• İshakEdebiyat

Öykü- Demet Taştemir- Yalan

“Anne hadi ya bir kere, sanki çok zor bir şey istemiyorum ki!”

“Tamam da oğlum, pat diye nasıl söyleyeceğiz? Önce bir karnını, gözünü doyuracağız öyle. Yoksa esip gürler, sanki bilmiyorsun huyunu. Sen şimdi elime ayağıma dolaşma benim, böğürtmeyelim şunu,” diyerek ocağın üstünde fokurdayan tencerelerden birini karıştırıp ötekine geçiyordu. Annemdeki şu el çabukluğu bende olsaydı yapamayacağım, altından kalkamayacağım şey olmazdı. O ne kadar çabuksa ben o kadar uyuşuğum. Penceredeki bir yağmur damlası ya da bardakta kalan son damla gibi düşsem mi düşmesem mi? Kırk saat düşünürüm. Oysa ilerleyecek cesareti bulsam biliyorum çoğalacağım. Birinin gelip beni sarsması lazım, o da bu evde genellikle babam olur.

Mutfakta üç kişinin ancak sığabileceği büyüklükte olan masaya oturdum ve annemi izledim. Ellerine baktım en çok, kararlı ve zihnine zincirle bağlanmış o beyaz ve damarlı ellerine. Şu elimde gördüğün damarlar, edindiğim dertler kadar, derdi de gülerdik. Etlerimi kopardı baban ondan böyle belirgin, derdi. Gülerdik ama doğruydu söylediği, babamla evlenmiş olması dertlerin başlangıcıydı. Mutfağımız küçüktü, annem masa ile tezgâhın arasından geçerken sürekli sandalyeye takılıp söylenirdi. Altına yığdığı soğan ve patates torbaları da sandalyeleri yerinden oynatmazdı. Yerlerine mıhlanmış gibiydi hepsi, hiçbir şeyin durduğu yerden adım atmaya dermanı yoktu. Kendimi son zamanlarda bir nesne ile bile aynı kefeye koyamıyordum. Üzeri pazar malı, naylon ucuz bir örtü ile kaplı masaya baktım. Şu masanın bile bu hayatta bir yeri, bir amacı var. Peki benim? Evimiz de küçüktü, sanki yapan müteahhit bu binada olan dairelere çocuğu olmayan aileler yerleşsin der gibi yapmıştı. Onlar toplumdan dışlanıyor bari biz dışlamayalım. İki ve fazlası çocuk ile bu evde kalınmaz. Zaten diğer dairelerde yaşayanlar ya yaşlı kimselerdi ya da terkedilmişler. Eee, Kurtuluş’un bu unutulmuş mahallelerinde başka kim oturur? Çoğu yalnızdı. Evlerine giren de daimî kalmaz, kalamaz, sabahına ardına bakmadan giderdi. Apartman da dedikodu kazanı, kim kiminle ne yapmış, nereye gitmiş her şey bilinirdi. Benim de kutu gibi bir odam vardı işte, kapıdan girdiğimde bir hücreye girdim sanıyordum. Basık ve rutubetli, pencerem apartman boşluğuna baktığından güneş girmeye tenezzül dahi etmezdi. Annem daha büyük bir ev istediğinde, Söyle de o paşa oğluna çalışsın, benim param ancak bu kadarına yetiyor, derdi babam, annemin yüreği gelip söylemeye el vermezdi. Babamın içeriden sesini duyduk o an.

“Hadi be kadın, öldük açlıktan, iki saat mi sürüyor bilmem ki bu yemek?”

Sesi tok ve sertti, o konuştuğunda biz annemle gök gürledi zanneder birbirimize bakıp gülerdik. Tüm duyguların, hatta şu yüz derece sıcaklıkta kaynayan yemeklerin üzerine bile karlar yağardı. Üşürdük. Bir insanın karakteri sese yansır derlerdi de inanmazdım, babamda cuk oturmuş. İçi buz adamın, sevginin, merhametin izi yok. Ama ona da suç bulmuyorum, anne babadan sevgi görmemiş ki. Erken yaşta dışlamışlar, ayırmışlar adamı diğer kardeşlerinden. Şimdi hiçbiri ile konuşmuyor.

