• İshakEdebiyat

Öykü- Burak Dağlar- Kahverengi Cüzdan

Peronda sarı çizginin gerisinde durmam için uyarıda bulunan güvenlik görevlisine teşekkür edip birkaç adım geri çekildim. Trenin gelmesine üç dakika vardı. Arka cebimden cüzdanımı çıkardım. Ucuz romandan uyarlanan bir filme özenip Amerika’dan sipariş ettiğim bu kahverengi cüzdan çok hoşuma gitmişti. İçindekinin önemi yoktu, sadece üzerindeki o şahane yazı için almıştım. “BAD MOTHERFUCKER.”

Tren geldi. Kapı açıldı. Sola kaykılarak çıkanlara yol verdim. İçeriye girip boş olan koltuklardan birinin kenarına oturunca, karşı koltuğa sıska ve çelimsiz adamın biri oturdu. Kafasında koyu yeşil şapka, şapkanın ortasında siyah yuvarlağın içinde kızıl yıldız, baskılı tişörtünün üzerinde ise puro içen kırçıl sakallı adam vardı. Ayaklarına gelince orada bir süre takıldım. Kunduranın önleri yıpranmış, bembeyazdı. Ayaklarını birbirine kavuşturdu. Üzerine sırt çantasını koyup çantasından kitap çıkardı. Kitabın ismini göremiyordum ama şapkasındaki gibi simsiyah kapağın üzerinde kızıl yıldız vardı. İsmine bakmak için biraz öne eğildim, beni fark edince hızlı bir şekilde kitabı çantasına koydu. Dik dik baktı. Bacak bacak üstüne atınca ayağımı sallamaya başladım. Ayağa fırladı, çantasını sırtına geçirdi, kafasını yere eğdi ve vagonun diğer ucuna seğirtti.

Tren durdu. Kapı açıldı. O ilk bakış. Harika. Diz üstü kareli etek. Avakado yeşili gömlek. Üstten iki düğmesi açık. Boynunda dişleri gibi inci kolye. Buğday renginde bir ten. Omuz hizasında solgun kısa sarı saçlar. Burnu, gözleri, kaşları, dudakları, kusursuz mükemmel duruyordu. Az önce benden rahatsız olan adamın yerine oturdu. Belki de rahatsız edip kaldırmasaydım, ben kalkıp gidecektim. Böyle bir güzelliği de kaçırmış olacaktım. Her ne kadar gerçeği fark etsem de güzelliğin yücelikten üstün olduğunu tekrardan hatırlatan bu kadına kızmadan da edemedim. Ne zaman güzelliğiyle beni hayran bırakan birini görsem reddedilemez bir gerçekliğe dönüşüyordu. Tıpkı bir güzelin yaşlandıkça çirkinleşmesi gibi.

Kadının ileride ne kadar çirkinleşeceğinin hiçbir önemi olmadığı için, güzellik veya çirkinlik gibi safsataları düşünerek zaman kaybetmek istemiyordum. Gerçek şu an karşımda parıldıyordu. Bu kadının tanrının armağanı olduğunu kabul etmemek aptallık olurdu. İçeriye girdiğinde yaşlı veya genç kadınların bile ilgisini çektiğine yemin edebilirim.

Geçen sene Moda Sahilinde bir ağacın altında oturuyordum. Yine buna yakın güzellikte kadınla tanışmıştım. Bu tanıştığım kadın esmer, orta boyluydu. Pek tabii kafam dumanlı, sırtımı ağaca yaslamış, gökyüzüne bakıyordum. Hava hafiften kararmaya başlamıştı. O gün okula gitmemiştim. Tek ders vardı. Tüketim Sosyolojisi. Gereksiz bir dersti yani, bütün derslerin sonunda sosyoloji yazardı. Hoca sınıfa girer girmez, tahtaya büyük harflerle “Üretmeden, tüketen insan aptaldır,” diye yazardı. Ellerini kocaman karnının önünde kavuşturur, oburluğun verdiği keyifle, gözlerini sınıfta dolaştırırdı. Göz göze geldiğim zaman hemen aynı şeyi söylerdim. Sinirlenirdi. “Tüketmeden, üreten insan zekidir.” Bunu söylediğimde ne cevap vereceğine şaşırır, hemen dersi anlatmaya girişirdi. Cemil Meriç’in aforizmalarını heyecanla, gözlerini kocaman açarak anlatır. Dikkatini üzerine çekmeyi başarırdı. Benim bile. Sonunda kendi fikirlerini anlatmaya başlayınca sınıf yavaş yavaş boşalırdı. Derse gitmesem de bir şey kaybetmeyeceğimden emin olduğum için dumanlanmaya sahile gelmiştim.

Gökyüzüne bakmayı sürdürürken, kızın omzuma dokunmasıyla uyanıverdim. Öne eğilmiş, ağzında sigara, çakmağım olup olmadığını sormuştu. Nefesini hissediyordum. Galiba o da benim gibi dumanlıydı. Kırmızı dudakları ile biçimli burnu vardı. Kirpiklerinin üstünde dümdüz kaşlarıyla yakın mesafeden çok güzel duruyordu. Gözleri zeytin gibiydi. Güzelliğin beni bulmasında suçum olduğunu inkâr etmemem gerektiğini biliyorum. Ama anlatmamam gerektiğinin de gayet bilincindeydim. Öyle bir kısır döngü içerisindeydim ki, eksiklik veya fazlalığın olduğunu fark etmek çok acı geliyordu.

Çakmağı vermemle yanıma oturması bir oldu. Daha ağzımı açmamıştım ki başladı konuşmaya. Kız anlatırken bir ara dalmışım. Bu çocuğu çok seviyormuş, ne kadar nefret etse de yine de tatlı buluyormuş. Ben de kafamı sallıyor, onaylıyordum. Çocuk politik sebeplerden dolayı birkaç aylığına cezaevine girmiş ama suçsuzmuş. İşçileri savunuyormuş, hem de çocuk işçileri. Kız bunları anlatırken ileri geri sallanan kolunu tuttum.

“Bana neden anlatıyorsun bunları? Hem de tanımadığın birine.”

Ağzına sigara götürdü, yakmamı istedi. Yoğun dumanı dışarı savururken gözlerimin içine bakıyordu.

“Belki senin de anlatacak şeylerin vardır diye düşündüm.”

Üniversite son sınıf öğrencisi olduğumu, okuduğum bölümle yakından uzaktan bir alakam olmadığını, aile baskısı yüzünden istemediğim bölümde okumanın ne kadar rezalet durum olduğunu söylediğimde, gözlerimin içine bakarak kafasını sallamıştı.

“Peki, hangi bölümde okumak istiyordun ki?”

“Halkla İlişkiler.”

“Halkla İlişkiler mi?”

“Evet, Halkla İlişkiler.”

Kaşlarını çatmış, öylece bana bakıyordu. Yalan söylediğimi anlamıştı. Aklıma o an geleni söyledim. Halkla İlişkiler. Sigarasından son dumanı aldı, önünde gazeteye sarılmış şişenin içine attı.

“Hiç Halkla İlişkiler okumak isteyen birine benzemiyorsun.”

“Ne okuyacak birine benziyorum.”

“Mimarlık ve ya Mühendislik olabilir.”

Bence umurunda bile değildi. Sadece umursuyormuş gibi yapıp kendi içini dökmek istiyordu. Tek kullanımlık bir arkadaş olacağımı hissettiğim için karşılık vermek zorundaydım.

“Yok, hayır. Sosyoloji okuyorum.”

“Toplumcusun yani.”

“Yok, alakam olmadığımı söylemiştim.”

“Hadi, hadi yeme beni. Sizin gibileri kabuklarından çıkarmak zordur.”

Bir sigara yaktım. Sonra düşünüyormuş gibi haller takınmaya başladım. Uzakta, kayalığın dibinde çocuğun biri tezgâha çekirdek diziyordu.

“Evet, aslında çekindiğim doğrudur. Ama madem ısrar ediyorsun, konuşalım o zaman.”

Zeytin gibi gözleriyle bana baktığının farkındaydım. Hoşuma gitmedi desem yalan olurdu. Sigaradan birkaç fırt daha çekip, kızın önünde duran şişenin içine attım. Konuşmaya başlamadan önce isminin ne olduğunu sordum. Gülümseyerek Sevgi olduğunu söyledi.

“Sen söylemedin ismini.”

Gerçek ismimi söylememeliydim ama isim bulamıyordum. Aklıma gelmiyordu. Kaşlarını yukarı kaldırarak gözlerimin içine baktı.

“Furkan Muzaffer.”

Kaşlarını çattı. Gülecek ama bir türlü gülemiyordu. Harika diyerek kesip atmıştı sadece. Ben de şaşırmıştım. Furkan neyse de Muzaffer ismini nasıl uydurdum, anlayamadım.

Sevgi de benim gibi bağdaş kurunca yüzünü bana çevirdi. Tam öyle bir kıvama gelmiştim ki, Tüketim Sosyolojisi dersine giren hocanın (adını bilmiyordum.) Cemil Meriç’in aforizmalarından aklıma gelenleri söyleyip keyiflenmek istiyordum ki, Sevgi’nin telefonu çaldı.

“Bir saniye Furkan Muzaffer,” dedi gülümseyerek. Telefona kulak veriyor, dinledikçe sallana sallana ayağa kalkıyordu. Kafasını sallıyor, kayalığın oradaki çocuğa bakıyordu. Konuşması bitince bana döndü, kafası yana düşmüştü.

“Özgür’ü serbest bırakmışlar.”

“Birkaç aylığına girdi demiştin?”

“Gitmem gerekiyor, üzgünüm.”

Yutkunamadım. Bir an çok sinirlendim. İyi bir şekilde konuşup bitirmek istiyordum.

“Peki, öyle olsun.”

Ezilip büzülerek elini uzattı. Teşekkür etti, çok iyi biri olduğumu söyledi ve gitti. Bu kadar, elini uzat, teşekkür et ve git. O günden sonra bir daha güvenemedim ama güzelliğin yücelikten üstün olduğunu tam haliyle kavramıştım. Biri geliyor, biri gidiyordu. O yüzden bütün bunlar olur biterken, hiçbir şey olmamış gibi yaşamak daha mantıklı geliyordu artık.

Metrodaki güzeli görünce geçen sene yaşadıklarımı bir çırpıda unutmuştum. Aynı zamanda giden erkeğin sayesinde güzelliğe kavuşuyordum. Geçen sene cezaevine giren hiç tanıyamadığım Özgür sayesinde Sevgi’yle tanıştım. Tanıştım da ne oldu, o da ayrı bir konu. Çekip gitmişti.

Tren, Ünalan durağına yaklaşmıştı. Kalkacağından o kadar korkuyordum ki, kaybederdim. Peşinden gidemeyeceğimi çok iyi biliyordum. En azından son durakta bir ihtimal şansımı deneyebilirdim. Tren durdu. Bacak bacak üstüne atıp oturmaya devam etti. Kalkmamasına ilişkin bayağı mutlu olduğumu gösteren ifadeyle gülümsedim. Biraz da utancın verdiği kaygıyla trenin diğer ucuna bakmaya başladım. Benden rahatsız olan herif kapının önünde dikilmiş, kapının açılmasını bekliyordu. Ayaklarına baktım. Kesinlikle yeni bir kunduraya ihtiyacı vardı. Açgözlü yaratıkların altında ezilirken, biri kaybediyor, diğeri kazanıyordu. Güçlü olanın kaybettiği, güçsüz olanın kazandığı gibi. Şapkayı eline aldı, arkasına döndü, ters ters baktı ve kapı açılınca gitti.

Kadın ayağa kalkmadan önce, bana bakarak gülümsedi, sonra kapıya yürüdü. Bende peşi sıra ayağa fırlayınca sağ yanına geçtim. Treni kısa süreliğine de olsa sessizlik kaplamıştı, çıt yoktu, tren durmuştu. Birkaç dakika sonra tekrar kalkmıştı. “Sayın yolcularımız...” Kadın anonsu geçerken, göz göze geldik. Konuşmak için can atıyordum ama bir türlü beceremedim. Çocukluğumdan beri hep eksikliğini çektiğim utanç duygusu, benliğimi sarmalamıştı. İnsanların ne yapacağını bu yüzden kestiremiyordum. Fazlasıyla eksikti hem de. Bu güzele bunu hissettirmemek için, sanki tanışıyormuşuz gibi tavırlar takınarak “Merhaba” dedim. Usulca, büyük bir ciddiyetle.

“Merhaba şekerim.”

Gülümseyerek karşılık vermişti. Konuşacaktım ki Allah’ın belası kapı açıldı. Dikkati dağılmıştı. Koridora doğru yürümeye başladık, yürüyen merdivenlere gelince, önüme geçti. Merdivenden yukarı çıkıyorduk. Omzuna dokundum. Arkasına döndü. İsminin ne olduğunu sordum.

“Maya.”

“Maya mı?”

“Evet, Maya.”

Turnikeyi geçince tekrar sağ yanına geçtim. Bir şeyler söylemek için yanıp tutuşuyordum. Kısa bir bakış attıktan sonra yanıldığımı fark edince bir şeyler söylemekten kaçındım. Bir tuhaflık vardı üzerinde. Elbise veya yürüyüşü olsun, bir farklılık vardı. Baştan aşağı süzünce, yüzüne baktım. Gülümseyerek kafasını yana çevirdi. Yürüyen merdiveni bitirdiğimizde, birkaç dakika konuşabilir miyiz? diye sordum.

“Tabii şekerim, konuşabiliriz.”

Emin olmasam da bir gariplik vardı. Az ileride ayaklı kül tablasının oraya yürüdük. Sigara uzattım. Yakınca, kendimi de bir sigara çekip yaktım. Gülümsüyor, konuşmamı bekliyordu. Burnundan süzülen dumanı görünce yutkundum ve konuşmaya başladım. Kısa. Öz.

“Ben seni.”

Cümlenin devamını getiremeden, hemen atıldı.

“Ne?”

“Şey işte.”

“Ney işte.”

Anladığını biliyordum ama benden duymak istiyordu. Neden benden duymak istediğini anlamamıştım. Sigarayı tuttuğu kolunun dirseğini diğer eliyle destekleyerek, gözlerimin içine dikkatli bir şekilde baktı.

“Neyse artık.”

Bu sefer o burnumdan süzülen dumana bakıyordu. Yumuşamaya başlamıştı, kendini bırakıverdi.

“Aman şekerim, işte ben senin bildiğin kadınlardan değilim.”

Güzelliğiyle etkileyen bu kadın, pek çabuk pes etmişti. Galiba sıkıldı. Yüceliğin güzelliğin altında ezildiğini hissedince sinirlenmeden edemedim. Anlıyordum fakat kabullenemiyordum bir türlü. Yapacak bir şeyim olmadığı için kabullenmemem bir şey ifade etmiyordu. Kolundaki altın saatine baktı. Çantasından bir kartvizit uzattı.

“Randevuya yetişmem gerekiyor, şekerim. Sen beni ara, olur mu?” dedi ve yanağıma bir öpücük kondurdu. Yaramaz küçük çocuklar gibi kızarmıştım. Dumanı yüzüme üflerken, sigarayı küllüğe bastırdı. Elini uzatarak, “Tanıştığıma memnun oldum. Aramayı sakın unutma,” dedikten sonra hızlı bir şekilde yürümeye başladı. Kartvizite bakmadan önce bir süre apartman topuklarıyla, vura vura gidişini seyrettim. Kartvizitin ön tarafında isim ve numara yazıyordu. Buruşturup yere attım. Bunun üzerine soğuk su satan çocuğun sesiyle kendime geldim. Pet şişeyi önce ensemde tuttuktan sonra bir dikişte bitirdim. Biraz ilerlemiştim ki geri döndüm, kartviziti yerden alıp, düzelttikten sonra, arka cebimden çıkardığım cüzdana koydum. Cüzdan elimde, moda sahiline yöneldim.


Burak Dağlar

75 görüntüleme