• İshakEdebiyat

Öykü- Burcu Demirbaş- Eskimeyen Acı

Şebnem sahilde denizin kenarına oturmuş, elleriyle ayaklarının üzerine kum tepecikleri yığıyordu. Dalgalar usul usul kıyıya çarpıyor, güneşin yansımalarını ferahlatıyordu. Kumlarla oynarken eline çarpan bir iki taşı alıp incelemeye başladı. Deniz camları… Böyle mi deniyordu? Güneşe doğru kaldırıp ışıkla beraber değişen renkleri seyretti.

“Anneee, anneee…”

Oğlunun sesini duyar gibiydi. Dalgaların en dibinden gelen boğuk bir bağırış. Bir kalp sancısı. Bir nefes sıkışması. Bir buz kesme ânı. Bulduğu deniz camlarını dalgalara fırlattı. Ellerini birbirine çarpıp kumları temizledi, ayağa kalktı, parmak arası terliklerini aceleyle ayağına geçirdi. Durdu ve ufka baktı tekrar. Hafifçe ürperdi.

“İlk gelişiniz mi?”

Duyduğu ani soru ile irkildi. Yanına gelmiş olan adamı fark edip birkaç adım geri gitti. Adam kibarca gülümsedi.

“Pardon sizi korkuttum.”

Şebnem başını salladı. Önemli değil dercesine yere bakıp gülümsedi.

“Yok. Yıllardır geliriz.” Durakladı. “Ama ilk kez yalnız geliyorum.”

“Benim ilk gelişim.” Adam gözlerini Şebnem’den çekmiyordu.

“Nasıl buldunuz?”

“Güzel.”

“Eskiden çok daha güzeldi.” Bakışları soğudu. Gözlerini adamdan kaçırıp sağ ayağıyla kumda daireler çizmeye başladı.

“Öyle mi?”

“Bilmiyorum.” Acı bir gülücük yerleşti Şebnem’in dudaklarına. “O zamanlar her şey çok güzel gelirdi.”

Adam elini uzattı. “Murat ben.”

“Şebnem.”

***

Şebnem aceleyle bavulları kapının önüne yığdı. Kocası ve oğlu otelden çıkış yapmadan önce kahvaltı sonrası son bir kez havuza girmek istemişlerdi.

“Ne gerek vardı şimdi,” diye söylendi Şebnem. “Her şeyi hazır etmişken şimdi tekrar duşla, giyinmeyle uğraş. Islak mayolar yanımızda ayrı dert.”

Dışından söylenirken içinden de o hep yaşadığı rahatsızlığı duyuyordu. Hiçbir zaman tam olarak kendini salıp rahat olamama hâli geriyordu onu. Küçük gereklilikler ve ayrıntılar içinde sıkışıp kalmış olmak canını sıkıyor, ama bunu aşamadığı zamanlarda da etrafında çatıp söyleneceği birilerini bulmak onu rahatlatıyordu. Bir hışımla oda kartını alıp kapıyı çarparak çıktı.

Asansör kapısı lobiye açıldığında insanların havuza doğru yöneldiğini, hatta koştuklarını fark etti. “Yok canım…” Bir telaş dalgası geldi üzerine. Başı buz kesti. Korktuğunda hep böyle olurdu. Kalp atışlarını kulaklarında hissederken o da aceleyle havuza yöneldi. İnsanlar bağırıyor, cankurtaran eğilmiş bir çocuğa kalp masajı yapıyordu. Onların tam yanı başında ayakta dikilmiş, ellerini başının üzerine kenetlemiş kocasını gördü. Allak bullak olmuş bir dehşet ifadesi vardı suratında. İnsanları iterek onların yanına gitti. Oğlunu yerde gözleri kapalı bir biçimde yatarken gördü. Küçük bedeninin üzerinde cankurtaranın masaj yapan elleri. Ağzında atamadığı bir çığlık. Bir anda her yer karanlık oldu.

***

“Şebnem Hanım, artık ilaçlarınızı kesmeyi düşünüyorum. Bu uzun süreçte olumlu aşamalar kaydettik. Bundan sonra haftalık görüşmelerimiz ile yola devam edeceğiz. Yas sürecinizi tamamladınız.”

Şebnem psikiyatristinin gözlerine baktı uzun uzun. Ağzından tek kelime çıkmadan. Birbirine kenetlediği parmaklarını açıp evlilik yüzüğüyle oynamaya başladı.

“Öyle mi dersiniz?”

“Kesinlikle öyle Şebnem Hanım. Ben size güveniyorum. Bundan sonraki süreçte de aynı iyileşme hızıyla devam edeceğinize eminim.”

Şebnem yüzüğünü çıkarıp taktı. Tekrar çıkardı. Sağ avucuna aldı.

“İlaçları kesmemiz şart mı?”

***

Sabah kalk, kahvaltı yap, işe git, eve dön, yemek hazırla, ye, yat. Ertesi gün tekrar. Öbür gün tekrar. Oğlunu kaybettiğinden beri geçen günlerin, hatta yılların farkında olmadan yaşıyordu Şebnem. Buna yaşamak denirse. Bir görevi tamamlar gibi bitirilip yeniden başlanan rutinler. Kocasıyla zoraki yapılan konuşmalar. Aynı evin içinde olmalarına rağmen ayrılmış yaşamlar. Yatağını da ayırmıştı Şebnem. Kocasının teni yanlışlıkla azıcık bile ona değse midesi bulanıyordu. Öfkeleniyordu.

“Şebnem… Özledim seni.”

Bunu duyar duymaz kasları gerildi Şebnem’in. Kocasının sesine bile tahammülü kalmamıştı.

“Nasıl özledin? Sürekli buradayım. Her an evin içinde birlikteyiz.”

“Ne demek istediğimi gayet iyi biliyorsun. Aynı evin içindeyiz de ne oluyor. Birbirimizle bir alakamız mı var? Konuşmuyoruz bile çoğu zaman.”

“Bu kadar. Daha fazlasını henüz kaldıramıyorum. Anla beni.”

“Bu şekilde ne kadar devam edebilirim bilmiyorum Şebnem. İnan bilmiyorum.”

Kocası artık onun odası olan misafir odasına geçip kapıyı kapatmıştı.

Şebnem’in öfkesi dalga dalga azaldıkça fark etti ki aslında korkuyordu aynı zamanda da. Artık suçlamıyordu onu. Biliyordu. Yapabilse kocası hayatını verirdi, oğlu yerine kendi hayatını feda ederdi. Oğlundan sonra kocasının da hayatından çıkıp gitme ihtimali kalbini sıkıştırdı. Hayır, bir ayrılığı daha kaldıramazdı. Gitti, misafir odasının kapısını tıklattı. Ses gelmedi. Yavaşça kapıyı açtı. Kocasının yatağa uzanmış, tavana baktığını gördü. Gitti yanına uzandı. Kocası kollarıyla Şebnem’i sarıp kendine çekti. Şebnem başını kocasının göğsüne bastırdı ve sessiz hıçkırıklarla ağlamaya başladı. Kocası Şebnem’ in saçlarını okşayıp başını öptü.

“Biliyorum bebeğim, biliyorum.”

***

Terapistin önerisini anlayamamıştı.

“Bunun bize nasıl bir faydası olabilir ki? Oyun mu oynuyoruz?”

“Şebnem Hanım, uzun çalışmalardan sonra yas sürecini tamamladık. Fakat sizin hâlâ aynı döngüde takılı kalmış olmanız, kocanızı sürekli reddetmeniz, bir neticelendirme ihtiyacından kaynaklanıyor. Oğlunuzu kaybetmiş olmanızın etkilerini artık kafanızda bir yere oturtup bunu sonlandırmanız gerekli. Ne zaman ki bir neticeye ulaşacaksınız, siz ancak o zaman özgür olup tekrar hayatınıza devam edebileceksiniz. Yoksa bu döngüden çıkmanızı mümkün görmüyorum. Bu yeni aşamaya geçmemiz şart.”

Şebnem dönüp kocasına baktı. Gözlerinde soru işaretleri. Kocası uzanıp elini tuttu. Sıkıca kavradı. Şebnem her zaman yaptığının aksine bu sefer elini çekmedi. Terapiste döndü.

“Tekrar oraya nasıl giderim? Yapabilir miyim?”

“Gitmeniz gerekiyor Şebnem Hanım. Gidin, yüzleşin ve özgürleşin.”

***

Şebnem o lanet otele tekrar giriş yaptıklarına inanamıyordu. Oğluyla beraber bir aile olarak geldikleri son seferde kaldıkları odanın bir üst katında, yan yana iki ayrı odada kalıyorlardı bu sefer. Terapist öyle demişti. Ayrı odalar.

“Birbirini tanımayan iki yabancı olacaksınız.”

Şebnem bir iç çekip başını iki yana salladı. Küçük bavulunda getirdiği bir iki parça eşyayı odadaki dolaba hızlıca yerleştirip kendini sahile attı. Asansörden inip lobiyi geçti, havuza bakmamaya çalışarak sahile çıktı. Havuzun yanından geçerken atlayan çocukların çıkardığı su sesleri kulağında yankılandı. Başka bir şey duymaz oldu.

“Yapabilirim, yapabilirim…”

Tırnaklarını avuçlarına geçirip sahile vardığında soluğu kesilmişti. Deniz kenarına oturdu. Kumlarla oynamaya başladı. Islak kumları üst üste yığıp kaleye benzeyen bir tepecik yaptı.

“Anne bu nedir?”

Oğlu olsa böyle söyler, hemen kaleyi düzeltmeye başlardı. Gülümsedi Şebnem. Dondu. Suçluluk duydu. Uzun zamandır ilk defa oğlunu hatırlayınca gülümsediğini fark etti. Oğlunun sesi kulaklarında, kalbini bir sıcaklık kapladı. Olamamış kumdan kaleyi bozdu.

Şebnem sahilde denizin kenarında oturmaya devam etti. Elleriyle ayaklarının üzerine kum tepecikleri yığıyordu. Dalgalar usul usul kıyıya çarpıyorlar, güneşin yansımalarını ferahlatıyorlardı. Deniz camları…

“Anneee, anneee…”

Oğlunun sesi. Dalgaların en dibinden gibi gelen bir boğuk bağırış. Bir kalp sancısı. Bir nefes sıkışması. Bir buz kesme anı. Deniz camlarını dalgalara fırlattı. Ellerini birbirine çarpıp kumları temizledi, ayağa kalktı, parmak arası terliklerini aceleyle ayağına geçirdi. Durdu ve ufka baktı tekrar. Hafifçe ürperdi.

“İlk gelişiniz mi?”

Duyduğu ani soru ile irkildi. Yanına gelmiş olan kocasını fark edip birkaç adım geri gitti. Kocası kibarca gülümsedi.

“Pardon sizi korkuttum.”

Oyun başlamıştı. “Birbirinizi tanımıyorsunuz. İlk defa karşılaşacaksınız. Orada tanışacaksınız. Yeniden. Acıları, o eskimeyen büyük acıyı oraya birlikte gömüp yol alacaksınız. Oğlunuzla orada tekrar vedalaşıp birbirinize tutunacak, geleceğe adımlarınızı atacaksınız. Bu acıyı artık eskitip neticelendireceksiniz. Hayat acı da olsa, zor da olsa devam ediyor. Siz de devam ettireceksiniz.” Böyle demişti terapistleri. “Devam etmelisiniz.”

Şebnem başını salladı. Önemli değil dercesine yere bakıp gülümsedi.

“Yok. Yıllardır geliriz.” Durakladı. “Ama ilk kez yalnız geliyorum.”

“Benim ilk gelişim.” Kocası gözlerini Şebnem’den çekmiyordu.

“Nasıl buldunuz?”

“Güzel.”

“Eskiden çok daha güzeldi.” Gözlerini kocasından kaçırıp sağ ayağıyla kumda daireler çizmeye başladı.

“Öyle mi?”

“Bilmiyorum.” Acı bir gülücük yerleşti Şebnem’in dudaklarına. “O zamanlar her şey çok güzel gelirdi.”

Kocası elini uzattı. “Murat ben.”

“Şebnem.”

“Çok memnun oldum Şebnem.”

Kocasının o tanıdık sıcaklığı elinden tüm bedenine yayıldı Şebnem’in. Dayanamadı. Tutamadı kendini. Onu kendine çekip sımsıkı sarıldı. Kocası da ona sımsıkı sarılmış, saçlarını öpüyordu.

“Murat… Üzgünüm. Seni çok yalnız bıraktım. Özür dilerim. Çok özür dilerim.”

“Buradayım bebeğim. Buradayım. Seni seviyorum. Yeniden başlayacağız.”

Şebnem’in gözlerinden yaşlar süzüldü.

“Ben de seni seviyorum Murat. Hem de çok.”

Dalgalar orada, o sahilde bir sürü değişik renkte deniz camları yığmaya devam etti kıyıya. Uzaktan bakanlar birbirine sımsıkı sarılmış bir çifti seyrettiler uzunca bir süre. Güneş batıp hava kararana dek.


Burcu Demirbaş

134 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör