• İshakEdebiyat

Öykü- Carson McCullers- Safi

Kendime ait bir odam varmış gibi hissederdim hep. Safi o odada benimle uyurdu ama hiçbir şeye karışmazdı. Oda benimdi, ben de istediğim gibi kullanıyordum. Bir keresinde testereyle zemine bir kapan deliği açtığımı hatırlıyorum. Önceki yıl, liseli toy bir delikanlıyken dergilerden kestiğim model fotoğraflarını duvara asmıştım, hatta birinin üzerinde sadece iç çamaşırları vardı. Annem bana hiç karışmazdı çünkü küçük kardeşlerimle ilgilenmek zorundaydı. Safi ise yaptığım her şeyin muhteşem olduğunu düşünürdü.

Ne zaman arkadaşlarımdan birini eve getirsem, Safi’ye bir bakış atmam yeterdi. O sırada ne ile meşgul olursa olsun derhal kalkar, belki bana yarım ağız gülümser, hiçbir şey demeden odadan çıkardı. O kendi arkadaşlarını hiç getirmezdi. On iki yaşındaydı, benden dört yaş küçük, o yaştaki çocukların eşyalarımı karıştırmalarını istemediğimi daha ben söylemeden bilirdi.

Bazen Safi’nin kardeşim olmadığını unuturdum. Kuzenimdi ama onu sanki hep bizimle birlikteymiş gibi hatırlıyordum. Yani şöyle, annesiyle babası o daha bebekken bir gemi kazasında ölmüşlerdi. Safi, kız kardeşlerimle benim için kendi kardeşimiz gibiydi.

Safi söylediğim her şeyi hep hatırlar, aynı zamanda da inanırdı. Lakabını da böylece aldı. Birkaç yıl önce, ona, bir keresinde, şemsiyeyle bizim garajın üstünden atlarsa, şemsiyenin paraşüt gibi açılacağını, onun da yere çakılmayacağını söylemiştim. Dediğimi yaptı. Dizini incitti. Bu sadece bir tanesi. İşin acayip tarafı, kaç kere işletilirse işletilsin, bana hep inanırdı. Başka konularda da aptal olduğundan değil-bana karşı davranışı böyleydi. Yaptığım her şeyi izler, sessizce kabul ederdi.

Bu hayatta öğrendiğim bir şey var. Ama beni suçlu hissettiriyor, içinden çıkması da zor. Biri size karşı büyük bir hayranlık besliyorsa onu küçümsüyor, hatta aldırış etmiyorsunuz. Ama bir insan sizin farkınızda bile değilse, o kişiye karşı hayranlık duymaya meyilli oluyorsunuz. Bunun ayırdına varmak kolay değil. Maybelle Watts, lisedeki o son sınıf öğrencisi, ortalıkta Saba Melikesiymiş gibi dolaşır, hatta beni aşağılardı. Ben ise o sırada, onun dikkatini çekebilmek için her şeyi yapmaya hazırdım. Gece gündüz, neredeyse aklımı oynatacak kadar düşündüğüm tek şey, Maybelle idi. Safi küçük bir çocukken, yani on iki yaşına gelene kadar, sanırım ona Maybelle’in bana yaptığı gibi kötü davrandım.

Tabii şimdi Safi çok değiştiği için, onu eskiden olduğu haliyle hatırlamak biraz zor. Birdenbire bir felaket olacağını, ikimizin de bu kadar değişeceğimizi hayal bile edemezdim. Olanları kafamda oturtabilmek için Safi’yi eskiden olduğu haliyle hatırlayıp şimdikiyle karşılaştıracağım, böylece sorunlarımızı çözmek isteyeceğim hiç aklıma gelmezdi. Daha önce önümü görmüş olsaydım, belki başka türlü davranırdım.

