dinlenmenin tadına varan işçiler, pazartesiye daha güçlü başlıyordu. Ama asla gülümsemiyorlardı. Güneşin sıcak gülümsemesi dudaklarında hiç ışıldamıyordu. Dudaklarında tek görünen küçük kırmızı noktadan süzülen gri sis bulutlarıydı. Serdar’ın dudaklarından soğuk kış günleri dışında hiçbir zaman bulut süzülmezdi.

Atölye ya da fabrikanın akşam çıkış saati diğer tüm atölye ve fabrikalarınkiyle aynıydı. Bu yüzden trafik oldukça yoğun ve ilerlemez bir hale geliyordu. İlerleyemeyen trafik şoförün canını sıkıyordu ama arabanın içindeki diğer insanları düşündüğünde gün içinde katlanmak zorunda olduğu tek şeyin bu trafik olduğunu fark edip sessizce ayağını debriyajdan çekip biraz gaza basar ve sonra frene basıp tekrar debriyaja basardı. Sabah otuz beş dakika süren servis, akşam bir buçuk saat sonra sona eriyordu. Tüm gün çalışan işçiler evlerine gidene kadar arabada uyumaya çalışırlar, arada bir gözlerini açıp trafiğe ve araçlara küfürler savurup yeniden başlarını cama dayarlardı. Serdar uyumayıp ineceği yere kadar camdan dışarı bakar, diğer arabaları seyrederdi. Beğendiği o lüks arabayı gördüğündeyse, yanında kim olursa olsun, onu dürter ve ilerde alacağı arabayı gösterirdi. Onun alacağı arabayı servis şoförü dâhil, serviste bilmeyen kimse kalmamıştı. Ama o her seferinde aynı heyecanla herkese göstermekten keyif alıyordu.

Küçük adımlarla ilerleyen trafik, arabayı Serdar’ın durağana getirince, neşeli bir “iyi akşamlar” sesi duyulur ve geri kalan yolculuk, arka taraf için uyku dolu ve sessiz geçerken ön tarafta şoför ve Demir sohbet etmeye çalışırdı. Demir, mendil satan mültecilere acır, onların yaşadığı zorlukları anlatırdı. Şoförse, herkesin birtakım zorluklar yaşadığını, bu yüzden de kimsenin kimseyi umursamadığından bahsederken Demir sözünü kesip kendisinin umursadığını söyler, şoförse umursayan insan davranışlarından bahsedip onun yaptığının sadece siyaset olduğunu, kelimelerin gücünü yanlış kullandığını Demir’e anlatmaya çalışırdı. Bu konuşmalar bazen sokak hayvanları için bazen kadın hakları için bazense eşcinseller için olurdu. Sohbeti ise her zaman Demir başlatır, inene kadar da sürdürmeye çalışırdı. Şoför bir gün Demir’e, sosyal konulara neden bu kadar kafa yorduğunu sordu. “Askerlik gibi, her vatandaşın bunları düşünüp çözüm üretmesi gerekir.” dedi Demir. Şoför hak verdi. Sonra, kendi hayatında bu ürettiği çözümleri uygulayıp uygulayamadığını sordu Demir’e. Bir süre düşündükten sonra, “Bu konular da din gibidir. Doğrusunu bilirsin ama tam anlamıyla uygulayamazsın.” dedi. O sırada ezan okundu. Demir çalan radyonun sesini kıstı. Ezan bitmeden durağına vardı ve ön kapıdan usulca indi. Ardından arka kapı açıldı ve uyumaktan şişmiş gözlerle Rıza indi. Sonraki durakta Kahveci Ahmet, bir sonrakinde ikinci işçi ve son durakta da Dede indi. Şoför arabayı evine doğru sürerken ani bir yağmur bastırdı. Yağmur öyle şiddetli yağıyordu ki arabanın sileceklerinin cama gelen suları temizlemesine imkân yoktu. Şehir birden bir göle dönüştü. İnsanlar altına sığınacakları bir çatı bulmak için oradan oraya koşuşturuyorlardı. Akıntıya kapılmış ambalajlar, poşetler, ağaçlardan dökülen yapraklar, sigara izmaritleri sanki şehri terk eder gibi telaşla kayıp gidiyorlardı. Elektrik tellerinden gelen büyük bir kıvılcım o bölgenin elektriğinin kesilmesine sebep oldu. Trafik ışıkları, yol aydınlatmaları, evlerden gelen ışıklar, hepsi birden yerini kör bir karanlığa bıraktı. Şoför arabanın içinden soğukkanlılıkla tüm olanları seyrediyordu. Etrafta ne insan ne de bir araç sesi vardı. O da arabasını durdurdu ve koltuğunu geriye yatırıp gözlerini kapattı. Yağmuru, gök gürültüsünü ve fotoğraf çeken şimşekleri ruhunda hissetmeye çalıştı. Doğanın gücüne yeniden hayranlık duydu. Doğa, onu kirleten ve yok eden insanı, isterse nasıl bir anda silebileceğini anlatıyordu. Şoför, çıkışını bulamadığı yeraltı mağarasından bunları gülümseyerek karşılıyordu. Uzun zamandan beri ilk kez güldüğünü fark etti ve romanı bitirmek için bir an evvel eve dönmesi gerektiğini anladı.

Kendi yarattığı bataklığı sulamak için apartman kapısından hızlıca girip dairesine çıkan merdivenlere doğru ilerledi. Elektriklerin olmayışı yüzünden anahtarı anahtar deliğine bir türlü sokamıyordu. El yordamıyla kapı kilidinin yerini tespit ederken arka merdivenlerden bir ses, “Kadir” diye seslendi. Anahtarların şangırtısı kesildi. Ses bu kez “Kadir sen misin? Ben Esin” dedi. “Neden buradasın, bugün perşembe” dedi Kadir soğuk bir sesle. “Biliyorum. Biliyorum. Ama yağmur şiddetini artırıp elektrikler gidince çok korktum. Bu yüzden sana geldim.”

“Sana sadece cumartesi günleri buraya gelebileceğini söylemiştim.” dedi Kadir ve kapının deliğine anahtarı sokup açtı.

“Şimdi git buradan.” diye ekledi. Kız birden ayaklandı ve Kadir’in yakasını tutup “Korkuyorum.” dedi. Kadir Esin’i içeri aldı ve bir mum yakıp masaya oturdular. Elektrikler gelene kadar hiç konuşmadan mum alevinin sağa sola dalgalanışını seyrettiler. Elektrikler geldiğinde oldukça geç olmuştu. Esin Kadir’e hediye aldığı kafes faresinin yanına gitti. Ona yemesi için biraz mısır biraz da buğday verdi. Fare, kafesin içindeki çarka çıkıp önce yavaş sonra oldukça hızlı bir şekilde koşmaya başladı. Esin, Kadir’e seslenip hayvana bakmasını söyledi. Kadir oturduğu yerden kalkmadan, “Aptal gibi koşuyor, keşke onu hiç buraya getirmeseydin.” dedi. Esin farenin yanından uzaklaşıp Kadir’e doğru yaklaştı. Onu elinden tuttu ve beraber yatağa yattılar. Esin Kadir’e sarıldı ve gözlerini kapattı. Kadir ise romanının bir sonraki örgüsünü kafasında detaylandırıp gözlerini öyle kapattı.

Esin Kadir’in kutsal cumartesi gecesiydi. Bir senedir hiçbir cumartesiyi birbirlerinden ayrı geçirmemişlerdi. Esin Kadir’in gizli çekimine kapılmış ve Kadir ise Esin’in eşsiz bir tablo kadar estetik duruşuna hayran olmuştu. Yazı yazdığı günler Esin’i görmek istemiyordu. Çünkü ona baktığında ortaya koyacağı metnin özgünlüğünden şüphe ediyordu. Bir sanat eserini istemsizce kopya etmiş hissine kapılmamak için yazmadığı cumartesi gecelerini ona ayırıyordu.

Sabaha karşı Kadir pencereden gelen tak-tak-tak sesine uyandı. Bu kez ne korkuya ne de endişeye kapılmıştı. Sakince gitti ve perdeyi araladı. Sabahın karanlığında bir kuşun hareket eden perdeden ürkerek gökyüzüne doğru kanat çırptığını gördü. Yatağa dönecekken alarm çaldı. Esin’in uyanmaması için bir an önce saati susturdu ve üzerini giyinip arabasını çalıştırmak için evinden çıktı. Dün yağan şiddetli yağmur her yeri çamurdan bir örtüyle kaplamıştı. Yollar yine sessiz ve kimsesizdi fakat şehrin anlattığı bir şey var gibiydi. Kendini bu kez şehrin hâkimi gibi değil kâşifi gibi hissediyor, rüzgârın anlattıklarını anlamaya çabalıyordu. Rüzgârın ve yağmurun tüm şehri Kadir’in odasındaki bataklığa benzetmiş olması onu neşelendiriyordu. Ama biliyordu ki birazdan doğacak güneş tüm çamuru bir anda kurutup eski berbat, istenilen hale geri çevirecekti. İçindeki boş neşeyi boğdu ve radyonun sesini artırıp gaz pedalına bastı. 06.55’ te koltuk tamircisinin önündeki durakta Dede bekliyordu. 06.58 de ikinci işçi arabaya bindi. 07.02 de Starbucks’ın önünden Ahmet elinde iki karton bardakla, arabanın içini daha öncekilerden daha yoğun bir kahve aromasına boğdu. Bardağın birini Dede’ye uzattı. Dede dün akşamki yağmurda ıslanmıştı ve sürekli öksürüyordu. “Hastalığa iyi gelir.” dedi Ahmet. Dede ve Ahmet bardaklarındaki kahveleri sessiz sessiz yudumluyor, ikinci işçinin kaçamak bakışlarına maruz kalıyorlardı. 07.10’da “Rüya” istasyonu durağından Demir ve Rıza bindi. Rıza ikisinin elindeki kahveleri görür görmez yarın sabah kendisi için de kahve siparişi verdi. Ahmet göz kırptı ve kahvesini yudumlamaya devam etti. Demir şoföre dün akşamki yağmur hakkındaki fikirlerini ve buzulların erimesinin yol açacağı zararları anlatmaya koyuldu. 07.15’te araba Serdar’ın durağındaydı. Serdar enerji dolu bir sesle “günaydın” dedi. Karşılığında sönük, duyulması zor birkaç “günaydın” aldı. Ama o bu tür olaylara asla canını sıkmaz, her şey normalmiş gibi devam ederdi. Araba saat 07.30 da atölye ya da fabrikanın kapısında durdu.

Eve geri döndüğünde Esin hala uyuyordu. Onu rahatsız etmeden romanının başına geçti. En son yazdığı bölümü tekrar okuyup üzerinde düzeltmeler yaptı. Roman bitmek üzereydi ve bu Kadir’e tanrısal bir his veriyordu. Yazdığı bu romanla insanları, zihnin karanlık dehlizlerine hapsedebilecek olması, uyuyan tüm herkesin yüzünü soğuk bir suyla yıkayabilecek olmanın içte yarattığı güç. Tanrı böyle hissediyor olmalı, diyordu kendi kendine. O sırada Esin salona girip “Günaydın. ” dedi. Kadir sönmüş bir volkan edasıyla “Günaydın.” dedi. Esin yüzünü yıkayıp salona geri geldiğinde Kadir hala romanı üzerinde yeni okumalar yapıyordu. “Neden bir silahın var?” diye sordu Esin. Kadir başını bilgisayar ekranından kaldırmadan “Babamın.” diye yanıtladı. Esin hazırlanıp evden çıkarken “Cumartesi görüşürüz.” dedi. Kadir başı bilgisayarda “Görüşürüz.” diye karşılık verdi. Bilgisayardan başını kaldırdığında işçilerin çıkış saatlerinin yaklaştığını fark etti.

Atölye ya da fabrikaya gittiğinde her zaman gülen Serdar’ın yüzünün oldukça asık olduğunu gördü. Bu durumu, Serdar’ın hayatı ucundan yakaladığına dair işaret olarak algıladı. Tüm herkes servise bindiğinde işçilerden birinin Serdar’ın cüzdanındaki parayı çaldığını, bu yüzden onun bugün gülemediğini kavradı. Serdar bir sonraki aya kadar hiç gülmedi. Ve güler yüzünün sırrı artık ortadaydı. Onun yüz güldüren sırrı cebindeki huzur verici kâğıtlardan ötesi değildi. Bu yüzden şoför, içten içe Serdar’ı arabadaki basit insan ilan edip yüzündeki gülümsemeye hiçbir zaman aldırmadı.

Sabah servislerinde ikinci işçi, Demir ve şoför dışında herkes Kahveci Ahmet’in Starbucks’tan getirdiği kahve bardaklarıyla gününü aymaya çalışıyordu. Arabanın içine yayılan hoş kahve kokusuna dayanamayan Demir ertesi sabah için kendine Kahveci Ahmet’ten kahve sipariş etti. Böylece arabada şoför ve ikinci işçi dışında herkesin elinde kağıt bardaklarla, yoğun aromalı kahveler vardı. Dede hala iyileşmemişti. Öksürüğü günden güne artıyor, işe gelmeyip istirahat etmesini öneren arkadaşlarını sert bir dille azarlıyordu. Dede günden güne huysuzlaşmaya ve 06.55’te hazır beklediği durağa artık 06.58, 07.00 gibi küçük ama akışı değiştiren zaman sapmalarıyla geliyordu. İkinci işçi hiç konuşmuyor, Demir artık şoförün yanına değil elindeki kâğıt bardakla arka koltuklardan birine kuruluyordu. Şoför ise hala aynı saatlerde penceresine gelen misafir tarafından uyandırılıp işçileri atölye ya da fabrikaya götürmek için yola çıkıyordu. Servisten sonraysa romanını biran evvel bitirebilmek için doğruca eve gidiyordu.

Esin’le beraber oturup kahve içtikleri bir cumartesi akşamı, Esin romanın ne durumda olduğunu sordu. Kadir, birkaç gün içinde biteceğini ve bu durumun onu çok heyecanlandırdığını söyledi. Esin’in uzun zamandan beri büyük bir yazar olacağına inandığı Kadir, gerçekten ileriye doğru kocaman bir adım atmak üzereydi. Esin de bu duruma Kadir kadar heyecanlanıyordu. Kadir ertesi gece romanın son okumasını yapmak için oturdu ve saatlerce metin üzerinde çalıştı. O sırada içerdeki odanın camından tak-tak-tak sesini duydu. Usulca pencereye yanaştı ve perdenin kenarından nasıl bir kuşun ona aylardır misafir olduğunu görmek istedi. Kuş kapkara tüyleri, çirkin büyük, kanlı gagasıyla bir kargaydı. Kadir gördüğü manzara karşısında çok şaşırdı. Çünkü o, bu kuşun asla bir karga olabileceğini düşünmemişti. Penceresine gelen misafiri gerçek kanatları olan bir esin perisi yahut bir anka kuşu olarak düşlemişti. Ama karşısında gördüğü kanlı bir gaga ve kapkara tüylerle hantal, çirkin bir kargaydı. Pencereyi açıp küfürle karışık kargayı kovaladı. Romanının başına geçti ve bitmiş olduğuna emin bir şekilde büyük bir oh çekti. Aylardır üzerinde durduğu roman artık hazırdı. Odasının içinde her yeni cümleyle sulanan bataklığa artık beline kadar batmıştı ve kimsenin onu buradan kurtaramayacak oluşundan delice zevk alıyordu. Zihin bataklıklarını güneş asla kurutamaz diyordu kendi kendine. Bu yüzden dünya bataklığından daha derin bir bataklık yarattı içinde.

06.55’te duraktan Dede’yi alıp yola çıktı. Bir yandan da aklındaki terazide yayınevlerini tartıyor, romanına layık olanını bulmaya çalışıyordu. 06.58’ de ikinci işçinin durağına gitti. İkinci işçi ön tarafa, şoförün yanına oturdu. Daha sonra Starbucks Ahmet, elindeki kahvelerle arabaya bindi. Dede’nin kahvesini hemen uzattı. Daha sonra diğer duraklardan binen işçilerin kahvelerini verdi. Serdar bu ay maaşına zam almıştı ve bu yüzden hiç olmadığından daha güleçti. Gülerken mağara gibi açılan burun deliklerinden kahveyi içebilirdi. Saat 07.24’te servisin arka koltuğundan “Dede ne oldu.” Diye telaşlı bir ses duyuldu. Starbucks Ahmet, Dede’yi tokatlıyor ama Dede bilincini kaybetmiş bir şekilde Ahmet’in kollarında uzanıyordu. Şoför arabayı hemen bir hastaneye sürdü. Dede o gün kalp krizinden öldü. Servisteki herkes ölümün insan vücudunda yarattığı terleme nöbetine girdi. Herkes boncuk boncuk terliyor, Dede’nin ölmüş olabileceğine inanmıyorlardı. O gün servisten kimse atölye ya da fabrikaya gitmedi.

Ertesi sabah tak- tak- tak sesine uyandı Kadir. Perdeyi hiç açmadı üzerini giyindi ve durağa doğru yola çıktı. 06.55’te şoför duraktaydı. Ama koltukçu dükkânının önünde kimse yoktu. Diğer durağa doğru yola çıktı. İkinci işçi duraktaydı, ön kapıyı açıp yine şoförün yanına oturdu. Üçüncü durakta Starbucks Ahmet yoktu. Saat 07.10’de Demir ve Rıza’nın Rüya istasyonu durağında sadece Rıza vardı. Demir gelmemişti. 07.15’te Serdar durağa çıkmış servisi bekliyordu. Şoför Serdar’ı durakta gördü ama durmadan yanından basıp geçti. İkinci işçi tebessüm etti. Rıza arkada uyuyordu. Serdar ise 07.30’a kadar servisin gelmesini bekledi. Sonra işe gitmek yerine evine döndü.

Kadir, akşam servisinden sonra güzel bir şarap ve iyi bir akşam yemeği için alışveriş yapıp evine doğru yol aldı. Romanını son kez okudu ve kendiyle duyduğu gururun aslında anlamsız bir boşluk olduğunun farkına vardı. Zihninde yarattığı bataklığın içinde can çekişen gerçekleri görüyor, gerçeğin çığlık çığlığa kendini kurtarma çabası tarifsiz bir korku yaratıyordu. Kendini gömdüğü bataklığa şimdi de gerçekleri çekiyor ve onları yok ediyordu. Karanlığın, hiçliğin içindeki anlamsız renklerle boğuşuyor ve tüm renkleri siyaha dönüştürüyordu. Sanki bunu o yapmıyor, renkler küçük bir delikten geçip siyaha bulanıyordu. Her şey cansızlaşıyordu zihninde. İçinde oluşan koca boşluğu doldurmak adına romanını Esin’e mail olarak gönderdi. Kafesteki fareye biraz mısır ve buğday verdi. Onun çarkın içine girip koşmasını bekledi. Çok geçmeden fare koşmaya başladı. Sonra kitaplığın karşısına geçip kitapların hepsini tek tek okşadı. Onların aslında ne kadar güçlü, kontrol edilemezse ölümcül silahlar olduğunu düşündü. “Sisifos Söylenini” alıp çift kişilik yatağına uzandı. İçeriden hala farenin döndürdüğü çarkın sesi geliyordu. Kitabı saatlerce okuduktan sonra, yatağın yanı başındaki çekmeceden, babasının silahını aldı. Silahın çekmecede yarattığı boşluğu Sisifos Söyleni’yle doldurdu. Karga o sabah ve onu takip eden diğer sabahlar, hiç o pencereye uğramadı.

Fareyse çarktan çoktan inmişti.


Burak Şentürk


255 görüntüleme