top of page
  • Yazarın fotoğrafıİshakEdebiyat

Öykü- Davut Elçi- Üçüncü Sadi

                                                                                                                       Erdal Can’a

Adım Sadi. Üçüncü Sadi aslında. İkincisi henüz altı aylıkken, devrilen beşiğin altında kalıp ölünce ve ardından Sadiye ablam doğunca, ben almışım dede emanetini. Ama bizimkilerin aklı hep diğerinde kalmış. “İkinci Sadi daha altı aylıkken dedesinin yolundan gideceğinin işaretlerini vermişti. Deden ona çok bağlanmıştı.”

Benden sonra doğan üç çocuk da kız olunca iyice emin olmuşlar, Yeminli Mali Müşavir, Kore gazisi, Özal'a Mardin ziyaretinde mırra ikram eden Hacı Sadi Demirkesen'e, şanına yakışır bir erkek torun veremediklerine. Tek oğlunun tek oğlu. Daha ilk gün dedemin kucağına vermişler de rahmetli, kucağında kara kuru bir şey görünce “Aynı ayyaş dayısı” diye söylenerek omuzunun üzerinden geri vermiş beni babama. Dedemin o tepkisi ailede bana karşı bir cephe oluşturmuş. Annem ve Sakine halam dışındaki herkes katılmış o cepheye. Babam dahil. Leyla halam ‘Sadi Hasan’la, benden kaynaklı boşluğu kendince doldurmaya çalışsa da fayda etmemiş.

Her ne kadar dedemin etkisinde kalsa da babalık içgüdüsü babama, “Belki vardır bunda bir cevher,” dedirtmiş, bana da farkında olmadan dedemi mahcup edebileceğim fırsatlar doğurmuştu. Özel okul yoktu o dönemler ama ilçenin en iyi sınıf öğretmenine teslim etmiş beni babam. “Hocam, ne gerekirse yap,” deyip öğretmenden benimle özel olarak ilgilenmesini rica etmiş. Öğretmen, bu ricayı ve çuval çuval pirinci, şekeri; teneke teneke yağları ve kavurmaları geri çevirmemiş. Babam bunları babasından gizli yapıyormuş tabii. Öğretmen beni karşısındaki sıraya oturtmuştu. Tüm sınıfa anlattığı konuyu, herkes tahtadakileri yazarken bana ayrıca anlatırdı. İki teneffüsten birinde bahçeye çıkmama izin vermez, yazı yazdırırdı bana. Babamın torpillisi olduğumu bilmiyordum tabi. Sıra dayağından da muaftım mesela. “Sen şöyle geç,” deyip beni pencere kenarına gönderdikten sonra tüm sınıfı cetvelle döverdi öğretmen. Sınıftakiler ve aileleri homurdanmaya başlayınca beni de dâhil etmişti sıra dayağına. Bir gün yine herkes dayak için ellerini hazırlamışken ben de pencere kenarındaki yerime geçmek için davrandım. Öğretmen cetvelle durdurdu beni ve, “Sen de yerine geç ve aç ellerini,” dedi. Sınıftakileri dayak yerken izlediğimde, içten içe, bir şölenden geri kalıyormuşum gibi kıskanırdım onları. Bir yandan korku, bir yandan şölene dâhil olacak olmanın heyecanı vardı içimde. Arkadaşlarım dayak yerken korkudan ağlamazlardı. Öğretmen, ağlayanı daha çok döverdi ama eline cetvelle vurulunca kulaklarına kadar kızaran arkadaşlarım vardı. Mahallede top oynarken sürekli düşerdim ve en ufak bir çizikte ağlayarak evin yolunu tutardım. Acı eşiğim yerlerdeydi. Acıdan değil de ağlamaktan korkuyordum. Kapı tarafından başladı öğretmen. Ben sonuncu olacaktım. Herkes, sırasında ellerini açarak bekliyordu. Bana doğru yaklaştıkça, ellerimin titremesine engel olamamaya başladım. Her ‘şap’ sesi, mesanemi daha da küçültüyordu sanki. Teneffüste içtiğim gazoz, yavaş yavaş bacaklarımdan aşağı akmaya başladı. Geri geri gelirken bir su birikintisine basan öğretmen, ben ve benden önceki iki kişiyi affedip, beni eve göndermişti. Ne çok dua etmiştim, dedem evde olmasın diye. Rüyaların tersi çıkar derler ya, benim de hep dualarımın tersi çıktı bu zamana kadar. Gerçekleşen rüya sayım, kabul olan dualarımdan fazladır. Tabii ki evdeydi dedem. Tabii ki yine haklı çıkmıştı. Tabii ki benden bir halt olmayacaktı. Bütün mahalleye rezil etmiştim onu. Sakine halam beni yukardaki banyoya kaçırmıştı alelacele ama dedemin sözleri merdivenlerde güdümlü füze gibi, gelip buluyordu beni. Babaannemi kaybetmiştik o yıl. Gerginliği katmerlenmişti dedemin. Bir hafta gitmemiştim okula. Hasta dediler öğretmene de, değildim. Gölgelenen ve ıslanan aile itibarını güneşe sermişlerdi, kurusun diye. Hacı Sadi’nin torunu, sidikli Sadi! Hanedanlık döneminde olsam, çoktan kardeş katline kurban gitmiştim. Ya da torun katline. Dedem, bu olaydan sonra babamı karşısına alıp, “Sana vasiyetimdir, bu çocuğu mirasından muaf et. Gerekirse fakire fukaraya dağıt benden kalanı ama buna kalmasın” demiş. Babam ilk faturayı, olayın başkahramanı olan öğretmene kesmiş. Birkaç ay kesilmiş çuval ve tenekelerin ardı. Okula yeniden gittiğimde, öğretmen beni kenara çekip, “Oğlum, niye korktun bu kadar? Senin eline çok hafif vuracaktım zaten,” demişti. Olan olmuştu artık. Dedemi iki üç yılda bir ‘haklı çıkaran’ olaylar zincirinin ilk halkası, tarihe ‘Gazozlu Sidik Vakası’ olarak geçmişti.

Başarısız bir ilkokul macerasından sonra kendi çabamla ilçenin tek Anadolu lisesine yerleşemeyeceğimi öngören babam, beni yedeklerden aldırdı o okula. Teneke-Çuval formülü ile. Dedeme okula ilk onda girdiğimi söylemişler. Hazırlık sınıfında haftada yirmi dört saat İngilizce dersimiz vardı. ‘Oxford sözlük’, ‘Headway’ kitap, ‘Listening’ kaset derken, bütün hayatımı kaplamıştı İngilizce. O yıl yapılan on iki sınavın sadece ikisinden geçer not almıştım. Tekrara kalmam gerekiyordu ama sağ olsun okulun yüzde doksanı da benzer sonuçlar alınca geçirdiler mecburen. O dönem, dedeme üstünlük kurduğum nadir zamanlardan biridir. Odada yüksek sesle dinlediğim ‘Listening kasetleri’nden defterime notlar alıp tekrar ediyordum okunuşlarını. Kafasını uzatıp kontrol ederdi kapıdan. Normalde içeri girer, başımda bekler, “daha bunları yapamıyorsun, sınavda ne yapacaksın” derdi. Anlamadığı bir konu olunca, duyulur duyulmaz bir tövbe estağfurullahla etrafımda turlayıp giderdi.

Ülkede bazı dönemlerde orta sınıf yokmuş gibi olurdu. Lisedeyken de o dönemlerden birine denk gelmiştik sanırım ama tabii biz zengin ve fakir olarak sınıflandırmıyorduk. Kendimize özgü kategorilerimiz vardı: Servisle gelenler-bisikletle veya yaya gelenler, spor ayakkabısı da olanlar-kundurayı spor ayakkabı olarak da kullananlar, tost yiyenler-ekmek arası haşlanmış yumurta yiyenler (fazla pişmekten ve beklemekten, sarısı koyu yeşile dönen cinsinden) gibi. Ailemin durumu ortadaydı ama ne yaptımsa tostçu ekibe dahil olamadım. Okulun karşısındaki duman altı küçük dükkânda zenginliğimi, ekmek arasına üç yumurta koyarak sergileyebiliyordum en fazla.

Okul müdürümüzle eski ahbap olan dedem, arada onu ziyarete gelirdi. Bu ziyaretlerin biraz da benim için olduğunu bilirdim. O gittikten sonra müdür beni yanına çağırır, dedemin benden esirgediği nasihatleri o sıralardı. Kendi dengim arkadaşlarla dolaşmam konusundaki son uyarısından sonra beni salardı. ‘Haşlanmış yumurta’ ekibi ile o duman altı dükkândan çıktığım bir gün dedeme yakalanmıştım çünkü.

Amerika’nın, kot pantolondan sonraki-demokrasiden önceki en önemli ihraçlarından biri olan Basketbol, bizim okulda da popülerdi. Tabii benim bu konuda da tarafım belliydi. ‘Tostçular’, kendilerine iki beden büyük gelen, atlet tarzı üniformaları, yüksek spor ayakkabıları, kocaman teypten çaldıkları ‘I like to move it, move it’ şarkısıyla, basketbol sahasında arzı endam ederlerdi. Biz de amele oturuşuyla, ellerimiz çenemizin altında onları izlerdik.

Lisede bir ara resme ve edebiyata merak salmıştım. Okuyor, yazıyor, çiziyordum. Diğer sınavlarım pek iyi geçmese de resimde ve kompozisyon sınavlarında yüksek notlar alırdım. Bir gün kompozisyonumu bitirdiğimi gören Erdal Hoca ayaküstü şöyle bir inceledikten sonra, “Oku,” demişti. Hiç yapmazdı normalde. Şaşırmış, heyecanlanmıştım. Kendimi, sonbaharda yaprak döken bir ağacın yerine koyduğum yazıyı:

“Nerede dallarıma konan kuşlar?

Gölgemde oynayan çocuklar nerede?

Ya dibimdeki bankta oturan yaşlı çift.

Öldüler mi yoksa?

Yoksa ben mi öldüm?” cümleleriyle bitirdiğim zaman, cebinden not defterini çıkarıp, “Hayır Sadi ölmedin, yüz aldın,” demişti. Okul panosuna asılan yazımı, Erdal Hoca ayrıca girdiği bütün sınıflarda okuyunca, bir süre popüler olmuştum okulda. Bir gün müdür beni yanına çağırdı. Tebrik etti. Başarımı dedeme de anlattığını söyledi ama dedemde en ufak bir kıpırdanma olmamıştı takdir etme adına. O zamanlar dedemin takdirinden çok bizim yan sınıftaki Ayşe’nin beğenisine ihtiyacım vardı. Merak etmiş miydi acaba beni? Sınıfındaki arkadaşlara sormuştum o zaman, kompozisyonum okunurken arkadaşı ile konuşuyormuş.

Servisle gidip geliyordum okula. Ta ki hoşlandığım Ayşe’nin, okulun iki sokak arkasındaki evine yürüyerek gittiğini öğrendiğim güne kadar. Mahalleden, bisikletli bir arkadaş vardı. Okul çıkışında onu servise bindirip bisikletle dönüyordum eve. Tenha olurdu sokak. Ben de tek maharetim olan flüte başvururdum. Bisikletin üzerinde iki elimi bırakarak (sadece o olsa serserilik sanabilirdi) “brother sing your country's anthem” çalardım. Aradaki bir nota olmasa tek elle de çalınırdı da o da havalı durmazdı. Yanından sadece bir defa geçme şansım vardı ve tam yanından geçerken şarkının en zor bölümünü çalmaya çalışırdım. Yanı başımızda Amerika'nın demokrasi konvoyu geçerdi İpekyolu’ndan. Herkeste tatlı bir heyecan. “Saddam gidecek, her şey güzel olacak” Bense ayrı bir düşün peşindeydim. Şehirlere bombalar yağardı hesabı. Bir ay boşuna çaldım, oynadım. Yeni çıkan MP3'lerden almış. Kulaklığı başörtüsünün altında kalınca görmemiştim. Sokakta bir arkadaşıyla karşılaşıp kulaklığını çıkarınca fark etmiştim. Sonra zaten kuşlar müdüre, müdür de dedeme dönüşte servise binmediğimi söyleyince mezun olana kadar yayan gitmek zorunda kalmıştım okula. 

Lisenin sonlarına doğru babamın işleri iyi gitmemeye başlamıştı. Ne yapsın gariban. Babası işleri ona devretmiş; biriktirdiği paralarla yılda bir haç, iki umre, dört beş de şehir dışı türbe-medrese ziyareti yapmakla meşguldü. Oğlu desen, işçi problemlerinde işin içine “üçüncü işçi” dahil olunca bütün devreleri yanıp çarpım tablosunu bile karıştıran biri olduğu için işyerinin bütün yükü ona kalmıştı. Babasının desteği olmayınca eskisi kadar iş alamamaya başlamıştı.

Üniversite sınavında barajı zar zor geçtim. “Bir-iki yıl daha dershaneye gönder, sonra gitsin kıytırık bir bölüme, dört yıl beni sömürsün, sonra da gelsin benden para istesin,” diye hesaplar yaptığını tahmin ettiğim babam (ne de olsa babadan muhasebeci) beni belediyeye yerleştirdi. Saygınlık balonu şişkindi daha. “Neyden anlar,” demişler, “ben de bilmiyorum,” demiş. Ardından, “Arada bir, bir şeyler karalıyor,” diye eklemiş. Bu önemli bilgi üzerine beni belediyenin kültür bölümünün hemen yanındaki imar bölümüne yönlendirdiler. Orada elime boya kutusu ve fırça tutuşturup şehrin sokaklarına saldılar. Evlerin kapı numaralarını yenileyecektim. Motor verdiler bir tane de. Kasalı. Mahalle mahalle dolaşacaktım. Başta biraz mırın kırın ettiysem de hoşuma gitmişti iş. Gez, dolaş, boya, para kazan. Bizim mahalleden başladım işe. “Bizim sokağa sabah erkenden gel ki kimse görmesin seni. Sonra Hacı Sadi Demirkesen’in torunu boyacı oldu demesinler,” diye tembihlemişti babam. Dedemin haberi yoktu bu işten. Yaz tatilinde İstanbul’da olacaktı. “Hele bir başla, deden dönene kadar seni masa başı bir yere aldırırız,” demişti babam. İlk gün saat yedide bizim sokaktan başladım işe. Bir numara, Almancılar. Evde yoklar. Eski numaranın hemen altına biraz da büyükçe ‘bir’ yazdım ve karşıya geçtim. İlk yazdığım sayının çok büyük olduğunu fark edip, gittikçe daha makul ölçülere çektim sayıların boyutunu. 