Safi’ye çok fazla dikkat etmez, onunla ilgili hiçbir şeyi önemsemezdim. Aynı odada o kadar uzun süre birlikte kaldığımızı düşünürsek, çok az şeyi hatırlıyor olmam tuhaf. Yalnız olduğunu hissettiği zamanlarda kendi kendine çok konuşurdu- hep kendiyle ilgili şeyler, gangsterlerle savaşırdı, çiftliklerde kovboyluk yapardı, oğlan çocuklarının işleri işte. Banyoya girer, bir saate yakın kalırdı. Bazen sesi yükselir, heyecanlanır, onu bütün evden duyardınız. Ama genel olarak, çok sessizdi. Mahallede takıldığı pek kimse yoktu, yüzünde hep bir maç izleyen, diğerlerinin gel sen de oyna demelerini bekleyen bir çocuğun bakışı vardı. Benim eskittiğim kazakları, montları giymekten hiç yüksünmezdi, hatta kazakların kolları çok sünmüş olsa da montları giydiğinde bilekleri bir kızınki kadar ince ve beyaz görünse de aldırış etmezdi. Onu böyle hatırlıyorum, her yıl biraz daha büyürken yine de hep aynı kalan haliyle. Bütün o sorunlar başladığında, yani birkaç ay öncesine kadar Safi böyleydi işte.

Olanlara Maybelle de bir şekilde dahil oldu. Bu yüzden sanırım anlatmaya onunla başlamam gerekiyor. Maybelle ile karşılaşıncaya kadar, kızlarla pek işim olmamıştı. Geçen sonbaharda, Temel Bilimler dersinde yanı başımdaki bir sıraya oturmuştu. Bu sayede dikkatimi çekmeye başladı. Saçları hayatımda gördüğüm en parlak sarıydı. Zaman zaman yapışkan bir şeyle bukleli bir şekle sokardı. Manikürlü tırnakları sivri ve parlak kırmızı boyalıydı. Ders boyunca, benden yana bakacağını hissettiğim zamanlar ya da öğretmenin bana seslendiği anlar dışında, hep onu seyrederdim. Öncelikle, gözlerimi ellerinden alamazdım. Elleri çok küçük ve beyazdı, tırnaklarındaki şu kırmızı şey hariç tabii. Kitabın sayfalarını çevireceği zaman başparmağını yalarken küçük parmağını uzatır, sayfayı çok yavaşça çevirirdi. Maybelle’i anlatmak çok zor. Bütün oğlanlar, hepimiz onun için çıldırıyorduk ama o benim farkımda bile değildi. Bir kere, benden neredeyse iki yaş büyüktü. Teneffüslerde, koridorda, onun çok yakınından geçmeye uğraşırdım. Ama o bana hemen hemen hiç selam vermezdi. Yapabildiğim tek şey, sınıfta oturup onu seyretmekti. Bazen sınıfta herkesin kalp atışlarımı duyduğunu sanır, çılgınca bağırmak ya da gizlice sıvışmak; arkama bakmadan kaçmak isterdim.

Geceleri yatakta Maybelle’i hayal ederdim. Bu durum beni sık sık uykumdan ederdi, saat bire, ikiye kadar uyuyamazdım. Bazen Safi uyanır, neden yerimde olmadığımı sorar, ben de ona çenesini kapatmasını söylerdim. Kabul ediyorum, çoğu zaman ona alçakça davrandım. Sanırım, Maybelle’in bana yaptığı gibi ben de başka birini görmezden gelmek istedim. Duygularının incindiğini Safi’nin yüzüne bakarak her zaman anlayabilirdiniz. Söylediğim bütün o çirkin sözlerin hepsini birden hatırlayamıyorum, çünkü onları söylerken bile aklım hep Maybelle’de idi.

Bu durum yaklaşık üç ay devam etti. Ama sonra, nasıl olduysa, Maybelle değişmeye başladı. Teneffüslerde, koridorda benimle konuşuyordu, her sabah ödevleri benden kopya çekiyordu. Bir defasında, bir öğle arasında, onunla spor salonunda dans ettik. Başka bir öğle arasında bütün cesaretimi toplayıp elimde bir paket sigarayla evinin civarına gittim. Kızlar katında, bazen de okul dışında sigara içtiğini biliyordum. Ona şekerleme almak istemedim çünkü bu ölçüyü kaçırmak olurdu. Maybelle bana karşı çok iyiydi, bana öyle geliyordu ki, artık her şey değişiyordu.

Bütün sıkıntıların başladığı o gece, odama geç saatlerde girmiştim. Safi çoktan uyumuştu. Çok mutluydum. Rahat bir şekilde uzanmak için yatağı açtım. Uzunca bir süre Maybelle’i düşünerek uyanık halde yattım. Sonra rüyamda onu gördüm, sanırım öptüm de. Birden uyanıp karanlığı fark edince şaşırdım. Hareketsiz uzanmaya devam ettim. Kısa bir süre sonra kendime gelince nerede olduğumu anladım. Bütün ev sessizlik içindeydi. Çok karanlık bir geceydi.

Safi’nin sesi bende şok etkisi yaptı.

“Pete?”

Hiç cevap vermedim, hareket bile etmedim.

“Kardeşinmişim gibi seviyorsun beni, öyle değil mi Pete?”

Şokun etkisinden kurtulamamıştım. Bana önceki değil de o an gerçek bir rüyaymış gibi geliyordu.

“Beni her zaman kendi kardeşin gibi sevdin, değil mi?”

“Tabii” dedim.

Sonra birkaç dakikalığına kalktım ayağa. Oda soğuktu, tekrar yatağa döndüğüme mutlu oldum. Safi sırtıma yapıştı. Az biraz sıcaktı, omzumda ılık nefesini hissediyordum.

“Ne yaparsan yap beni sevdiğini hep biliyordum.”

Tamamen uyanıktım artık, aklım tuhaf bir şekilde karışmıştı. Maybelle ve olanlar sebebiyle mutluydum- ama aynı zamanda Safi; bütün bu sözleri söylerken sesi bazı şeyleri fark etmeme sebep olmuştu. Neyse işte, sanırım; insan, mutlu olduğunda, başkalarını, canının sıkkın olduğu anlara nazaran daha iyi anlıyor. Öyle ki, sanki o ana kadar Safi’yi gerçek manada hiç düşünmemiş gibiydim. Kendimi ona hep alçakça davranmış gibi hissediyordum. Birkaç hafta önce bir gece, karanlıkta, ağladığını duymuştum. Bir çocuğa ait oyuncak tabancayı kaybettiğini söyledi, bu durumu birine açıklamaya korkuyordu. Ona ne yapması gerektiğini söylememi istiyordu. Uykum vardı, çenesini kapatmaya çalıştım ama susmayınca tekmeledim. Bu, düşündükçe hatırlamaya başladığım şeylerden yalnızca biriydi. Bana öyle geldi ki, o her zaman çok yalnız bir çocuk olmuştu. Kendimi kötü hissettim.

Soğuk ve karanlık gecelerin sizi birlikte uyuduğunuz kişilerle yakın hissettiren bir tarafı var. Birlikte konuşurken, o sırada şehirde uyanık olan bir tek sizmişsiniz gibi gelir.

“Sen harika bir çocuksun Safi” dedim.

Birden bana öyle geldi ki onu tanıdığım herkesten daha çok seviyordum-başka bir çocuktan daha çok, kız kardeşlerimden daha çok, hatta belli bir anlamda Maybelle’den bile çok. Kendimi tamamen iyi hissediyordum artık, sonra sinemada hüzünlü müzikleri çaldıklarında hissettiğim gibi hissettim. Safi’ye, onu gerçekten ne kadar çok düşündüğümü göstermek istedim, daha önceki davranışlarımı telafi etmeye çalışıyordum.

O gece epeyce bir süre konuştuk. Hızlı hızlı konuşuyordu. Bana söyleyeceği şeyleri uzun zamandır biriktirmiş gibiydi. Bir kano yapmayı planladığından söz etti, aşağı sokaktaki çocukların onu futbol takımına almadıklarını söyledi. Bunların hiçbirinden haberim yoktu. Ben de biraz konuştum. Onun söylediğim her şeyi ciddiye aldığını fark etmek iyi hissettiriyordu. Hatta Maybelle’den de bahsettim biraz, ama bu sefer Maybelle benim peşimden koşuyormuş gibi yaptım. O da okul hakkında filan bir şeyler sordu. Sesi heyecanlıydı, hızlı hızlı konuştu durdu, eskiden bu sözleri asla söyleyemezmiş gibiydi. Uykuya geçtiğim sırada hâlâ konuşuyordu, nefesini hâlâ omzumda hissediyordum, ılık ve yakın.

Sonraki birkaç hafta boyunca, Maybelle ile sık sık görüştüm. Beni sahiden de önemsiyormuş gibi davranıyordu biraz. Bazen çok iyi hissediyordum bu yüzden. Kendimle ilgili ne yapacağımı pek bilmezdim. Ama Safi’yi unutmamıştım. Masamın çekmecesinde sakladığım bir sürü eski püskü şey vardı-boks eldivenleri, Tom Swift kitapları, ikinci sınıf bir olta takımı. Hepsini Safi’ye devrettim. Birlikte başka sohbetler de yaptık. Gerçekten de onu daha yeni tanıyor gibiydim. Çenesinde uzun bir çizik gördüğümde, benim ilk yeni tıraş takımımı karıştırdığını anladım. Ama hiçbir şey demedim. Yüzü çok farklı görünüyordu. Eskiden, kafasına bir yumruk inmesinden korkuyormuş gibi ürkek ürkek bakardı. O ifade artık kaybolmuştu. Yüzü, kocaman açılmış gözleri, dışarıya fırlamış kulakları ve hiçbir zaman tamamen kapanmayan ağzıyla, şaşırtıcı ya da harika bir şeyin olmasını bekleyen birinin bakışına sahipti.

Karşılaştığımızda, Maybelle’e Safi’yi işaret edip küçük kardeşim olduğunu söylüyordum. Bir öğleden sonra sinemada bir cinayet filmi gösterimdeydi. Babama yardım ederek bir dolar kazanmıştım. Safi’ye gidip kendine şeker filan alması için bir çeyrek verdim. Paranın kalanıyla Maybelle’i sinemaya götürdüm. Arkalarda bir yerde oturuyorduk. Safi’nin içeri girdiğini gördüm. Biletçinin yanından geçerken perdeye bakmaya başladı. Sonra nereye gittiğine dikkat etmeden koridordan aşağı doğru yürürken tökezledi. Artık Maybelle’i etkilemeye başlamıştım ama kafamı tam anlamıyla toplayamıyordum. Safi, gözleri perdeye yapışmış bir halde sarhoş gibi yürürken biraz salaklaşmış görünüyordu. Gömleğinin ucuna gözlüklerini siliyordu, pantolonu da belinden aşağı düşmüştü. Genellikle oğlan çocuklarının oturduğu öndeki sıralara kadar gitti. Maybelle’i hiçbir zaman etkileyemedim. Ama düşünmeden edemiyordum; her ikisinin de benim kazandığım parayla sinemada olması çok güzeldi.

Sanırım her şey yaklaşık bir ay ya da altı hafta kadar böyle devam etti. Kendimi o kadar iyi hissediyordum ki bir türlü oturup ders çalışamıyor ya da kendimi bir şeye veremiyordum. Herkesle iyi geçinmek istiyordum. Zaman zaman biriyle konuşmak istediğimde, bu kişi genellikle Safi oluyordu. O da benim kadar mutluydu. Bir seferinde bana şöyle dedi:

“Pete, senin kardeşin olmaktan, dünyada başka şeylerden olacağımdan daha fazla memnunum.”

Ve bir gün, Maybelle ile arama bir şey girdi. Ne olduğunu hiçbir zaman tam olarak anlayamadım. Onun gibi kızları anlamak zordur. Bana karşı farklı davranmaya başladı. Başta kendimi buna inandıramadım. Sadece kendi kuruntum olduğunu düşünmeye çalıştım. Ama o artık beni gördüğünde memnun olmuyordu. Sık sık futbol takımındaki, sarı spor otomobili olan o çocukla çıkıyordu. Çocuğun otomobili Maybelle’in saçının rengindeydi. Okul çıkışlarında artık, kahkahalarla gülerek, çocuğun gözlerinin içine bakarak otomobile binip gidiyordu. Yapacak hiçbir şey bulamıyordum, Maybelle gece gündüz hep aklımdaydı. Bir keresinde onunla çıkmayı başardığımda, çok kibirli davrandı, beni önemsiyormuş gibi de görünmedi. Bu, bir sorun varmış gibi hissetmeme sebep oldu. Koridorda yürürken çok ses çıkaran ayakkabılarımı takıyordum kafama ya da pantolonumun fermuarını ya da çenemdeki sivilceleri. Bazen Maybelle yakınlarımdaysa, şeytanca bir şey beni ele geçiriyordu, sert bir ifade takınıp yetişkin erkeklere, Bayım demeden isimleriyle sesleniyor, kaba şeyler söylüyordum. Geceleri de bunları neden yaptığımı düşünürken yorgun düşüyor, uyuyamıyordum.

Başta o kadar endişeliydim ki Safi’yi tamamen unuttum. Ancak daha sonraları, giderek sinirime dokunmaya başladı. Ben okuldan gelene kadar ortalıkta dolanırdı hep, her zaman bir şey söyleyecekmiş gibi bakar durur ya da benim bir şey söylememi beklerdi. Elişi dersinde benim için bir dergi rafı yapmıştı. Bir hafta boyunca harçlıklarını biriktirip bana üç paket sigara almıştı. Kafamın meşgul olduğunu, onunla ilgilenmek istemediğimi pek anlamış görünmüyordu. Her öğleden sonra aynı şey-yüzünde beklenti dolu bir ifadeyle odamda olurdu. Hiçbir şey söylemezdim ya da kaba cevaplar verirdim, o da nihayet odadan çıkıp giderdi.

O zaman olanları birbirinden ayırıp, bu şu gün oldu, şu sonraki gün oldu diyemem. Öncelikle kafam öylesine karışmıştı ki, haftalar birbiri içine giriyordu, kendimi perişan hissediyordum, hiçbir şey umurumda değildi. Kesin olarak ne bir şey söylendi ne de bir şey yapıldı. Maybelle hâlâ sarı spor otomobili olan çocukla gidip gelmeye devam ediyordu, bazen bana gülümsüyor, bazen gülümsemiyordu. Her öğleden sonra, Maybelle’in olabileceği yerleri dolaşıyordum. Bazen bana biraz iyi davranıyordu, ben de hemen beni eskisi gibi önemsediğini sanıp aramızı nasıl düzeltebileceğimi düşünmeye başlıyordum. Bazen de öyle davranıyordu ki o ufak beyaz boynundan yakalayıp boğmak istediğim kız o değildi sanki. Kendimi aptal durumuna düşürdüğüm için ne kadar utanırsam, o kadar fazla koşuyordum peşinden.

Safi her geçen gün daha fazla sinirime dokunuyordu. Yüzüme, beni bir sebepten dolayı suçlar gibi bakıyordu. Ama aynı zamanda da bunun çok uzun sürmeyeceğini biliyordu. Çok hızlı büyüyordu. Nedense konuşurken kekelemeye başlamıştı. Bazen kâbuslar görür veya kahvaltıda yediklerini çıkarırdı. Annem ona bir şişe balık yağı aldı.

Nihâyet Maybelle ile aramdaki kopuş gerçekleşti. Eczaneye giderken onunla karşılaştım, çıkma teklif ettim. Hayır dediğinde iğneleyici bir laf ettim. O da benim onun etrafında olmamdan bıkıp usandığını, zerre kadar umurunda olmadığımı söyledi. Bunların hepsini söyledi. Orada öylece durdum, hiç cevap vermedim. Çok yavaş bir şekilde eve doğru yürüdüm.

Birkaç öğleden sonra odamda kendi başıma oturdum. Hiçbir yere gitmek, kimseyle konuşmak istemiyordum. Safi içeri girdiğinde, bana komik bir şekilde baktığında ona bağırıp dışarı çıkmasını söylüyordum. Maybelle’i düşünmek istemiyordum. Masama oturup Popüler Teknik dergisini okuyordum ya da diş fırçamı koymak için yaptığım kupayı oymaya devam ediyordum. Bana öyle geliyordu ki, o kızı oldukça iyi bir şekilde kafamdan atmıştım.

Ama insan gecelerle baş edemiyor. Her şeyi şimdi oldukları duruma sokan da bu.

Anlayacağınız, Maybelle’in bana bunları söylediği günden birkaç gece sonra, onu gene rüyamda gördüm. Hani o ilk seferdeki gibiydi, ama bu sefer Safi’nin kolunu öyle sıkmışım ki, uyandırdım. Elime uzandı.

“Pete, senin derdin ne?”

Birden öyle öfkelendim ki boğazım tıkandı. Kendime, rüyaya, Maybelle’e ve dahi Safi’ye, tanıdığım herkese karşı o kadar öfkeliydim ki. Maybelle’in beni aşağıladığı bütün anları, o zamana kadar yaşadığım bütün kötü şeyleri; hepsini hatırladım. Bir an için bana öyle geldi ki Safi gibi bir aptal dışında beni seven hiç kimse yoktu.

“Neden artık eskisi gibi arkadaş değiliz? Neden?”

“Kapa şu lanet olası gaganı!” Yatak örtüsünü fırlatıp ayağa kalktım, ışığı yaktım. Yatağın ortasında oturmuş, korkmuş, gözlerini kırpıştırıyordu.

İçimde bir şey vardı, kendime engel olamıyordum. Kimsenin, ama bir kez bile olsun, bu kadar öfkelenebileceğini sanmıyorum. Kelimeler, ben daha ne dediğimi bilmeden ağzımdan çıktı. Söylediğim her şeyi daha sonra hatırladım, olanları sonradan açık bir şekilde gördüm.

“Neden mi arkadaş değiliz? Çünkü sen tanıdığım en süzme salaksın! Hiç kimsenin umurunda değilsin! Ayrıca sırf haline üzüldüğüm için bazen sana iyi davrandım diye, senin gibi bir budalaya önem verdiğimi sanma!

Ona yüksek sesle bağırmış olsaydım ya da itseydim, söylediklerim o kadar da kötü gelmeyecekti ona. Ama çok yavaş bir sesle konuşmuştum, gayet sakinmişim gibi. Safi’nin ağzı yarı açık kalmıştı, biri dirseğine vurmuş gibi bakıyordu. Yüzü bembeyazdı, teri alnından akıyordu. Alnını elinin tersiyle sildi, eli bir dakikalığına, sanki bir şeyi kendinden uzakta tutmak istiyormuş gibi, o şekilde, havada kaldı.

“En ufak bir şey bilmez misin sen?” Hiç etrafına bakmaz mısın? Benim yerime neden bir kız arkadaş bulmuyorsun? Ne çeşit bir hanım evladı olarak büyümeyi istiyorsun ayrıca?”

Daha sonra olacakları bilmiyordum. Kendime engel olamıyor, düşünemiyordum.

Safi hiç kıpırdamadı. Benim pijamalarımdan birini giymişti, yakasından çıkan boynu sıskacık ve küçücüktü. Alnındaki saçları sırılsıklamdı.

“Neden hep etrafımda dolanıyorsun? İstenmediğini anlamıyor musun?”

Daha sonra Safi’nin yüzünde oluşan değişimi hatırlıyorum. O boş bakış kayboldu, ağzını kapattı. Gözleri kısıldı, yumruklarını sıktı. Daha önce böyle baktığını hiç görmemiştim. Sanki her saniye biraz daha büyüyor gibiydi. Gözlerinde genellikte bir çocukta görülmeyen sert bir ifade vardı artık. Bir damla ter çenesinden aşağı aktı ama fark etmedi, o gözleri üstümde, orada öylece oturdu. Konuşmadı, kıpırdamadı da.

“Hayır, istenmediğini anlamıyorsun. Çok salaksın. Tıpkı adın gibi. Safi salak.”

İçimde bir şey patlamış gibiydi. Lambayı kapatıp pencerenin yanındaki sandalyede oturdum. Bacaklarım titriyordu, o kadar yorgundum ki bağıra çağıra ağlayabilirdim. Oda soğuk ve karanlıktı. Uzunca bir süre orada oturdum, sonra sakladığım ezilmiş bir sigarayı içtim. Dışarıda bahçe karanlık ve sessizdi. Bir süre sonra Safi’nin uzandığını duydum.

Artık öfkeli değil, yalnızca yorgundum. On iki yaşındaki bir çocukla öyle konuştuğum için kendimi berbat hissediyordum. Her şeyi birden kaldıramamıştım. Kendime, Safi’nin yanına gitmemi, olanları telafi etmemi söyledim. Ama aradan uzun bir süre geçmesine rağmen soğukta öylece oturdum. Sabah her şeyi nasıl düzelteceğimi planladım. Sonra yayları gıcırdatmamaya çalışarak yatağa geri döndüm.

Sabah uyandığımda Safi gitmişti. Daha sonra ise, planladığım gibi özür dilemek istediğimde, bana o yeni sert bakışıyla öyle bir baktı ki, tek kelime edemedim.

Bunlar iki ya da üç ay önceydi. O zamandan beri Safi tanıdığım bütün çocuklardan daha hızlı bir şekilde büyüdü. Neredeyse benim kadar uzadı, kemikleri kalınlaştı ve sertleşti. Artık benim kıyafetlerimi giymiyor. Kendine ilk uzun pantolonunu aldı-belini tutması için deri askılarıyla birlikte. Bunlar, görülmesi ve anlatması kolay olan değişiklikler.

Odamız, artık benim değil. Bir çocuk çetesine karıştı, kulüpleri var. Boş arsalarda hendek kazmadıkları ya da dövüş yapmadıkları zamanlarda hep odamdalar. Kapıda aptalca şeyler asılı. Üzerinde tentürdiyotla, “İçeri Giren Yabancılara Yuh” diye yazıyor. İmza yerinde de çapraz kemik işaretiyle birtakım gizli isimlerin baş harfleri var. Bir de radyo uydurdular, her öğleden sonra bangır bangır müzik çalıyorlar. Bir keresinde odaya girerken oğlanlardan birini alçak sesle, abisinin otomobilinin arkasında ne gördüğünü anlattığını duymuştum. Duymadıklarımı da tahmin edebiliyordum. İşte kızla abim bunları yapıyor. Doğru söylüyorum-arabanın içinde. Safi bir an, şaşkın şaşkın baktı, yüzü neredeyse eski haline döndü. Ama sonra yeniden sertleşti.

“Tabii ki sersem, herkes bilir bunu.” Beni fark etmemişlerdi. Safi sonra onlara, iki yıl sonra Alaska’da nasıl avcılık yapacağını anlatmaya başladı.

Ama çoğu zaman Safi kendi başına kalmaya devam ediyor. Odada baş başa kaldığımız zamanlarda artık durum daha kötü bir hale geliyor. Askılı pantolonlarıyla yatağın üzerine geniş geniş yayılıyor. Bana da yarı küçümseyerek o sert bakışıyla bakıyor. Masamın etrafında dolanıyorum, o gözler üzerimdeyken rahatça oturamıyorum. Mesele şu ki, bu dönem üç kırık not aldığım için ders çalışmak zorundayım. İngilizceden çakarsam, seneye mezun olamayacağım. Aylaklık etmek istemiyorum, bütün dikkatimi derslerime vermem gerekiyor. Maybelle ya da başka bir kızla da ilgilenmiyorum. Sadece bir tek derdim kaldı; Safi ile aramdaki şu mesele. Yemekte ailemizin önündeyken mecbur olduğumuz zamanlar dışında, onunla hiç konuşmuyoruz. Hatta ona artık Safi bile demek istemiyorum. Eğer unutmazsam, ona gerçek adıyla-Richard diye-seslenirim. Geceleri, onunlayken, odada çalışamıyorum. Bu yüzden eczanede takılıyorum, sigara içiyorum, aylaklık eden çocuklarla hiçbir şey yapmadan boş boş oturuyorum.

Kafamın rahat olmasını her şeyden çok istiyorum. Bazen Safi ile bir süreliğine kurduğumuz arkadaşlığı tuhaf ve hüzünlü bir şekilde özlüyorum. Daha önce olsa buna asla inanamazdım. Ama artık her şey o kadar farklı ki, düzeltmek için yapabileceğim hiçbir şey yokmuş gibi görünüyor. Bazen düşünüyorum; aramızda çok büyük bir kavga kopsa, belki bir çözüm olabilir bu. Ama onunla kavga edemem, benden dört yaş küçük. Ayrıca bir şey daha var. Gözlerindeki o bakış bazen beni neredeyse ikna ediyor; yapabilse, Safi beni öldürebilir.


Carson McCullers


Çeviri: Nurgök Özkale

39 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör