• İshakEdebiyat

Öykü- Burak Şentürk- Mezopotamya

“Bugün faturaların son günü. Evde hiç ekmek kalmamış. Dedeni hastaneye götürmemiz gerek. Bir yere gitme, pazara gideceğiz.”

“Malatya’da arsa satılacak, imza istiyorlar, gidip hallet!”

“Emredersiniz!”

“Emredersiniz!”

“Emredersiniz!”

Günlerdir arsanın kaç para edeceğini düşünüyordu. Yüz? İki yüz? Beş yüz? Ve gidip bir daha dönmemeyi. Herkesten ve her şeyden uzaklaşmayı, kimi kimsesiz, kimliksizce yaşamayı düşlüyordu. Ve sonra bu ihanetin nasıl karşılanacağını. Annem üzülür, çok üzülür. Babam çıldırır, kızar, bağırır. Akrabalar? En sinsi cümleleri onlar kurar. İnsan evladından da şüphe eder mi? Yazık bu insanların evlatlarından çektikleri.

Arabaya atlayıp Malatya’ya doğru yola çıktı. Mevsim kış ve yollar olması gerektiği gibiydi. Annesi, havaların ısınmasını beklemek istedi ama baba, paranın acil lazım olduğunu söyledi. Evde angarya işlere koşturan o, bitmesi gereken makaleler ve okunması gereken tüm kitapların arasına birer ayraç koyarak yolculuğa çıktı.

Yol boyunca sevdiği müziklere bağıra çağıra eşlik etti. Kendiyle baş başa olmanın tadını çıkarıyordu. Hızlı gitmiyor, sık sık mola veriyor. Mola verdiği yerlerde bir bardak çay içip yanından hiç ayırmadığı Baudelaire’den belki bir şiir okuyup yola öyle devam ediyordu. Ama saatte bir çalan telefonu onu yolda bile rahat bırakmıyor, yolculuk ve yollar hakkında rapor veriyordu. –Anne işte endişeleniyordu-

Neden yüksek lisans için ailesinin yanını seçmişti? Neden hep bir şekilde onlara yaranmak istiyordu? Onların parasını çarçur etmemek, onlara yük olmamak, onlar için görünmez olmak istiyordu. Ama bu görünmezlik maddi bir görünmezlikten öteye geçemiyordu. Sigara içmiyor, dışarıda yemek yemiyor, çok nadir bir iki kadeh atıyordu. Maddi görünmezliği sağlarken neden manevi görünmezlik pelerini onu örtemiyordu, bunları düşündü. Atadan ataya akıp giden gelenek ve görenek miydi bunun adı? Borç mu? Yoksa yıllar önce, yıllar sonrası için düşünülmüş bir proje miydi? Memleket, ruhunun hapsolduğu bir cehennemdi. Kaçıp gitmesi mümkün değil, ondan kurtulması, ailesini ve emeklerini yok saymasıydı. –Bak işte onlar gibi düşündü.- Onlar da böyle düşünmesini istiyordu. Vefa diyorlardı bunun adına, borç diyorlardı. Özgürlüğü ve birey hakkını yok sayıyorlardı ve bunu onun da kendi çocuklarına uygulamasını istiyorlardı.

“Evet anne, evet evet… Ankara’dayım. Buradan sonra karlıymış yollar. Yok yok hiçbir sıkıntı yok. Merak etmeyin. Yavaş gidiyorum. Endişelenme.”

Endişelenme anne. Telefonu kapattıktan sonra, babasının merakla neredeymiş, bir sıkıntı yokmuş değil mi, gibi soruları art arda sorduğunu hayal ediyordu. Hep de etmişti. Babasıyla nadir haberleşmelerini bu görüntüyle zihninde onaylıyordu. Benzememeye çalışarak ama günden güne daha da yaklaşarak, istemsizce geleneksel baba figürünü, geçmişteki dedesini onaylayarak gelecekteki kendini yaratıyordu. Sinirlendiği zamanlar çevresindeki insanlara karşı davranışlarından ayrımsıyordu bunu. Kimse fark edemiyor edemez de. Babasını en iyi o tanıyordu. En çok o nefret ediyordu. Yalnızca o kaçıyordu onun rahatsız alışkanlıklarından. Yaşım ilerledikçe diyordu kendi kendine. Kendimden hiçbir şey kalmayacak. Ondan nefret edenlerin sevmediği biri olacağım. Kendime istemsiz bir tiksintiyle, yaşadığım hayata küfürler savurarak ölüp gideceğim, ardıma bir nefretli kalp daha bırakarak. Ve yaşatacağız geleneksel babayı, yaşatacağız modernizme karşı tüm bağnaz figürleri.

Memleketinde yüksek lisansa başladığından beri babasının yanında çalışıyor, ona destek oluyordu. Haftanın üç günü dışında tüm günlerini yanında geçiriyor. Yirmi beş yıldır babasını hiç tanımadığını fark ediyordu. Akşamları iki üç saat gördüğü babası, zihninde yarattığı baba, yanında çalıştığı bu adamla hiç uyuşmuyordu. Kaçmak, zihnindeki adamı korumak istedi ama başka bir yerde çalışmasını ne annesi ne de babası istiyordu.

Yol üzerindeki bir dinlenme tesisinde mola vermek için durdu. Önce bacaklarını rahatlattı. Sonra tuvaletin yolunu tuttu. Çay içmek için büfeye doğru ilerlerken gözü edebiyat dergilerine takıldı. Hepsine birer öykü göndermiş ama hiçbirinden geri dönüş alamamıştı. Aylardır dergileri bu küçük umutla inceliyordu. İlk dergide ismini göremedi. İkincide de üçüncüde de dördüncüde de hüzün çöktü içine. Elindeki son dergiye bakıp bu dergi asla yayımlamaz, diye düşündü. Köklü bir dergiydi, kendini buraya layık görmedi. Hüzünlü gözleri birden kocaman açıldı. Tekrar baktı. Adı ve soyadı doğruydu. Kesin isim benzerliği dedi. Yine de kasaya gidip dergiyi satın aldı. Kendine bir çay söyleyip derginin jelâtinini sabırsızca yırttı. Sayfaları tek tek ama hızlı hızlı geçiyordu. Geçti. Geçti. Geçti. Geçti ve sayfanın sol üst köşesinde adını gördü. Öykünün başlığına baktı. Evet, böyle bir öyküsü vardı. İçindeki küçük kıpırtıyı yok sayarsak ilk paragrafı okuyana kadar kendi öyküsü olduğuna ihtimal vermemişti. Garip bir şeydi hissettiği. Daha önce hiç bilmediği, tarif etmesi mümkün olmayan bir duygu. O sırada masaya çayı geldi. Keyifli keyifli çayını içip öyküsünü tanımadığı bir yazara aitmiş gibi okudu. Sayfadaki illüstrasyonları inceledi. Kendiyle gurur duydu.

“Bir işi için Malatya’ya gidiyorum. Seni de Malatya’nın girişinde bırakacağım, sıkıntı olmaz değil mi?”

“Büyük şans. Fırat ben bu arada.” Elini uzattı, el sıkıştılar.

“Memnun oldum ben de Hazar.”

Sustular. Uzunca bir süre sessiz kaldılar. Hava kapanmaya ve kar hafif hafif yağmaya başladı.

Arabaya ilk kez bir otostopçu aldı. Hatta neden aldı, bilmiyordu. Şimdi ne kadar tedirgin olsa da geçerli bir bahane bulmadan onu arabadan indiremezdi. Görünüşünde herhangi bir sıkıntı yoktu. Hem o da ona güvenip arabasına binmişti. İkisi de birbirini tanımadan gizli bir sözleşmeye imza atmıştı. Ben sana güveniyorum. İmza. Ben de sana güveniyorum. İmza. Bu sözleşme doğrultusunda birbirlerinin güvenini kırmadan devam edeceklerdi. Aslında her şey basitti.

“Sigara içebiliyor muyuz?” dedi paketi uzattı. İkisi birden yaktılar.

“Ne yapacaksın Elazığ’da?”

“Fırat nehrini takip edeceğim. Nereden doğup nereye gittiğini, nerelerde çağlayıp nerelerde durulduğunu görmek istiyorum.”

“Keşke havaların ısınmasını bekleseydin. Zor olacak.”

“Bu yaz Amerika’yı dolaşmayı planlıyorum. Ama Fırat Nehri’ni görmeden gitmek istemedim. Bir daha dönmeyebilirim.”

“Bunun isminin de Fırat olmasıyla bir ilgisi var mı?”

“Tek sebebi bu. Biz aslen Elazığlıyız. Ama ben İzmir’de doğdum. Babam da topraklarına ait bir şeyi benimle yaşatmak istemiş. Sanırım bir nehir ismi verdiğine şimdi pişmandır.”

“Neden pişman olsun?”

“Çünkü onları terk ettim. Bir gezgin olarak hayatıma devam ediyorum.”

“Gezgin mi? Ne demek gezgin?”

“Evi yurdu olmayan.”

“Yani?

“Üç yıldır yollardayım. Ve hiç pişman değilim.”

“Bu çok cesurca.”

“Tam olarak kelime bu ‘cesaret.’ Ben hayatı cesurların yaşadığına inanıyorum. Bu yüzden hep cesur kararlar almaya çalıştım. Ailemi ardımda bırakmak bunun başlangıcıydı. Sonra parasızlık, ardından açlık ve kalacak bir yerin olmaması. İlk duyduğunda kulağa korkunç hatta eziyet dolu geliyor. Ama asla öyle değil. O kadar çok işe girip çıktım, o kadar çok insanın evinde misafir oldum ki bu insanlar senin gibi otostopta tanıştığım iyi kişilerdi. Bu sayede çokça kapım ve arkadaşım oldu.”

“Gezgin olmak böyle bir şey yani.”

“Avrupa’da nerdeyse görmediğim yer kalmadı. Bu yaz da Amerika. Söylesene ailesinin yanındayken kim bunları yapabiliyor?”

“Kimse.”

“Ailem ne düşünüyor biliyor musun? ‘Biz sizi okutup büyüttük, bir yerlere gelmeniz için elimizden geleni yaptık. İyi kötü bir yerlere geldiniz. Bizlerse yaşlanacağız. İşte o zaman bize bu borcunuzu ödeyeceksiniz.’ Annemin ağzından bunları duyduğumda kan beynime sıçradı. Hiçbir şey diyemedim. Sadece gülümsedim. Ama aylarca bu düşünce beynimden çıkmadı. Aile kavramını anlamaya çalıştım. Bu kavram Türkiye’de yanlış uygulanıyor. Biz her boku yanlış anlıyoruz.”

“Hayır, bence biz değer veriyoruz. Vefa biliyoruz. Annen ve baban da kendi ailesine bu vefayı hissetmiş ki aynısını sizden bekliyor. Pekâlâ, annenin bunu dile getirmesi yanlış ama aslında bu, evladın sorgusuzca kabullendiği bir sorumluluk.”

“İşte sorun bu. Sorumluluk. Sorumluluk denen şeyi kişi kendi almalı. Toplum ya da aile ona sorumluluk yüklememeli. Çünkü mecburi her sorumluluk, kişinin özgürlüğüne bir kırbaçtır.

“Bu yüzden insanların özgürlük özgürlük diye bağırmasına hiç anlam verememişimdir. Bu ütopik bir kavram. Ulaşılması bence mümkün değil.”

“Kesinlikle değil, ama ne kadar yaklaşırsak o kadar özgürüz demektir. Gerçek özgürlük ölüm.”

“Ölüm de Tanrı’nın bir sınırlaması değil mi?”

“Ölümüme ben karar verirsem değil.”

“İntihar.”

“Ele ayağa düşmeden, kimseye muhtaç olmadan, Tanrı’nın değil, benim kurduğum saat çaldığında. Eskiden abimi kıskanırdım. Öyküler yazar, dergilerde yayımlatırdı.”

“Abin yazar mı?”

“Evet. Yazıyor, iki romanı var ama para kazanmaya başladı mı bilmiyorum. Her neyse adam öldükten sonra bile bu dünyadan geçtiğini bilecekler. Ben ne yapabilirim, diye kafa yorardım.”

“Sonra.”

“Sonra, dünyanın bir çöplük olduğuna karar verdim. Burada var olmanın anlamsızlığını anladım.”

“Nasıl bir çöplük?”

“İnsan çöplüğü. Twitter, İnstagram, YouTube ve adını bilmediğim yüzlercesi. Bunlar insanların pisliklerini, aptallıklarını hiç düşünmeden dünya boşluğuna bıraktıkları çöp konteynırları. Ve tahammül edilemeyecek derecede büyüyorlar. Bu çöplüğün içinde parlamak bile saçma. Bu yüzden toplumsal bir yarar yerine bireysel bir fayda yarattım kendime, geziyorum. Yani yaşayabildim demek için ama kendime. Binlerce insana değil. Sen ölürken yaşadım diyebilecek misin?”

“Bilmem… Bunu zaman gösterecek.”

“Zaman,” dedi kendi kendine bir süre sessizce bekledi. Hafif hafif yağan karı seyretti. Hazar, yanlış bir şey demiş hissine kapıldı. Yola bakarken bir yandan da onun ne yaptığına bakıyor, ne düşündüğünü bilmek istiyordu. Elleri direksiyonu tutmaktan terlemişti. Camı araladı ve rüzgâr mevsimin tüm soğuğunu arabanın içine doldurdu. Birkaç saniye sonra camı kapattı ve içerisi eski haline döndü. Kapadokya tabelası göründü.

“Kapadokya eşsiz bir yer. Nasıl oluştu bilir misin? Zamanla,” dedi gülümseyerek. “Hasan ve Erciyes Dağları’ndan çıkan lavlarla. Ama lavlar sadece yumuşattı. Zeminini hazırladı. Asıl meseleyi rüzgârlar, yağmurlar, fırtınalar yarattı. Yani özüne şekli çevre verdi. Abimden bahsetmiştim. Bir gün elinde bir kâğıtla karşımıza geçti. Bir öykü yazdım dinleyin, dedi ve hepimizi koltuğa oturttu. Pür dikkat öyküsünü dinledik ve sonunda beğenip beğenmediğimizi sordu. Gerçekten sarsıcı bir öyküydü. Her gün pazartesiye uyanan bir işçiyi anlatıyordu. Beğendiğimizi söyledik. Aklımıza takılan yerleri sorduk. Sohbetin sonunda oldukça kararlı bir şekilde, ben yazar olacağım, dedi. Çok garip bulmuştum. Bu güne kadar yazar olmak isteyen kimseyi görmemiştim. Ama sesindeki kesinlik bizi ikna etti. Abim o günden sonra tüm yaşamını kitaplara adadı. Günlerce, bazen haftalarca odasından çıkmayıp sadece okuyup yazdı. Ama dergilerde misafir yazar olmaktan öteye gidemedi. Onunsa tek bir amacı vardı, yazarak, okuyarak para kazanmak. Bu İzmir’de pek mümkün değil. İstanbul’a gitmesi gerektiğini biliyordu ama buna asla cesaret edemedi. Evdekilerin artık vazgeç demesi üzerine yarım zamanlı bir işe girdi. Şimdi oranın müdürü oldu. Evet, kitapları, dergilerde yazıları var ama bu işten para kazanıyor mu bilmiyorum.”

“Bunun sebebi İstanbul’a gitmemesi mi?”

“Hayır, cesaretinin olmaması. O fırsatın ayağına geleceğini umdu. Kendini tüm rüzgârlara, tüm yağmurlara kapadı. Hiç ona gitmek için çabalamadı. Bu işler Dostoyevski değilsen zor. Aç dergileri bir oku. Kaç tane kayda değer yazı var? YouTuberlar bile dergilerde. Siktir etsene. Hepsi popüler, tanınmış insanlarla dolu.”

“İkinizden birinin ailenin yanında kalması gerektiğini düşünmüş.”

“Kimsenin kalması gerekmiyordu. Faturalarını kendileri ödeyebilir, ekmeklerini kendileri alabilirler. Bizi kendilerine köle olarak tasarlamaları onların hatası. Biz insanız ve yaşamak istiyoruz. Ama abimde göt yok göt.”

Kayseri’den sonra başlayan yoğun tipi Malatya’da yerini güneşe bıraktı. Miras işlerini halletmek için amcasının yanına gitti. Önce birbirlerini tanımadılar. Sonra şiddetle Hazar’ı kollarına alıp ne kadar büyümüş olduğumu söyledi. Beraber kahvaltı yapıp notere gittiler. Amcası bir gece kalması için ısrar etti.

Herkes pür dikkat televizyon izlerken “Hazar,” diye usulca seslendi amca. “Dicle’den haber alıyor musunuz?” Bu konuda konuşmak istemiyordu. “Biz o defteri kapattık,” diye karşılık verdi. Yenge çayları tazelemek için mutfağa gitti.

O gece Fırat’ın hiç tanımadığı insanların evinde nasıl rahat uyuduğunu düşündü. Tüm gece gözümü kırpmamıştım ama sabaha karşı gözlerim uykuya yenik düştü. Uyandığımda güzel bir kahvaltı sofrası hazırlamışlar Hazar’ın uyanmasını bekliyorlardı.

“Bugün hava çok bozacakmış istersen bir gün daha kal yarın çıkarsın yola.”

“Derse yetişmem gerekiyor. Bugün çıkmalıyım.”

Israr etmediler. Hazar o gün yola koyuldu. Arka koltukta dergi bıraktığı gibi duruyordu. Arabayı sağa çekip dergiye uzandı. Sonra telefonu eline alıp düşündü. Uzun zamandır aramadığı Dicle’yi aramaya karar verdi. Ulaşılamıyordu. Dergiyi kapatıp arka koltuğa fırlattı. Fırat’ın cesaret üzerine söylemleri ve evdeki abisi sürekli aklında dönüp duruyordu.

Malatya’yı geçti. Kayseri’ye yaklaşmak üzereyken bir polis çevirmesi yolun kapalı olduğunu ve geri dönmesi gerektiğini söyledi. Yolun ne zaman açılacağını sordu. Polisler belirsiz bir yanıt verdiler. Döndü. İlk gördüğü dinlenme tesisine girdi. Polislerin geri çevirdiği pek çok kişi de buradaydı. İçlerinden bazıları yolun bir saate açılacağını söylüyordu. Arabadan dergiyi alıp çay eşliğinde inceledi. Ön kapağındaki yazarların çoğu televizyondan tanıdığı, şarkıcı, komedyen ve oyunculardan oluşuyordu. Onların yazdıklarını dikkatle okudu. Bir çay daha söyledi ve dergiyi bitirdi. Etrafına baktığında eski kalabalığı bulamadı. Hemen dergisini alıp arabasına atladı.

Polislerin çevirdiği yere varamadan kamyon ve otobüslerden oluşan sıkı bir trafiğin içinde buldu kendini. İnsanlar otobüslerden inmiş ileriye doğru bakıyorlar ne yapacaklarını düşünüyorlardı. O trafik, arkaya eklenen her arabayla kilometrelerce uzuyor, geri dönüş şansını da imkansızlaştırıyordu. Sıkışmış trafiğin içinde bir saatten fazla bekledi. Kontağı kapatıp yol kenarında işemek için bir yer aradı. Ama bozkırı örten beyazın üzerinde gizleneceği bir yer yoktu. İnsanların bakışlarından uzak bir yer aramaya koyuldu. Kar, tipiye döndü. Hazar, ardına bakmadan uzaklaşıyor bir yandan da yüzünü bıçak gibi kesen soğuktan kendini savunmak için kolunu yüzüne siper ediyordu. Ayağının altındaki zemin kaydı ve birden kendini yerde buldu. Montu, pantolonu kara bulandı. Karın kapattığı zemini ayağıyla yokladı. Kalın bir buz tabakası üzerinde olduğunu anladı. Etrafa ve taşların dizilişine bakarak bir ırmak yatağında olduğunu ayrımsadı. Tipi hızını kesmeden yağmaya devam ederken o, ayaklarının altındaki ırmağı takibe koyuldu. Tuvaletini unutmuş, donmuş ırmağın büyüsüne kapılmıştı. Baharda gürül gürül akan bu ırmağın yılın bu zamanlarında nasıl donup kaldığını düşündü. Denize ulaşacağı ânı sabırla ve heyecanla beklediğini hayal etti. Denize ulaşabilme ihtimaliydi onu çetin şartlarda ayakta tutan. Bir gün mutlaka ulaşabilecek olma ihtimali. Donmuş nehre fısıldadı.

Soğuk yokluklarda yakamıza yapışan şu ateşli hastalığı, şu bilinmeyen ülke özlemini, şu merak bunalımını bilir misin? Sana benzeyen bir yer var, her şeyin güzel, zengin, dingin ve dürüst olduğu, düş gücünün bir Batı Çin’i kurup süslediği, yaşamı ciğerlere çekmenin tat verdiği, mutluluğun sessizlikle birleştiği bir yer. Gidip orada yaşamalı, gidip orada ölmeli işte!”

Cevap bekler gibi dinledi donmuş suyu ama kulaklarına arabaların üst üste binen klakson sesleri ve motorlarının hareket sesi duyuldu. Yolun açılmış olabileceğini düşünüp gülümsedi. Yola doğru hızlı adımlarla ilerlerken tipi eskisi kadar canını yakmıyordu.


Burak Şentürk

221 görüntüleme1 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör