• İshakEdebiyat

Öykü- Cabir Özyıldız- Çemberin Ortasındaki Çocuk

I

Timuçin’i çocuk parkının orada vurdular. Sırtı duvara dayalı, marlborosunu altın kaplama çakmağıyla yakmaya çalışırken. Üstünde çiğ yeşil ipek gömlek, hardal rengi kumaş pantolon, ayağında ise beyaz, yumurta topuk kunduraları vardı. Önce bordo bir şahin göründü. Sonra da tek el pompalı sesi. Otomobil gittiğinde Timuçin yerde dişlerini kenetlemiş, eliyle bacağına bastırıyordu.

Mahalleli pompalının sesiyle dükkânlardan, evlerden, kahvelerden parkın oraya döküldü. Kimisi, Timuçin’i o halde görünce yüzgeri etti, kimisi de, Allah lillah aşkına, deyip çar çaput ne buldularsa bacağına...

Hastane uzak, cankurtaran geç kalabilir, kan ise durmak nedir bilmiyordu. Çok düşünmediler. Karga tulumba kaldırıp, hop, Patavatsız’ın taksiye. Yanına da işsizlerden biri.

Korna, selektör, korna…

Pompalıdan çıkan saçmalar bacağındaki ana damarı parçalayınca, haliyle kan durmamacasına akıyordu. Şoförün de eli ayağına dolandı. Timuçin’in kavruk suratı önce limon sarısına, ardından da kireç beyazına döndü, taksi yavaşladı. Patavatsız kornaya basmaz oldu. Timuçin’in hardal renkli pantolonu, beyaz kundurası, koltuk, paspas kan revan olunca, Patavatsız söylendi.

“Arabanın da amına koydu, iyi mi?”

Sonrası teferruat. Morguydu, polisiydi, kaldırıp indirmesiydi…

Polis çok sordu, soruşturdu. Gören, bilen çıkmadı. Onca sorgu, sual hatta ve hatta tehdit, yok, polis hiçbir şey ütemedi. Vuranlar, bilinmeyenler olarak dilden dile dolandı.

Cenaze kaldırılırken dört erkek kardeş suspus, tek bacı canhıraştı. Erkekler, ağlayan, çığrışan, saçlarını yolan bacıyı da susturdular. Onlara göre ağıt zamanı değildi. Başları önde eve döndüler.

Eve döndükten sonra şapkalarını önlerine koydular. Tespihlerini ağır ağır çekip sigara dumanlarını keder ve hınçla üflediler. Kim kim olabilir, diye kafa yordular. Doluya koydular ki, o zaten doluydu. Boşsa bir anlam ifade etmedi. Bu arada laf getiren, götüren, oradan buraya sürüyenler oldu. Çok bilmişler, fesatlar, fırsatçılar zibil gibiydi. Geldiler gittiler, ölçtüler biçtiler ama önünü ardını düşünmediler. Sonunda da işaret parmaklarını ok yapıp, gözlerini tek bir kişiye sabitlediler. Diyesilermiş ki, “O saatte Timuçin’in orada olacağını bir tek kişi bilirdi. Ki, Timuçin kolay kolay üstü boş ve de ardını yöresini yoklamadan ortalığa çıkmazdı. Bu da demek oluyor ki?”

Hedefi belirlediler. Dört kardeş hep birden ya sabır çekip yemeğin soğumasını beklediler.

II

Kerem, on dördünde. Mobilyacıda çırak. Dedesinin en büyük erkek torunu. İşi bırak, dedi babası. Bıraktı. Aldı, uzak bahçelere götürdü. Verdi eline makineyi, uzağına da boş bir bira şişesi. “Sık,” dedi oğluna. Babası öyle söyleyince henüz kararmaya başlamış bıyıkları, geniş alnı, hatta kıçının çatalı bile terledi Kerem’in. Hedefi tutturana kadar sıktı. Hedefi tutturunca da babası omzuna bir iki pat pat... Eve döndüler.

Bir hafta boyunca gittiler o uzak bahçelere. Babası hedefi tutturacağından emin olunca da meclisi topladılar.

Hedef belirlenip zamanı da gelince, Kerem’i çemberin ortasına oturttular. Kan, dediler, kan ve şeref. Yerde kalmaz, deyip kalbi kuş kadar Kerem’i gösterdiler. O vakit oda tespih şakırtısı, sigara dumanı, çatık kaş ve de simsiyah cümlelerle doldu. Karar verildi. Kerem kararı aldı, kuş kadar kalbinin üstüne bastırdı. Fakat acele etmesindi. Her şeyin bir zamanı vardı ve bekleyecekti. Karar merci böyle buyurdu.

Odadan çıktığında anasıyla göz göze geldi. Kadın bulutlara girip çıkan kirpiklerini çaresizce kırpıştırıp boynunu kadere eğdi. Kerem yürüdü gitti.

Amcaları kararı okunduktan sonra, “Aman ha hüs,” demişlerdi, “kimselere bir şey deme. Sırdır bu, sırrımızı kimseye açık etme.” Demezdi, demezdi ya, demeseydi boynundaki şahdamarı çatlayacaktı. Kan gardaşı Hüseyin’in kulağına böyle böyle deyince, Hüseyin de, “Lan gardaş, amcan zaten karı pazarlamıyor muydu? E işte su testisi su yolunda… Hem nerden belli ki amcanı Selim’in gammazladığı? Bilinmeyen şahısların da gelip bacağına sıktığı…”

Kerem Hüseyin’i dinledi dinledi dinledi... Haklı mıydı ki şimdi bu? Kararsızlığının çukuruna düştü ilkin. Sonra da ikircimliğin sinsi rüzgârı saçlarını, yüzünü, ardından da sağ elinin tetik parmağını dolandı. Peki ya dedesi, babası, amcaları. Söyleyecekleri, yüzüne tükürecekleri. Kanımızı… Yerde mi… Hepimizin mi başını öne eğe… Düşünmek bataklıktı. Düşünmedi, evin yolunu tuttu.

“Az ye,” dedi babası, “çok yersen eline ayağına tetik olamazsın.” Sonra da damı işaret etti. Küçük amcasının güvercin dolabının önünde sürdü mermiyi namluya. Beline namlunun soğukluğu değince üşüdü Kerem. Babası zehirli sözlerle kundakladı oğlunu, alnından öptü. “Aslanım,” deyip sırtını pışpışladı. Tırnaktan başa ısındı Kerem.

Kerem’in eli, yüzü, beli ateşti. Önce Kürt mahallesini dolandı. Ardından halı sahanın önünden geçip altılı ganyana bakan sokağın duldasına sığındı. Her şey bir anda oldu. Babasının tembihlediği gibi. Selim’in göğsüne iki mermi, iki onmaz sızı bıraktı. Hesapta olmayıp da çıplak elle Kerem’in peşine koşan abisi Köro’ya da üç el. Kerem eve yollandı. Ateş düştüğü yerde kaldı.

Halası uzun bir zafer zılgıtı çekti. Dedesi ellerini göğe uzattı. Anası kapı eşiğinden baktı oğluna, kirpiklerindeki bulutlar yağmura durdu.

III

Irmak kenarındaki türbenin oradalar. Sakız ağacının altında, sotada. Ay bulutlara bir giriyor, bir çıkıyor. Gece sessiz, ırmağın kıyısı tenha. Bordo renkli şahin yol kenarında. Karanlık bakışlı olanının elinde kor olmuş bir cıgaralık. Elindekini, yanağı verevinden derince kesilmiş olana uzatıyor.

“Soğutma, çek hadi.”

Aldılar, verdiler, ciğerleri kesilene kadar çektiler. Yetmemiş olacak ki cenazeyi kaldırıp yeni bir üçlüye giriştiler. Karanlık bakışlısı kubarı tütünün üstüne kırarken, façalı olan sessizliğe sipsivri bir bıçak soktu.

“Tefeci Selim’le abisi Köro’yu indirmişler.”

Diğeri, içmekten kanlanmış gözlerini arkadaşına dikip sustu. Üzülmüş müydü, umursamış mıydı belli değildi. “Kimler?” diye sormadı. Yalnız, zıvanayı üçlünün kıçına takarken kanlı gözlerini göğe çevirip, “Rahmet eylerse de eylemese de…”

İkincinin yarısına geldiklerinde bakışı karanlık olan, üçlüyü diğerine paslayıp yaslandığı sakız ağacından doğruldu. Irmak kenarına inip sidiğinin suda çıkarttığı şırıltıyı dinledi. Fermuarını çekerken de az önce konuştuklarını hatırladı. “Sahi kim, niye vurmuştu bu dürzüleri?” İçinden bu soruyu sordu fakat cevabına uzun boylu kafa yormadı.

Geriye döndüğünde arkadaşını otların üstüne boylu boyunca uzanmış, bulutların arasından çıkan ayı izlerken buldu. “Az öte kay hele,” deyip yamacına uzandı. Az önce pasladığını alıp dudaklarına götürdü. Tillahına kadar çekti, gerisin geri façalıya uzattı.

“Öldür öldür, ben tamamım,” deyip aya daldı gitti.

Her ‘tamam’ olduğunda karanlık bakışları gider, yerine aydınlık, çocuk neşesini andırır bir pırıltı yerleşir, içi kıpır kıpır olurdu. Sonra nerden estiyse, kız yeğenine dolanan Timuçin’i hatırladı. Gözlerinin pırıltısı kırp diye kesildi. Gözünü aydan taraf kaçırıp kapısına yeşil çaputlar bağlanmış türbeyi süzdü. Sonra da dirseğinin üzerine doğruldu

“Yalnız, o gün dümbük Timuçin’e iyi tesadüf ettik ha,” deyip kendini yeniden otların üzerine bıraktı.


Cabir Özyıldız

142 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör