Öykü- Cem Demirok- Taşınma
- İshakEdebiyat

- 29 Tem
- 6 dakikada okunur
Arabayı sitenin birkaç sokak ilerisine park ettim. Cadde boyunca çalışan yalnızca üç sokak lambasından bir tanesinin altında, turuncu ışığın onu aydınlatmasına izin vererek kontağını kapattım ve indim.
Burasının otuz sene önce bomboş bir arazi olduğunu hatırlıyorum. Toprak yolların üzerinde, yağmurlu havalarda geçip giden traktörlerin ve askeri ciplerin bıraktığı derin yarıklar olurdu. Annemin bize gitmek için son sınır olarak belirlediği mesafe de burasıydı, ya da belki birkaç yüz metre ilerisidir. Artık her yer apartmanlarla dolu, emin olamıyorum.
Birkaç dakikalık yürüyüşün ardında sitenin giriş kapısına geldim. Birazdan Nuri amcanın bakkalının önünden geçip içeri gireceğim. Bakkalın yerine elektrikçi açılmış olduğunu görüyorum, içeride de kimse yok. Sitenin demir parmaklıklı kapısından geçip içeri giriyorum.
Gözüme ilk çarpan şey iki bloğun arasındaki zemini kaplayan kiremit rengi taşlar oluyor. Hâlâ aynılar, otuz sene önceki hallerini olduğu gibi korumayı başarmışlar. Üzerinde A BLOK yazan binaya yöneliyorum ve siyah metal kapıyı itiyorum. İçerideki koku dahil her şeyin değişmiş olduğunu fark ediyorum. Hatırladığımdan çok daha küçük görünüyor. Neredeyse bir tadilat geçirip metrekaresini küçültmüş olduklarını dahi düşünecek kadar şaşırıyorum. Basamaklara yöneliyorum.
İlk katı bitirip ikinci kata çıktığımda altta gördüğümden emin olduğum sensörlü ışığın yerini eski tip, duvardaki anahtarına basıldığında yanan lambalarından birinin aldığını görüyorum. Üçüncü kattaysa kapı önlerinde duran ayakkabı yığınları ve siyah plastik raflar gözüme çarpıyor. Bir kat daha çıkıyorum ve apartmanın kokusu aniden değişiveriyor.
Toz, ter ve eskimiş plastikle karışık bu koku bana bulunmamam gereken bir yerde olduğumu düşündürmeye başlıyor. Artık az önce içine girdiğim apartmanın aynısında bulunmadığımdan emin olmak üzereyim. Son kata ulaştığımdaysa kapının önünde babamın birkaç sene sonra bir işportacıya satıp bana çalındığını söyleyeceği gri bisikletimi görüyorum. Ona yavaşça dokunuyorum, üstüne binmeyi düşünüyorum ama vazgeçip 10 numaralı dairenin kapısına yöneliyorum. Artık yolculuğumun ilk yönünü tamamladığımdan eminim.
Sırada iç cebimden anahtarı bulmak ve kapıyı açmak var. Ceplerimi yokluyorum, anahtarı elime aldığım anda da içerde bir feryat kopuyor. Vahşi ve yırtıcı bir hayvanın yalnızca filmlerden aşina olduğum inlemesi kulaklarımı kanatırcasına yükseliyor. Apartman hayvanın çığlıklarıyla titriyor ve ben olduğum yere çivilenmiş gibi kalakalıyorum. Bir an için susunca da ağzımdan dışarı çıkacak gibi atan kalbimin sesinden başka ses duyamaz oluyorum. Tüm gözeneklerimden yakıcı bir acı fışkırıyor.
Bir güçle elimdeki anahtara odaklanıyorum ve bu defa da içeriden neşe içinde bir çocuğun kahkahaları duyulmaya başlıyor. Ama ardından yine aynı canavarın sesi…
Artık çocuğun koşarken zemine çarpan ayaklarının gürültüsüyle canavarın benden intikam almak istercesine attığı çığlıklar birbirine karışıyor. Vazgeçmek üzereyim. Direncim kırılmak ve bunu yapmak istemediğime ikna olmak üzereyim. Ama vazgeçmiyorum. Anahtarın somut görüntüsüne tüm gücümle odaklanıyorum ve daha fazla düşünmemeye karar vererek deliğe sokuveriyorum. Kilit zahmetsizce dönüyor, önümdeki kapı geriye doğru alabildiğine kayıyor.
Şimdi tüm sesler kesildi.
Tereddütle de olsa ilk adım atmam gerekiyor. Her şey bıraktığım gibi görünüyor. Solda portmanto ve onun da yanında misafir tuvaleti var, sokak kapısının tam önündeyse dar ve uzun bir koridor uzanıyor. Koridorun sonunda salon, ondan önceyse sağ tarafta sırasıyla ablamın odası ve mutfak bulunuyor. Yürüyorum. Adım atmamla birlikte de çocuğun kıkırdamalarını duyuyorum. Bir an için aniden karşımda annemle babamın görünebileceği fikrine kapılıp ürperiyorum. Sonra da hızla bu fikri zihnimden uzaklaştırıyorum.
Koridor bitiyor, sola dönüyorum. Bu defa da önümde kısa bir bölüm uzanıyor ve sağımda annemle babamın odası, karşımda banyo, solumdaysa kendi odamı görüyorum. Kapısı kapalı halde duruyor. Çocuk burada olmalı diye düşünüyorum. Odaya yaklaşıyorum, elim kapı koluna doğru uzanıyor ama bir süredir beni arkamdan takip ettiğini anladığım canavar hızla atılıp kapıyı açıyor, içeri dalıyor. Gözleri bana merakla sabitlenmiş halde çocuğun yanına geçip oturuyor. Şimdilik tehditkâr bir görüntüsü olduğunu söyleyemem. Şekli bir yılana ya da ejderhaya benziyor olabilir. Ve havada süzülerek hareket ediyor. Her vahşi hayvan gibi bedeninin her bir zerresinin sorumluluğunu üstlenmiş halde, asaletle dolu ufak salınımlarla bana bakmayı sürdürüyor. Artık ikisinin de gözleri bende.
Çocuğa yöneliyorum.
Ona “Geldim” diyorum, ama çocuk cevap vermiyor. Onun yerine gülümsemeyi tercih ediyor. “Hazırlanmamışsın” diye devam ediyorum. “Gitme vakti geldiğini biliyordun”. Konuşmuyor. Sonra canavar basit bir hareketle çocuğun önüne geçiyor ve sırtını tehditkâr bir tavırla kabartıyor. “Cem” diyorum, kafamı çocuğu canavarın arkasından görecek şekilde yana uzatarak, “Beni bu şekilde korkutamazsın. Bu ejderhanın kim olduğunu gayet iyi biliyorum” Çocuk hâlâ bana bakmıyor, ellerini dizlerinin etrafında bağlamış halde saklanmaya devam ediyor. Gözlerini halının desenlerine sabitliyor.
“Hadi artık” diye devam ediyorum. “Söyle şuna da gitsin, bunu kendim yapmak zorunda kalmak istemiyorum” Cümlemi bitirdiğim gibi de canavar ağzını tavana doğru açıyor ve derin bir nefes aldıktan sonra kıyamet gibi bir çığlık koparıyor. Gözlerimi kısmak ve olduğum yerde kapanmak zorunda kalıyorum.
Ellerimle kulaklarımı kapattım. Canavar tüm gücüyle bağırıp odanın içinde kuyruğunu sallamaya devam ediyor ama benim de bir cesaretle konuşmaya başlamam gerek. Yırtılan cehenneme ve sesimin çıkıp çıkmadığına aldırmadan konuşmaya devam ediyorum. “Cem, beni duyuyor musun?” diyorum. “Bitti artık. Haydi inat etme. Sustur şunu, Cem!”
Çocuk beni duymuş gibi görünmüyor, hatta bir anlığına odada onu göremez oluyorum. Ayağa kalkıyorum. Gözlerimi zorla da olsa açıyorum ve bakışlarımı canavarın suratının tam ortasında sabitliyorum. Elimle boğazının altından yakalıyorum, pullarının parmaklarımı kesmesine aldırmadan konuşmayı sürdürüyorum. “Yüzüme bak” diyorum ona, “Yüzüme bak ve beni dinle. Bitti artık, onu buraya hapsedemezsin anladın mı anlattığın masalların sonu geldi. Bu evde bir yaşam yok! Bunu ona sen mi söyleyeceksin yoksa seni öldürmemi mi istersin?”
Canavar artık bütünüyle çıldırıyor. Kuyruğunu delirircesine sallamaya başlıyor. Odanın duvarları kırılıp dökülüyor, arkamda duran ranza ve pencerelerden biri ani bir gürültüyle paramparça oluyor. Bense onun boğazını sıkan ellerimden akan oluk oluk kana aldırmadan gırtlağını daha fazla sıkıyorum. Diğer elimin de yardımıyla canavarın hareketleri yavaşlayana ve kıpırdanmaları can çekişmeye dönene kadar sıkmaya ve sıkarken de çığlıklar atmaya devam ediyorum.
Sonunda canavar ölüyor. Öldüğü gibi de sanki hiç var olmamış gibi kayboluyor. Az önce ellerimi paramparça eden kesikler de artık yok oluyor.
Tüm bunların ardından da evin aniden soğuduğunu ve her yeri rutubet ve iğrenç kireç kokusunun kapladığını fark ediyorum. Artık eşyalar da yok. Az önce tavandan sarktığına emin olduğum lamba, her yere dağılmış halde duran oyuncaklar ve koridordaki hali da yok. Mutfak dolapları da sökülmüş.
Çocuğun belirmesi gerek artık diyorum kendime ve bir yerlerden bana doğru gelmesini beklemeye koyuluyorum. Gerçekten de beliriyor. Önümde, az önce halı olan yerde oturmuş gözleri kıpkırmızı halde, elinde olsa beni öldürecekmiş gibi gözlerime bakıyor. Ona doğru bir adım atıyorum, öfkesinin çoğunun korkuya dönüştüğünü görüyorum. Karşısında yere oturuyorum. Bağdaş kurup ben de onun gözlerinin içine bakıyorum. “Artık bitti” diyorum. Burada çözülecek hiçbir şey kalmadı. Aslına bakarsan burası bir yaşam alanı bile değil. Geciktiğim için özür dilerim ama sen de zaten beni değil başka birini bekliyordun” diyorum. “Ama yine de benim geleceğimi biliyordun. Onların gelmeyeceğini ve şu anda senden uzakta olmayı seçtiklerinin içten içe sen de farkındaydın.”
Çocuk epey bir süre bekledikten sonra ağzını aralıyor. Birkaç kez konuşmayı deneyip beceremeyecekmiş gibi olduktan sonra nihayet konuşuyor, “Bana nazik davranmalıydın. Şefkatli olman gerekirdi” diyor.
“Bak” diyorum, “bu evde olmak benim için de kolay değil. Buradan çıkabilmek için az önce bir canavarı boğarak öldürmem gerekti, gördün. Ve burada kaldıkça onların, yani annem ve babamın geri gelme ihtimali benim de içimi ısıtıyor. Bu fikrin çekiciliğine kapılmamak düşündüğün kadar kolay değil. O nedenle gel, önce bu evden çıkalım, sonra yolda konuşuruz. Sana çözebildiğim her şeyi anlatacağım. Ama seni buradan kendim kucaklayarak götüremem, bana kendi kararınla gelmen gerekiyor. Lütfen ayağa kalk ve kucağıma gel”
Çocuk hiç konuşmadan elindeki sarı topu gösteriyor, sonra da “Bunu da yanıma alırsam gelirim” diyor. Ona artık dikkatlice ve şefkatle bakabilecek gücü içimde bulabileceğime inanıyorum. Elimi topa uzatıyorum ve onu bana verebileceğini söylüyorum. Tam avucuma bırakmak üzereyken de aniden elinden söküp alarak var gücümle topu evin çürük zeminine çarpıyorum. Sünger görünümlü sarı topun yere temas etmesiyle birlikte bir kez daha kıyamet kopuyor. Evin duvarları, apartman, site, şehir, sokaklar ve tüm kıta ortadan ikiye bölünüyor. Kulakları sağır eden bir gürültüyle her şey önce tam ortasından ikiye yarılıyor ardından da un ufak olup toz tanecikleri halinde uçuşuyor.
Çocuk artık kucağımda. Bana sarılıyor ama korkmuyor, duygusunu benimle eşlemeyi başardı. Bana güvenmeyi deniyor.
Cehennem gibi akan görüntülerin ortasındayken çocuğun elini tutup kaldırıyorum ve etrafımızda olan biten her şeyin, yıkılan binaları, alev alan sokakları ve köklerinden sökülen ağaçların görüntüsünü değiştirmesini istiyorum. “Boyama yapar gibi” diyorum ona, elini bir ressamın mekanikleşmiş hareketine benzer bir salınımla savuruyorum ve “Boyama yapar gibi salla elini,” diyorum.
***
Artık arabadayız.
“Sana birkaç kıyafet getirdim. Birbirimizi çok iyi tanıyor sayılmayız, ama birbirimizi sevmek zorundayız” diyorum.
Çocuk bu konuları daha sonraya ertelemeyi öneriyor. Kıyafetler için teşekkür edip, “Uyumak istiyorum” diyor.
“Yolculuğumuz tam iki buçuk sene sürecek, istediğin kadar uyu şimdi. Konuşacak çok vaktimiz var” diyerek yanıtlıyorum onu. Ardından da arabayı ana yola doğru kıvrılan sokakların içinde ilerletiyorum.
Bir yerde poğaça ve karyoka almak için durup geri döndüğümde çocuğun hâlâ uyanmamış olduğunu fark ediyorum.
Onunkileri arabanın torpidosuna koyup radyoyu açıyorum. Elektro gitar sesi Rodrigo’nun konçertosu çalıyor sanıyorum ama tam da emin olamadan şarkı bitiyor.
Böylece yolculuğumun ikinci bölümüne başlamış oluyorum. Oluyoruz.
Cem Demirok




Yorumlar