Annem ne vakit babamın sesini duysa eli ayağı birbirine dolaşır, yüreği pır pır ederdi. “Bak gördün mü oyalıyorsun beni. Al götür hadi şu salatayı, söyletmeyelim iyice şunu. Merak etme esip gürlese de ben masada konuyu açarım,” dedi. Elime tutuşturduğu yeşillik dolu salatayı yanağına öpücük kondurarak içeri götürdüm. Babam her akşam televizyonda açtığı haber kanalından gözlerini ayırmaz, ülkenin gelmişine geçmişine söverdi. Sanki salata salona ayaklanmış da gelmiş gibi bana hiç bakmadan kurulduğu başköşeden masaya yerleşen salata tabağına bakıp söylendi. Başköşe de ne başköşe ama aksak bir sandalyenin üstü. Annem duysun diye sesini yükselterek, “Yine mi domates yok. Verdiğim pazar parası nereye gidiyor bilmem ki? Salatada domates olmaz, kuruda patates olmaz. Haftanın her günü bulgur pilavı yemekten şiştik valla. Yemekler gelene kadar, atıştıralım bari, içim kıyıldı,” dedi ve yumuldu. Baktım annemin ses edeceği yok, geliyor patlama diyecek oldum da sustum. Bana vuramayacağını bildiğimden anneme olan olur diye sustum. Mutfağa gidip tezgâhta dizili olan yeşil mercimek ve bulgur pilavı konulmuş tabakları aldım.

“Anne kız merak etme, kurtaracağım seni bu adamdan. Sultanlar gibi yaşatacağım,” dedim. “Aman ne sultanı bu yaştan sonra,” diye söylenerek peşimden salona girdi. Yürüdükçe ahşap zemin gıcırdıyor, babamın yanına yaklaştıkça ses giderek artıyordu. Bir sebze nasıl çürüdüğünde bulaşıcı bir hastalık gibi bunu etrafındakilere yayar, babam da öyleydi işte. Kendine yakın olan ne varsa çürütüyor, gıcırdatıyor, döküyordu. Yattığı yataktan tut, oturduğu sandalyeye kadar. Annem çekyat daha rahat diye geceleri salonda uyurdu. Salonda dört kişiydik bana kalırsa, annem, babam, ben ve televizyon. Babama kalırsa bu iki eksilirdi, o ve televizyon. Fakat masada rakı varsa herkes eksilir geriye bir rakı kalırdı. Derken zihnimde şaklayan parmak birden beni kendime getirdi ve yerli yersiz gülümseyerek bakışlarımız denk geldiğinde karşımda oturan anneme göz kırptım. Kafamı öne eğip anneme yaklaşarak, “Kız nasıl aklımıza gelmedi, dolapta rakı vardı di mi,” diyerek hızlıca mutfağa yöneldim. İki bardak kadar çıkardı, olsun. Ona birkaç damla da olsa olurdu. Yeter ki önüne konsun. Ağzım kulaklarımda gözlerimi sevinçle belerterek önüne koydum şişeyi. Bir kâsede de buzlukta kalan iki adet buz. Nefes almadan yiyen adam gözlerini televizyondan ayırıp bir an olsun varlığımı anımsadı ve hemen şişeye sarıldı.

“Bu nerden çıktı be? Vardı da niye söylemediniz? İmanım gevredi bugün çalışmaktan, ne iyi gelir şimdi var ya,” diyerek bardağı iki parmak ölçeğinde rakı ve kalanı da su ile doldurdu. Bir dikişte içti.

“Başka yok, istiyorsan yavaş iç,” dedi gözlerini önündeki tabaktan ayırmadan annem. Sen karışma gibisine eliyle tersledi. Annemi her terslediğinde bir tane indirmek geliyordu suratının ortasına da, kendi paramı bir kazanmaya başlasam dakika durmazdım bu evde, annemi de alıp bir başına koyardım bunu. Yemeğini bitirip kanalı değiştirdiğine göre hafif dinleme kıvamına gelmiş demekti. Annem ağırdan lokmalarını yutarken, “Bey sana bir şey diyeceğim ama kızma hemen, dinle önce,” dedi. Sesindeki çekimserlik beni her defasında sinirlendiriyordu. Minnet ettiği adama bak. Dışarıda görsem yüzüne bakmam. Biliyorum ki o da bakmaz.

“Kızacağım bir şeyse hiç söyleme. Olmayan keyfimi de kaçırma şimdi,” diyerek kesti annemin önünü. İçtiği yudumdan sonra belki bıyıklarımda kalmıştır diyerek elleri ile üzerine bastırıp dudakları ile emdi uçlarını. Gözleri benden olabildiğince uzakta, zamanın bağımsız akışını sembolize eden bir saat gibi. Onu çalıştıran pillerin bir gün bozulacağı endişesinden habersiz, ben ne yapsam bunlar beni bırakamaz düşüncesi ile yayvan yayvan oturuyordu masada. Onu çalıştıran pillerdik biz, o evin kışı ise biz yazıydık. Kendi de biliyordu bunu, annem olmasa eli ayağı şaşardı ama işte erkek değil mi, caka atması gerekecek ya bir de baltaya sap olamamış oğlu olunca gösteriyordu efendiliğini bolca. Boğazımı temizleyerek dolandırmadan girdim lafa. Annemin iki büklüm söylemlerine razı gelecek değildim.

“Baba ben iş buldum.” Anlamadan, dinlemeden lokmamı boğazıma dizmesin diye bardaktaki suyu bir dikişte içtim. Akşamı da zamanı da lokmamı da belli belirsiz çıkışlarıyla zehir edeceğini bildiğimden zihnimin ve ruhumun önüne koydum kalkanı yine.

“Yine ne işi imiş bu, sigortası var mı? Başıma iş açacaksan otur oturduğun yerde, daha önceki girişimlerinde el âleme madara olduk zaten.” Beni dünyasından öyle dışlıyordu ki gözlerinin ucu ile bile dokunmuyordu. Böyle oğlum olmaz olsun dermiş gibi, sanki bilmiyordum ben. Anneme baktım, gözlerini dağ gibi gözüme dikerdi böyle zamanlarda, elinden gelse beni incitecek sözleri tutar boynundan ipe asardı. Sen karışma diyerek kaşlarımı yukarı kaldırdım. Babamın aramızdaki bu iletişime tanıklık edecek yetisi yoktu, olmadığından zaten çemberin dışında kaldı hep. Aslında dışlanan oydu.

“Yok, sigortalı değil ama iyi para var. Sahne işi, karşı dairedeki Sevtap ablanın çalıştığı yer.” Şimdi söyleyecek olduğum laf diken olsun da batsın diye gözlerine bakarak tane tane söyledim. “Sen seversin Sevtap ablayı,” deyince öksürdü bir. Anlaşılan batmıştı. “Bana öyle kötü iş bulmaz. Benim tek sigortam sesim baba, bunu sen de bal gibi biliyorsun.” Kaşığı ve çatalı elinden sertçe bıraktı ve dirseğini masaya dayadı.

“Ulan sen benim başıma bela mı olacaksın? Adam gibi bir iş bulmuyor da sahne peşinde koşuyorsun. Ben olmasam nefesin kokacak, nefesin. Annenin ben olmasam gidecek yeri yok. Yok sahne mahne, yarın askerlik şubesine gidip seni ihbar edeceğim. Git de orada adam ol gel. Ben seni adam edemedim,” diyerek oturduğu sandalyeyi yere fırlatıp kalktı. Ağzına yerleştirdiği sigarası ile söylenerek çıktı dışarı. Biz bu sahnelere alışkın olduğumuzdan nereye gittiğini biliyorduk tabii. Annem ayağa kalktı, saçımdan öperek omuzlarımdan kucakladı beni. Şu kollar benim evim oldukça baş edemeyeceğim hiçbir şey yok.

“Ben şuraları toplayayım, sen ara Sevtap’ı, o çözer işi,” dedi. Şu kadının tahammülü bende olsun istemem, kocasının yattığı kadının ricasına yenik düşeceğini bildiğinden söylüyor bunu. Anne olmak ne zor iş ne dayanılmaz, tahammülsüz iş. Kaç kere babamı uykusunda boğmak istedi de benim için caydı. Ne onu aldatması ne ezmesi ne de gururu sebepti buna, beni incittiğinden ölsün istemişti. Bir yerde geberip gitsin, bir arabanın altında kalsın yahut bir hastalık buna yol açsın diye dua ederdi. Boğazım düğümlendi bu sözünü duyunca ama kararlıydım, annem için en çok da. Sevtap severdi beni, annem ile benim babamdan kurtulmamı o da isterdi. Para verirdi babam ona, Sevtap da midesizin tekiydi işte parası için yatardı altına. Gecesi bin lira, iş iyi, kaçırma dediği günden beri gözüme uyku girmedi. Telefona uzanıp aradım hemen.

“Sevtap abla iş sende. Bu sefer kararlıyım çıkacağım karşısına. Bize ikna olmadı, sana olur. Paramı hakkımla kazanıp ben buyum ya kabullen ya da siktir ol git diyeceğim. Dışarı çıktı şimdi, muhakkak uğrar sana. Boş gönderme,” dedim. Annem duymasın diye kısık sesle konuşuyordum. Onu Sevtap’la konuşmam mı kırardı yoksa babam hakkında böyle konuşmak mı bilemiyorum. Telefonu kapadıktan sonra masadan aldığım boş tabaklarla mutfağa yöneldim. Annem açmış pencereyi babamdan arakladığı sigaralardan birini yakmış sessizce ağlıyordu. Benim geldiğimi duyunca arkasına dönmeden eliyle kuruladı yanaklarını. Bilmem mi! Soluyuşundan anlardım. Tabakları tezgâha bırakıp arkasından sarıldım.

“Sana kurban olayım, sıkma şu adama canını. Beş yüz lira para değil mi, Sevtap’tan alırım borç. Kıyafet ve ayakkabı alınacak gerisini Sevtap halledecek zaten,” dedim. Omuzlarına birer öpücük kondurarak devam ettim. “Yarın masanız hazır bak, beni ilk geceden yalnız bırakma.” Yüzünü bana döndü ve gözlerine yine o merhamet duygusunu yerleştirerek, “Ona üzülmüyorum oğlum, ya seni şikâyet ederse askerlik şubesine gidip. Ben sensiz yapamam bu adamla. Onu düşünen kim, bana ellemesin de gitsin kiminle yatıyorsa yatsın,” dedi. Gözlerinden bir ırmaktan akarmışçasına hüzünle karışık sevgi akıyordu. Elleri yüzümde ve saçlarımın kısa kıvrımlarında gezindi. Aldım dudaklarıma götürdüm ve defalarca kez koklayarak öptüm.

“Okul var, bir bok yapamaz merak etme. Bak anne, gecesi bin lira. Sevtap önce haftada bir gün sonra zaten mekân dolunca haftada iki gün ederler dedi. İnan bana, bir ay dayanalım ikinci ay daire kiralar gideriz. Hem mekân sahipleri de yardımcı oluyorlarmış. Ben şimdi masayı toplayıp çalışayım. Sen bir sigara daha yak, rahatlarsın. O geç gelir, sen de yat bekleme,” dedim.

İki saat sonra dış kapının sesini duydum. Annem uyuduğundan çalışmayı yarım saat önce bırakıp uzanmıştım. Üzerine sinen rakı kokusu kendisinden önce gelirdi hep, yine öyle oldu. Ha bir de ucuz parfüm kokuyordu. Yüzüme bile bakmadan elindeki parayı masanın üzerine bıraktı. Artık ne kadar içtiyse ayakları birbirine dolanıyordu.

“Yarın akşam bedavadan davetliymişiz, al şu parayı,” dedi. Sevtap iyi beslemiş anlaşılan, yüzüne sinen bu yumuşaklık içine doldurduğu erkekliğin boşalmasından başka bir şey değildi. Ha bir de yarınki içkinin bedava oluşundan tabii. Ayyaş herif dedim içimden o giderken, bu da erkeklikse eksik olsun.

Ertesi akşam aldığım kıyafet ve ayakkabılarla mekâna gittim. Sevtap oradaydı, sahneye daha iki buçuk saat vardı. Aldıklarıma baktı ve ağzı açık kaldı, üzerimde görmek istedi hemen. Kahve yaptı ikimize, dün gece babamı nasıl ikna ettiğini anlattı ben hazırlanırken. Detay istemedim tabii, o da anlatmazdı zaten. “Patron güveniyor sana emin ol, iki sahneden sonra mekânın girişinde afişini göreceksin Yıldız,” dedi. Gülümseyerek paravanın üzerinden baktım ona.

“Seninki kız olsam bana bu ismi koyacakmış, hâlâ der arada oğlum olacağına taş olsaydın diye. Ben de kız oldum.” Sevtap kahkahayı patlattı.

“Seninki deme utanıyorum, al oyala şunu diyen sendin. Bugün seni görünce içkisi boğazına... Dizilecek...’’ diye kesik kesik konuştu, harfleri diline dolayarak sözünü bitirebildi.

“Hoh be kızım! Bizim asıl seni korumamız gerek, bu ne güzellik!’’ Kızardım, domates gibi oldu suratım. Beni öyle görünce daha da güldü. “Kıyamam sana,” diyerek sarıldı boynuma önündeki koltuğa oturduğumda. Aynaya baktım uzun uzun, içimde bunca sene öldürmeden yaşattığım o gizil ben karşımda duruyordu. Asıl olanı gizlediğim için bana öfkeli bir ben. Yüzüm düştü, burnumda tonlarca karınca gezinip durdu. Bir paravan misali buğu indi gözlerimin önüne, ağlayacak gibi oldum da Sevtap omzuma dokunup teselli etti beni gözleri ile. Tebessümün acı olanını kondurmuştu yüzüne.

“Şimdi seni baştan yaratıyoruz, hadi bakalım,” dedi. Vaktin beni nasıl dönüştürdüğüne üç kişi şahitlik ediyordu şimdi, ben, Yıldız ve Sevtap. Birazdan iki kişi daha tanıklık edecekti buna, annem ve babam.

Hoş annem olanı biteni biliyordu da vücut bulmuş hâlini gördüğünde burnunu çeke çeke ağlayacaktı.

Ellerini ağzına götürerek sesten duyulmaz diye hıçkıra hıçkıra ağlayacaktı. Bilmez miyim? Ya babam... Onun boğazına dizilecekti tüm yıllar, nefesinin önü kesilecek de taşlaşmış bir heykel gibi dönüp bakacaktı karşısında gördüğüne. Bu o değil diyecekti ama gözlerim kendi sefaletine karşı koyup dudaklarım en sevdiği şarkıyı söylerken sessizce inleyecekti. Pençelerini masaya mı geçirir artık dizlerine mi bilmem ama o andan sonra düşürdüğü yüzünü kalktığı o masada unutacaktı.

Kulise gelip abla hazır mısınız, diye soran ses ile irkildim. Sevtap beş dakika daha diye eliyle işaret etti.

Bazı günlerde buz misali donan zaman içimdeki sıcaklığa maruz kaldığından mı nedir eriyip akıyordu. Titriyordum, ellerim buza kesmişti. İlk kez profesyonel bir orkestra ile bir sahnede şarkı söyleyecektim. Babam sesimi beğenir arada evde keyfi yerinde olunca sevdiği şarkıları okuturdu da bu gece onun Yıldız’ı olmayacağım kesindi. Telefonum çaldı, annemin aradığını görünce elim ayağım dolaştı. “Anne!’’ diyebildim sadece, gerisi gelmedi.

“Hişşştt! Sakın bak, sesini çatallaştırma. Babanın keyfi yerinde, sahnede Yıldız Aksoy yazıyor, bizimki ne zaman çıkacak, deyip duruyor,” dedi. Gülüştük arada. Onun soyadını dahi taşımak istemiyordum. “Sus dedim, içki bedava. Keyfini çıkar, çıkar bizimki de birazdan diye oyaladım. Keşke öncesinde seni gelip bir görseydim. Baban bırakmaz ki şimdi. Nasıl oldun,’’ diye şefkatli sesiyle sordu. İlaç gibi gelirdi o ses bana, hayatımın en gözde orkestrasıydı o. İçinde sesin her rengini, duygunun her tonunu taşırdı.

“Anne, fıstık yeşili mini bir elbise aldım. Hayalini kurduğum o koca topuklu ayakkabılarla dev gibi bir şey oldum. Makyaj ve saçlarla beni Yıldız yaptı vallahi Sevtap. Peruk takmadım, saçlara havalı bir dalga yaptı işte, görürsün sahnede. Bak ağlama sakın ha, bakamam sana, fena olur içim,” demeye kalmadan burnunu çekişini duydum. “Anne kime diyorum? Bak şimdi kapatıyorum, çağırıyorlar. Babam kalksa da o masadan sen kalacaksın duydun mu?” Sesim içimdeki heyecanı ayan beyan ortaya döküyordu. Sahneye çıktığım için mi yoksa babamın karşısına Yıldız olarak çıktığım için mi böyle ardı arkası kesilmeden soluyordum bilmiyorum?

“Tamam tamam sen düşünme bunu. Beni bu masadan ancak kazıyarak alırlar,” der demez Sevtap elimden aldı telefonu.

“Kız hadi sahneyi kararttılar, ışıklar yandığında orada olacaksın hadi,” diyerek kolumdan çekiştirdi. Son kez baktım aynaya ve gördüğüm renkli, upuzun kirpikleriyle bana göz kırpan Yıldız’dı. Hadi artık bekletme daha fazla diyordu. Git ve senin yalan olmadığını tüm samimiyetinle söyle onlara.

Sahneye yürürken bacaklarım kopacak sandım, söyleyecek olduğum şarkıya orkestra benden önce başlamış gibiydi. Işıklar ben çıkmadan yanacak mı yani diye endişe etsem de duyduğum şeyin içimdeki melodiye ait olduğunu geç de olsa fark ettim. Sevtap yoktu, sahneye çıkan yolda yalnızsın demişti bana kulisten çıkarken. Buralara kadar yalnız geldin, cesur ol demişti. Kanımın damarlarımda donduğunu hissettim. Hayatımın kışına doğru yürüyordum. Ona her yaklaştığımda olan şey yine oluyordu. Boğazım kurudu, baktığım her yer flulaştı. Düşeceğim diye korktum, gözlerimi sıkıca kapadım. Sanki sadece Yıldız değil de bir dağ tüm birikintileri ile yürüyordu. İçime sıkıştırdıklarımla, sustuklarımla, yüzüme atılan o ilk tokatla bir dünya yürüyordu. Gözlerimi açtığımda sahnedeydim. Birden üzerime üşüştü tüm ışıklar, gözlerimi aralamam zaman aldı. Orkestra başladığında annem alkışlamamak için zor tuttu kendini. Babama henüz bakmamakta diretiyordum. Sırada yaylı çalgılar... İşte geliyor o an dedim içimden yere bakarak. Yıldız sahne senin. İçindekini kus. Olduğundan başkası değilsin. Kafamı usulca kaldırıp uzun kirpiklerimin arasından kararlı bakışlarımı gözlerine dikerek tuttuğu rakı kadehiyle havada kalmış eline baktım önce, sonra gözlerine. Ve işte o çok sevdiği şarkı ile karşısındaydım.

‘’Yalaaan, yalaaan, yalan. Seni sevmediğim yalaaan.

Kızgın bir anımda söyledim yalaaannn. Seni sevmediğim yalan...’’


Demet Taştemir

125 görüntüleme2 yorum