İşimi severek yapıyordum. Bazı mahallelerde çocukları motorun kasasına bindirip birkaç tur atıyordum onlarla. Ya sabahın erken saatlerinde çalışıyordum ya da ikindi vakti. Öbür türlü güneş beni de boyamı da buharlaştırıyordu. Kapısı açık olan evlerin bazıları ikramda bulunurdu. Soğuk su, çay, ayran, karpuz. Onların numaraları biraz daha fiyakalı olurdu tabii. Problemli tiplerle de karşılardım bazen. Okuduğum ilkokulun sokağında, köşe başında bir ev vardı. Tam boya kutusunu açmıştım ki arkamdan birinin, “Hayırdır, ne yapıyorsun?” dediğini duydum. Urfa caddesinde her gün onlarcasına rastlayabileceğiniz tiplerdendi. İrkildim bir an. Durumu anlattım. “İzin vermiyorum,” dedi. “Tamam,” dedim. “Sorun çıkaran olursa uzatma. Not al, yeter,” demişti belediyeden Esat abi. Not defterimi çıkardım. “Ben,” dedi, “bilmiyor muyum sanki kapı numarası ayağına ajanlık yaptığınızı. Mossad’a çalışıyorsun değil mi?” O zamanlar Mossad’ı bilmiyordum. “Yok beyefendi, beni Esat Bey gönderdi,” dedim. “Tamam, tipinden anlamalıydım zaten Beşar’a çalıştığını. Şimdi seni polise şikâyet edeceğim,” deyip kapıyı yüzüme kapattı. Hemen kaçtım oradan.

Dedem yaz boyunca İstanbul’da, halamın yanında kalacaktı. Yazın ortasında, “Ben sıkıldım, eve gideceğim,” deyince bizi bir telaş aldı. Özellikle de babamı. Beni masa başı bir işe yerleştirmek için belediyeye gitti geldi birkaç gün. Sonunda park ve bahçeler bölümünde yıllık izne ayrılan birinin masasını ayarladılar bana. Bir süreliğine. Bir hafta sonra dedem İstanbul’dan geldi. Otobüsün merdivenlerinden inerken zorlandığını fark ettim. Elimi uzattım. Şöyle bir süzdü. İfadesiz bir şekilde kafasını salladıktan sonra tuttu elimi. İyice yaşlanmıştı. Son birkaç yıldır hiç konuşmadık desem yeridir. Eskiden de konuşmazdık gerçi. O bağırır, çağırır, diyeceğini der ve giderdi. Ama son yıllarda evde çok durmamaya, evde olduğu zamanlarda da odasından dışarı çıkmamaya başlamıştı.

Akşam yemeğinde babam belediyeye girdiğimi söyledi dedeme, laf arasında bir yerde. Dedem kafasını kaldırdı sofradan. Bana baktı. Yine ifade yok. Mutfağa gitmiştim bir ara. Babama, yarın beni ziyaret edeceğini söylemiş.  Ziyaret edilmek, takdir edilmek olacaktı. Lisede kısa süreliğine de olsa yaşadığım o gururu tekrar yaşayacak olma düşüncesi bile heyecanlandırıyordu beni

Dedem beni ziyarete gelmedi. Gelemedi. O gece fenalaşınca apar topar hastaneye kaldırdık. Nefes darlığı vardı zaten. On gün yoğun bakımda kaldı. Bir ay da evde baktık ona. Beklenen sonun iyice yaklaştığını herkes anlamıştı. Göz pınarlarını idareli kullanıp ‘sondan sonraya’ saklamak isteyenler, kimseyle göz göze gelmemeye çalışıyordu. Müstakbel masam boş kalmıştı. Gelen gidene yetişmeye çalışıyordum evde. Bütün çocukları, torunları toplanmıştı bizim evde. Babam, Sakine halam ve hemşire dışında kimse girmiyordu odasına. Bir gün beni istedi yanına. Babam da şaşkındı mesajı iletirken. Odasına girdim. Hastaneden geldiğinden beri ilk defa görüyordum onu. Bir ayda kuş kadar kalmıştı Hacı Sadi Demirkesen. Yüzünün yarısını kaplayan oksijen maskesini indirip “şöyle geç” dedi, sağındaki sandalyeyi işaret ederek. Oturdum ve halının desenini incelemeye koyuldum. Çocukluk alışkanlığı. “Sadi, bana bak,” deyince şaşırdım. Dayısı kılıklıydım ya da sidikli. İnsaflı günündeyse ve bana sesleniyorsa ‘sen’; birilerine benden bahsediyorsa ‘bu’ idim onun için. ‘Sadi’yi ilk defa duyuyordum ondan. Ben de ilk defa yüzüne karşı ‘dede’ demeye bu kadar çok yaklaşmıştım. “Efendim…” dedim. “Benden nefret ediyorsun, değil mi?” dedi. İnsan sarrafıdır. Bilir içindekini. “Estağfurullah, o ne demek!” Gerçekten de nefret etmiyordum ondan. Çok sevdiğim söylenemez kendisini ama şunu fark etmiştim: Ondan ne kadar çok nefret edersem ona o kadar çok benzeyecektim. Ona benzemekten kaçıyordum zaten yıllardır. “Hadi hadi, saklamana gerek yok, yerinde olsam hayatta sevmezdim benim gibi birini.” dedi. Sustum. İtiraz etsem savunmaya geçiyor gibi görünecektim. Öyle düşünüyorsa öyle bilsin dedim içimden. “Ben de saklamayacağım Sadi senden. Kusura bakma, sevemedim seni, ısınamadım sana bir türlü. Benim suçum, biliyorum. Şimdi…” Nefesi kesildi. Maskeyi taktı. Gözlerini kapatıp birkaç derin nefes aldı. Maskeyi tekrar indirdi. “Affet beni. Ya da etme. Pişman olduğumu bilmeni istiyorum sadece.” Yine nefesi kesildi. Maskesini takmasına yardımcı oldum. Gözlerini kapattı. Hemen açmadı bu sefer. Ben de dedemin az önce söylediklerini düşünüyordum bu arada. Bir gün kapı numaralarını boyarken kapılardan birinin üzerindeki yazı geldi aklıma. “Hayat, sana verilenlerle değil, senden esirgenenlerle senindir aslında,” yazıyordu kapıda. Yıllar yılı benden esirgenen sevgi, hoşgörü ve takdirin yerini; hayatımda hiç eksik bırakılmayan bağırış, çağırış ve küçümsemeler almıştı. Gözlerini araladı. Maskesini yavaşça indirdi.

“Belediyeye girmişsin, baban söyledi,” dedi. 

“Evet,” dedim.

“Hadi hadi, kapı boyuyormuşsun, biliyorum,” dedi. Gülümsemesini öksürüğe yedirerek. “Ulan, o işe yaramaz babanla bir de olsan değil üçüncü on üçüncü Sadi de olsan beni kandıramazsın,” dedi. Hem utanmış hem de sinirlenmiştim.

“Ben ne üçüncü ne de on üçüncü Sadi olmak isterdim. Sade bir Sadi daha farklı yaşardı bu hayatı. Ya da bir ‘Mehmet Ali’ olsaydım, iki kat gölgeye maruz kalmazdım belki. Tanıdığım bütün ‘Ömer Faruklar’ benden daha cesur mesela,” dedim. Sesimi yükseltmiştim biraz. ‘Sade bir Sadi’de fark ettim ama dönüşü imkânsızdı artık. Babam girdi içeri.

“Hayırdır, ne oluyor burada,” dedi. Dedem, o hararetli konuşmada havada kalmış olan elimi tutarak,

“Bir şey yok, merak etme. Bu hayırsıza oğlun olursa adını Sadi koy dedim. O da tutturdu, üç Sadi yeter, illa Ömer Faruk olacak, diye. Canı sağ olsun, ne yapalım,” dedi. İki gün sonra öldü. Vasiyetnamesini açıkladılar. Mirasını eşit bölüştürmüş. Dört artı bire. Artı bir ben oluyordum. Üçüncü ve son Sadi olarak.


Davut Elçi

0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör

Comments


bottom of page