top of page
  • Yazarın fotoğrafıİshakEdebiyat

Öykü- Deniz Longa- Vazgeçme Benden

Annemin sancısı, yeşil örtü, sigara, hemşireler, annemin çektiği acı, kapkara bir oğlan, annemin dikişleri, dört kilo iki yüz elli gram bebek, annemin acısı, babamın uykusu, bebek ağlamaları, annemin acısı...

Annemin ağzından defalarca kez dinledim. Anlatırken, “Soğanı ince ince doğruyoruz ve salçadan hemen önce tencereye atıyoruz ki yağı emmesin...” der gibi olur yüzü. Her defasında aynı dehşetle dinliyorum doğum hikayemi. Ben bu hikâyeden ibaretim aslında. Doğduğumda hemşireler beni yeşil bir örtüye sarıp doğumhanedeki metal lavabonun içine yatırıp canları sigara içmek istediği için dışarı çıkmışlar. Ben birileri gelsin de beni buradan alsın diye beklemişim. Çok ağlamış, morarmış, sararmış, tıkanmış sonra da susmuşum. Annem benim bu hallerime yattığı yerden vakıf olup izlemiş. Beklemiş. Molaların bitmesini, sigaraların sönmesini, benim susmamı, beklemiş. Bence ben işte o birkaç dakika içinde tüm yaşamaya olan hevesimi tüketmişim. Mücadelem bu kadarla kalmış, vazgeçmişim.

Hayata bir sıfır yenik başlayan bir oğlan çocuğuyla, yılgın lohusa bir kadın olarak eve dönmüş annem. Ev hengâme, ev darmaduman. Babam eve uyum sağlayamamış ilk zamanlar, beni pek görmemiş gözü, ağlamalarımdan dolayı kucağına pek alamamış, zaten ben de pek susmamışım.  Annem bunalımda, anneannem evi çekip çeviriyor, babaannem bir haftalığına gelip ikinci hafta ortalıkta görünmeyince dedem anneannemi de alıp evlerine dönmeye karar vermiş. Ben bu kez de başka bir renk battaniyeyle beşiğimin içinde kalakalmışım. Yine birilerinin gelip beni almasını beklemişim, renkten renge girmiş ağlamaktan sarılık olmuşum. Annem o zaman bendeki bu renk değişimini fark edip hastaneye götürdüğünde tüm kanımı değiştirmişler ancak böyle hayata tutunabilmişim.

İki kadın bir araya geldiğinde, bayramlarda kuzenlerim etrafta biriktiğinde, bir ara bir sessizlik olup da birilerinin bir şey anlatıp o sessizliği bozması gerektiğinde, bir kadın doğum yaptığında, lohusanın yanında, hamilelerin yanı başında ve özellikle de ben varken anlatır annem.  Babamsa defalarca dinlediğimiz bu doğum hikayem başlar başlamaz gözlükleri varsa gözünde eline alıp ucunu dudaklarının kenarına dayar. Bir gözünü kısarak önce anneme sonra da bana bakar, sırayla. Söz gelip babamın hastane odasında uyuyarak beni ve annemi beklediği faslına gelince eline aldığı gözlüğünü gözüne geri takar. Buraya kadar tahammülü.

Ailenin tek çocuğu olma lüksünü yaşayamadım hiç. Annem de tek çocukmuş, ona tanınmayan ayrıcalığı bana da vermek istemediğinden ben beş kardeşin ortancası şanssızlığında büyütüldüm. Hep yumuşak başlı ve kabul eden oldum. Pastanın en ufak parçası bana verildi, dayımın oğlunun küçülenlerini giydim. Elimdeki oyuncaklar komşunun ağlayan çocuklarına gönderildi, sözüm dinlendi ama dikkate alınmadı. Üzerine fazla düşülmeden anne babayı fazla da yormadan büyütülen yumuşak başlı iyi huylu bir çocuk oldum.

Liseyi isteseler yanlarında da okuyabilecekken yakın bir ildeki Anadolu lisesinde bitirdim. Hafta sonları babamın gözü kesmediğinden terminalden beni almazdı.  Bazen yürüyerek bazen de taksiyle eve gelirdim. Annem bamyaların başını soyar olurdu genellikle tam da hafta sonları ben evci çıkmışken. Akşama yanına başka sevmediğim bir yemek daha eklenirdi. Cumartesileri gün grubu kadınları babam genellikle dükkânda diye bize gelirler işte annem o zaman beni tamamen unuturdu.  Odamı ben gider gitmez yenileyip iki koltuk iki de sandalye ile değiştirdiklerinden yeni oturma odası odamda üçlü koltuğun birine uzanır kasetçalarımdan çektirdiğim şarkıları dinlerdim.

Bazen bana ikramlıklardan kalmadığı olurdu, annem giderken arkadaşlarının çocuklarına yaptığı kurabiyelerden çöreklerden verirdi. Bu yüzden çay kaşığı sesi duyar duymaz mutfağa gidip kendime yiyeceklerden ayırır buzdolabına saklardım. En arkalara ittirirdim ki annem onu da bulup vermesin.

Üniversite sınavlarına girdiğim hafta babamla annem Hamamlıçayköy’e gittiler, yazın daha tenha olurmuş. Anneannemle dedemi de yanlarında götürdüler. Ben sınav yerimi ertesi gün bulamadığım için ilk sene giremedim. Mecburen ikinci sene dershaneye yazıldım böylece eve iyice yerleşmem gerekiyordu. Yeni oturma odası olan odamda kalamayacağımdan dolayı dedemle ananemin evindeki misafir odasına masa sandalye de ekledik bir yıl onlarla yaşadım. 

Başka yapacak işim olmadığı için çok ders çalıştım.  Günde on beş saate kadar test çözdüğümü hatırlıyorum. Annem çarşambalarıydı sanırım yemek yapar anneannemle dedeme getirirdi o zamanlar görüşürdük onunla da. Babam mı? Babam dükkânı geç kapatır, eve geç gelir, geç yatar, beni de geç görürdü. Sanki hala yurtta kalıyormuşum gibi aslında bir alt sokakta olan dedemlerden on beş ya da yirmi günde bir evimize gelirdim. Eşyalarımı alır, kasetlerimi değiştirir, bitmiş test kitaplarımı bırakıp yenilerini alır daha fazla oyalanmadan dershaneye giderdim. ODTÜ’yü kazanınca babam yanıma gelip neden Ankara yazdığımı sordu. İstanbul’da gidebileceğim bir sürü üniversite varken neden oraya gittiğimi. İlginç dedi buna. Millet İstanbul’da okumak ister sen bozkırın çölüne, Ankara’ya gideceksin öyle mi? İlk kez o zaman babama karşı samimi bir sıcaklık hissetmiş, ağlamak istemiştim. Babama sarılıp, “İstemezsen gitmeyeyim baba,” bile demek geçti içimden. Pişman oldum İstanbul’da kalmayacağım için. Babam beni yanında istiyor sandım. Ama devam etti konuşmasına, “Hem,” dedi, “artık büyüdün üniversiteden boş kalan zamanlarında bana yardım eder dükkânda dururdun, yazık oldu,” dedi. İçimde bir şeylerin o an çatladığını hissettim.

Üniversite hayatım boyunca İstanbul’a yaz tatillerinin dışında gitmedim. Temmuzda gidip ağustosun ortasına doğru Ankara'ya geri dönüyordum. Yurtta alttan ders alanlarla birlikte ben de üstten ders aldım. Hazırlıkla birlikte beş sene sürmesi gereken bölümümü üç buçuk sene gibi gereksiz bir zamanda bitirdim. Geri kalan bir buçuk sene ailem hala okuduğumu sanırken ben çoktan staj yaptığım yerde şimdi çalıştığım iş yerine girmiştim bile.

Gerisini biliyorsun. Bundan sonrası senin de gördüğün ben. Ben böyle bir adamım işte. Her şeyi olduğu gibi anlattım sana.  Anladın ya artık, bak yemin ediyorum sen beni bıraktığın yerden gelip almadığın sürece ben o yeşil ben o mavi ben o sarı örtülerin içinde renkten renge girerek ağlayıp seni bekliyor olacağım. Başka nasıl yapılır bilmiyorum çünkü.

Deniz Longa

0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör

コメント


bottom of page